1990’da çektiği Leyla ve Mecnun (Leyla and Majnun) isimli kısa filmiyle sinemaya atılan; ardından ise 2007’ye kadar televizyon işlerinde çalışan Azeri yönetmen Elchin Musaoglu’nun beş yıl aradan sonra çektiği ikinci uzun metrajlı filmi Nabat, bu yılki 34. İstanbul Film Festivali’nin Yeni Bir Bakış bölümünde gösterildi. 1979’daki İran İslam Devrimi öncesi İran Yeni Dalga Sineması’nın örnekleriyle büyük benzerlik taşıyan ilk filmi 40. Kapı (40-ci Qapı) ile tanınan Musaoglu’nun, A Grain of Sand adlı belgeseli 1997’de İstanbul Uluslararası 1001 Belgesel film festivalinde de gösterilmişti.

Belgesel, TV ve toplumsal gerçekçi gibi birbirinden oldukça farklı yaklaşımlarda filmler üreten Azeri yönetmenin son filmi Nabat, Musaoglu’nun ilginç bir şekilde yeniden TV yaklaşımına döndüğü oldukça kötü bir film olarak karşımıza çıkıyor. Hem kuramsal açıdan hem de prodüksiyon olarak fena çuvallayan filmden geriye kalan tek şeyse, muhtemelen festivalin Yeni Bir Bakış bölümüne de seçilmesine vesile olan yenilikçi yaklaşımı.

Azerbaycan’ın sıcak savaş bölgesi olan Dağlık Karabağ yakınındaki bir köyde yaşayan yaşlı Nabat’ın öyküsünü anlatıyor film. Bir yandan hasta ve oldukça yaşlı kocasına bakan bir yandan da hayatlarını idame ettirmeleri gereken işleri halleden Nabat, savaş riski sebebiyle boşalmaya başlayan köyde her şeye rağmen kendi hayatını devam etmeye çalışmaktadır. Temelde savaş arka planı ve doğa birey ilişkisini alt metin olarak kurmaya çalışıyor yönetmen fakat 105 dakikalık sürede ne bunlara dair tatminkar bir şey ortaya koyabiliyor ne de filmin süresini tam anlamıyla doldurabiliyor.

Nabat’ın kuramsal açıdan en büyük sıkıntısı; sektörel planlamacı bir yaklaşımla düşünme boşlukları yaratan atmosfer planlarını birleştirmeye çalışıp, doğal olarak başaramaması. Çünkü filmdeki her bir mizansen ve her bir kamera hareketi öylesine planlı ve kitabına uygun işliyor ki, söylediği birkaç şeyde de film; inanılmaz didaktik bir hale bürünüyor. Saf didaktik bir şekilde seyirciye düşünebilmesi için temel oluşturmayan yönetmen bir de üstüne uzun uzun hiç bir şeyin olmadığı sahneler çekerek düşünme zamanları yaratıyor ki, bunlar tam da beklenileceği üzere kocaman bir “boşa geçen zaman”a dönüşüyor. Çünkü seyirciye düşünme pratiği oluşturacak bir söylem vermeden düşünme zamanı yaratmanın hiçbir şekilde elle tutulur bir yanı yok.

Prodüksiyon anlamındaysa iki temel problem var. İlk olarak TV yaklaşımıyla sanat yönetiminin yapılmış olması, filmin bütün gerçekçiliğini yerle bir eden bir yapıya bürünüyor. Çünkü televizyon sektörüne has fon ve detay ışıklandırmalarıyla Nabat’ın en karanlık sahnesi bile öylesine aydınlık ve gereksiz detaylarla dolu olmuş ki sürekli olarak kendini gösteren bir müsamere havası var. Bir de buna ek olarak komik prodüksiyon hataları eklenince filmin tüm ciddiyeti kayboluyor haliyle. Film, sözüm ona yağmurlu sahnede kameranın birkaç metre ötesinin tamamen kuru ve daha da ötesi günlük güneşlik olması veya yine sözüm onu bir gaz lambasından çıkan ışığın binlerce wattlık ışık kaynağı gücündeymiş gibi parlaması türünde absürtlüklerle dolu.

Geçmişe ait bir fotoğraf ve köyden gitmeye karşı çıkış üzerinden bellek anlatısı oluşturulmaya çalışılıyor Nabat’ta. Sonra filmin finaline doğru yaban hayatın durağanlığı üzerinden de medeniyete dair bazı söylemler var gibi. Ama tüm bunlar öylesine birbirinden alakasız ve bir sonuca bağlanmayarak ortaya atılmışlar ki herhangi bir okuma yapmak mümkün değil. Tüm bu başarısızlıklarına karşın aslında Nabat yapılmamış bir şeyi de yapmaya çalışmıyor, zaten yapılmış olanları eline yüzüne bulaştırıyor. Örneğin filmin neredeyse ilk yarım saatini oluşturan günlük yaşamdan kesitler bölümü hemen akla Bela Tarr’ın Torino Atı filmini getiriyor. Ama Tarr orada bunu hem bir atmosfer çerçevesinde hem de temel bir anlatıya ulaştırarak anlatıyordu. Nabat’ta prodüksiyon ve TV yaklaşımı sebebiyle atmosfer oluşturulamazken anlatı olarak zaten ortaya bir şey konmuyor. Filmin diğer son yarım saatlik bölümü olan politik göndermeli birey doğa ilişkisi de geçtiğimiz sene Filmekimi’nde de gösterilen Gürcü yönetmen George Ovashvili’nin Corn Island filmiyle büyük paralellik gösteriyor. Fakat Ovashvili birey doğa arasındaki ilişkiyi onlarca metafor ve ironiyle politik bir mevzu haline getirirken Musaoglu her türlü derinlikten ve estetikten uzakta doğrudan sözünü söylüyor ve doğal olarak tüm söylem öylece havada asılı kalıyor.

Maalesef ki Nabat deneysel olamayacak kadar kuramsal açıdan fakir, sinemasal bir değere ulaşamayacak kadar da profesyonellikten uzak bir yapım olarak sanırım festivalin açık ara en kötü yapımlarından biri.

1990’da çektiği Leyla ve Mecnun (Leyla and Majnun) isimli kısa filmiyle sinemaya atılan; ardından ise 2007’ye kadar televizyon işlerinde çalışan Azeri yönetmen Elchin Musaoglu’nun beş yıl aradan sonra çektiği ikinci uzun metrajlı filmi Nabat, bu yılki 34. İstanbul Film Festivali’nin Yeni Bir Bakış bölümünde gösterildi. 1979’daki İran İslam Devrimi öncesi İran Yeni Dalga Sineması’nın örnekleriyle büyük benzerlik taşıyan ilk filmi 40. Kapı (40-ci Qapı) ile tanınan Musaoglu’nun, A Grain of Sand adlı belgeseli 1997’de İstanbul Uluslararası 1001 Belgesel film festivalinde de gösterilmişti. Belgesel, TV ve toplumsal gerçekçi gibi birbirinden oldukça farklı yaklaşımlarda filmler üreten Azeri yönetmenin son filmi Nabat, Musaoglu’nun ilginç bir şekilde yeniden TV yaklaşımına döndüğü oldukça kötü bir film olarak karşımıza çıkıyor. Hem kuramsal açıdan hem de prodüksiyon olarak fena çuvallayan filmden geriye kalan tek şeyse, muhtemelen festivalin Yeni Bir Bakış bölümüne de seçilmesine vesile olan yenilikçi yaklaşımı. Azerbaycan’ın sıcak savaş bölgesi olan Dağlık Karabağ yakınındaki bir köyde yaşayan yaşlı Nabat’ın öyküsünü anlatıyor film. Bir yandan hasta ve oldukça yaşlı kocasına bakan bir yandan da hayatlarını idame ettirmeleri gereken işleri halleden Nabat, savaş riski sebebiyle boşalmaya başlayan köyde her şeye rağmen kendi hayatını devam etmeye çalışmaktadır. Temelde savaş arka planı ve doğa birey ilişkisini alt metin olarak kurmaya çalışıyor yönetmen fakat 105 dakikalık sürede ne bunlara dair tatminkar bir şey ortaya koyabiliyor ne de filmin süresini tam anlamıyla doldurabiliyor. Nabat’ın kuramsal açıdan en büyük sıkıntısı; sektörel planlamacı bir yaklaşımla düşünme boşlukları yaratan atmosfer planlarını birleştirmeye çalışıp, doğal olarak başaramaması. Çünkü filmdeki her bir mizansen ve her bir kamera hareketi öylesine planlı ve kitabına uygun işliyor ki, söylediği birkaç şeyde de film; inanılmaz didaktik bir hale bürünüyor. Saf didaktik bir şekilde seyirciye düşünebilmesi için temel oluşturmayan yönetmen bir de üstüne uzun uzun hiç bir şeyin olmadığı sahneler çekerek düşünme zamanları yaratıyor ki, bunlar tam da beklenileceği üzere kocaman bir “boşa geçen zaman”a dönüşüyor. Çünkü seyirciye düşünme pratiği oluşturacak bir söylem vermeden düşünme zamanı yaratmanın hiçbir şekilde elle tutulur bir yanı yok. Prodüksiyon anlamındaysa iki temel problem var. İlk olarak TV yaklaşımıyla sanat yönetiminin yapılmış olması, filmin bütün gerçekçiliğini yerle bir eden bir yapıya bürünüyor. Çünkü televizyon sektörüne has fon ve detay ışıklandırmalarıyla Nabat’ın en karanlık sahnesi bile öylesine aydınlık ve gereksiz detaylarla dolu olmuş ki sürekli olarak kendini gösteren bir müsamere havası var. Bir de buna ek olarak komik prodüksiyon hataları eklenince filmin tüm ciddiyeti kayboluyor haliyle. Film, sözüm ona yağmurlu sahnede kameranın birkaç metre ötesinin tamamen kuru ve daha da ötesi günlük güneşlik olması veya yine sözüm onu bir gaz lambasından çıkan ışığın binlerce wattlık ışık kaynağı gücündeymiş gibi parlaması türünde absürtlüklerle dolu. Geçmişe ait bir fotoğraf ve köyden gitmeye karşı çıkış üzerinden bellek anlatısı oluşturulmaya çalışılıyor Nabat’ta. Sonra filmin finaline doğru yaban hayatın durağanlığı üzerinden de medeniyete dair bazı söylemler var gibi. Ama tüm bunlar öylesine birbirinden alakasız ve bir sonuca bağlanmayarak ortaya atılmışlar ki herhangi bir okuma yapmak mümkün değil. Tüm bu başarısızlıklarına karşın aslında Nabat yapılmamış bir şeyi de yapmaya çalışmıyor, zaten yapılmış olanları eline yüzüne bulaştırıyor. Örneğin filmin neredeyse ilk yarım saatini oluşturan günlük yaşamdan…

Yazar Puanı

Puan - 30%

30%

Nabat deneysel olamayacak kadar kuramsal açıdan fakir, sinemasal bir değere ulaşamayacak kadar da profesyonellikten uzak bir yapım olarak sanırım festivalin açık ara en kötü yapımlarından biri.

Kullanıcı Puanları: 4.7 ( 1 votes)
30
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi