Kimin hayatında iz bırakmaz ki düş kırıklıkları… Hele de bir aşktan geriye kalan tek anıysa…


My Blueberry Nights’ı elime alıp izlemeye koyulduğum ilk andan itibaren filmin içinde buldum kendimi. Filmin, parçalanmış hikayelerinde herkes kendinden bir şeyler bulacak gibi. Yastıklarımızın altında saklanan korkularımızla yüzleşmek ne zordur öyle değil mi? Çünkü bunu başarabildiğimiz andan sonra, hiç bir şey eskisi gibi olmayacaktır…
Hong Kong’lu yönetmen Wong Kar Wai’nin yapımını üstlendiği My Blueberry Nights’ı izledikten sonra, aynı yönetmenin, çok istediğim ancak bir türlü izleyemediğim ‘’Chungking Ekspress’’ filmini izlenecekler listesinde ilk sıraya almış bulunuyorum. Tanıyıp bildiğim romantik filmlerin ötesinde, içinde düşündüren bir dramı hissettirdi bana.


My Blueberry Nights’ın oyuncu kadrosu oldukça geniş. Elizabeth rolünde izlediğimiz Norah Jones, tüm samimiyetine rağmen filmde çok efektif kalmamış hissi yaratıyor. Hızlı bir akışla giriş yapan film, ifadelerin azalmasının ardından Norah Jones imzalı  “The Story” şarkısı gibi nice güzel tınılara yer vererek sakin bir hava yaratıyor. Hikayemizin bir diğer kahramanı,  Jeremy rolündeki Jude Law ise bekleyen ama ümidini kaybetmeyen bir karakter olarak yer buluyor ve benim fikrim; buna değiyor.


Film; aşkı kilitli kapılar arkasında saklayınca yok olmayacağına kendini inandırmış, Elizabeth’in yaşadığı hayal kırıklıklarıyla can buluyor. Ya kalıp mücadele edecek ya da yüzleşip terk edecek? İkinci şıkkı hayata geçirmek, yüzleşince hiç de zor olmasa gerek… Hikayemizin tam da bu evresinde,  bir barda çalışan Jeremy,  Elizabeth’in geldiği yol ayrımında karşımıza çıkar.  Bir kez daha, aşka hizmet eden kahramanımız; samimi ve doğal tavrıyla gönlümüzde taht kuruyor.


Yeni bir hayat için yola koyulan Elizabeth, serüveni boyunca kendini unutacak kadar yarım kalmış hikayeler ve parçalanmış hayatlarla karşılaşır… Sue Lynne rolündeki Rachel Weisz, bir bardak votkaya acısını sığdırıp, hepimizin hafızasına kazınan; kaybedilince farkedilen değer anlayışını bize bir kez daha aşılamayı başarmıştır.


Yönetmen son safhada, Leslie(Natalie Portman) ile aşkın sadece cinsiyetlere yüklenmediğini yalın bir işleyişle hissettirmiş ve babaya duyulan öfkeyle yapılan zamansız yüzleşmeyi bize göstermiştir.


Filmin bütününe baktığımda, zamanın ne denli önemli bir ivmeyle bizi sarstığını görebiliyorum. Yarını var eden tüm anlar için, vakit kaybetmemenin ayrımına bir kez daha varıyor insan. Belki yeni bir yol çizilir, korkularla yüzleşmenin verdiği etkiyle. Aklımda kalan en net sahneyle, kapısını kapattığın anahtarı dönüp alabileceğin bir yere bırakmamalısın ki; döndüğünde Jude Law kadar güzel bir sürprizle karşılaşasın. 🙂

Yabanmersinli turtanın tadını bilmiyorum arkadaşlar ama bu film, hatırda tatlı bir anı bırakıyor.

İyi seyirler…

 (Konuk yazarımız İrem’e bu yazısından dolayı teşekkür ederiz)

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi