Önceki Sayfa1 / 3Sonraki Sayfa

Bir film izlemek başka bir dünyaya açılan kapı gibidir. Dünya dediğimiz maddesel boyutta geçirdiğimiz tek seferlik maceramız hepimize özgüdür ve tektir. Bazıları için bu tek seferlik yolculuk fazlasıyla korkutucudur ki; ölümden korkmak, ölümden sonrası için umutlanmak kaçınılmazdır, ölüm bir son değildir. Fakat bazılarımız için ise bu ‘son’ bir sondur ve bu ardında büyük bir kabullenişi getirir. Ölüme karşı duruşumuz nasıl olursa olsun bu tek seferlik yolculuğumuz hepimize az gelir. Bu maddi dünyada kaç yıl geçirdiğimiz, bu yıllara neler sığdırdığımız fark etmeksizin hep az gelir bir şeyler; yıllar, tecrübeler, heyecanlar… İnsanlık her zaman daha fazlasını ister. Benim bildiğim kadarıyla daha fazlasını elde eden de çıkmadı bugüne kadar. Belki bu fazlasını elde etme bir inanışta, bir meditasyonda veya bir aşkta yatıyordur, bilmiyorum. Ama bildiğim şeylerden biri ise bu sonlu dünyada sonsuz olan şeylere tutunmak insana en iyi gelenler şeylerden biri. Bu sonsuzluk olasılıkları içerisinde ise benim için bana en iyi gelen o koca beyazperde! Eğer siz de benim gibi düşünüyorsanız, siz de benimle aynı galaksiden olduğunuza inanıyorsanız ne demek istediğimi anlarsınız. Beyazperde ile gözümüz buluştuğu an, içinde yaşadığımız o sonlu macera bir süreliğine kendini askıya alır. Beyazperdenin içerisinden geçerek bir seyahate çıkarız. Bu öylesine muhteşem bir seyahattir ki, bu muhteşemliğe sadece kendisi muktedirdir. Başka insanlar oluruz bu yolculukta, başka evrenlerde gezeriz, başkalarını sever başkalarından nefret ederiz. Bu görsel seyahat olan filmler bizi ölümsüzlük ile taçlandırır. Bu seyahatte önemli noktalar illa ki hepimiz için farklılık gösterir. Bazılarımız için yol arkadaşımız olan oyuncu önemlidir, bazılarımız için yolculuğa rehberlik eden yönetmen ve senarist. Ama eminim ki hepimizin ortak noktada buluştuğu bir öge var bu yolculukta o da filmlerin görsel ahengi ve görsel şiirselliği. Eğer siz de bir yolculuğa çıkmak istiyorsanız ama bu yolculuğun görselliğin muhteşemliği ile bezenmiş olmasını diliyorsanız sizin için 15 tane film derledim. Bu 15 film kendi içerisinde benzersiz bir görsel yolculuğu barındırıyor. Eğer başka bir boyuta geçmek ve bu geçtiğiniz boyutun görselliğinin rüya gibi gözünüzde akmasını istiyorsanız, buyrun sinema tarihinde görüntüleri, renkleri ve ışıkları ile göz dolduran ve bu konuda izleyiciyi büyüleyen şairane görselliğe sahip izlemeniz gereken 15 Film listesine bir göz atın!

Mutlaka İzlemeniz Gereken Şairane Görsellikteki 15 Film!

The Third Man (1949)

the - third - man - filmloverss

1949 yapımı olan ve Carol Reed’in yönetmen koltuğunda oturduğu kült film The Third Man! kelimelerin anlamsız kaldığı filmlerden ve destansı yolculuklardan biri benim için. Görselliğinde ışığın ve gölgenin ahenkli bir şekilde dans ettiği filmde, karakterler ile beraber Viyana’nın altında ve üstünde çıktığımız yolculuk açıların oynanması, görüntünün kayması ile gözümüz için destansı bir yolculuğa dönüşüyor. Joseph Cotten tarafından canlandırılan Holly Martins Amerika’da ucuz roman (pulp fiction) olarak adlandırılan romanların yazarıdır. Fakat maddi durumu yerinde değildir ve her daim kör kütük sarhoştur. Viyana’daki eski arkadaşı Harry Lime’ın (Orson Welles) yaptığı iş teklifini düşünür ve bir şans vermek için İkinci Dünya Savaşı’ndan henüz çıkmış olan savaş gazisi kente gelir. Fakat geldiği anda eski arkadaşının bir trafik kazasında olduğunu öğrenir. Ancak hiçbir şey Holly’nin “gördüğü” gibi değildir. Bu görünmezlik ve bilinmezlik ile beraber Holly bir yolculuğa çıkar Viyana’nın kanalizasyonlarında ve sokaklarında. Ünlü görüntü yönetmeni Robert Krasker tarafından bu yolculuk filmi şairane bir film olarak karşımıza çıkar. Gölgelerin ve açıların birer özne olduğu filmde çoğu duygu ve düşünce; açının ve ışığın verdiği şairanelik anlatım ile izleyiciye aktarılır.

Vertigo (1958)

vertigo - filmloverss

Başrollerinde James Stewart, Kim Novak ve Barbara Bel Geddes  gibi unutulmaz isimlerin yer aldığı gerilim filmlerin ekselansı Alfred Hitchcock tarafından yönetilmiş başımızı döndürmekle kalmayıp gerginliğimizi had safhalara çıkaran film: Vertigo! Vertigo San Francisco’da geçen bir filmdir ve ana karakteri Dedektif Scottie Ferguson’dur (James Stewart). Ferguson dedektif kariyerinden önce polisken damdan düşen ortağını kurtaramadığı zaman kendisinde yükseklik korkusu ve baş dönmeleri başlar. Dedektif arkadaşının ricası ve isteği üzerine arkadaşının karısını araştırmaya başlar ve kadının peşinden San Francisco’ya döner. Ferguson kadın ile beraber hem akıl sağlığının sınırlarında bir yolculuğa çıkar hem de olan gizemlerin sır perdesini aralamaya başlar. Robert Burks tarafından yapılan görüntü yönetmenliği ile Hitchcock tarafından yapılan usta yönetmenlik birleşince ortaya başınızı döndüren ve görüntülerin sizi dedektif ile aynı duygulara sürükleyen bir macera, Vertigo ortaya çıkmış. Bu şairene görsellikle dolu filmde bir hastalığı görsellik düzeyinde başarılı bir şekilde yansıtmanın ne demek olduğunu ve bunu izleyicinin dikkatini pür dikkat çekerek yapmanın ustalığını görüyoruz.

Ben-Hur (1959)

ben - hur - filmloverss

1959 yapımı 11 Akademi ödüllü Ben-Hur, özgürlük ve intikam mücadelesi için verilen yolculuğun destansı anlatısına sahip unutulmaz filmlerden biridir. Yönetmenliğini William Wyler’ın üstlendiği epik maceranın başrollerinde Charlton Heston, Jack Hawkins, Haya Harareet ve Stephen Boyd yer alır. Film şehrinde sürülmüş yahudi bir prens etrafında şekillenir Ben-Hur’da. Charlton Heston tarafından canlandırılan Judah Ben-Hur ihanete uğradıktan sonra Roma’ya gönderilmiştir ve artık Roma’da bir köle olmuştur. 1. yüzyılda geçen bu kölelikten kurtulma ve tekrar özgürlüğe, Kudüs’e dönme hikâyesinin anlatıldığı film birçok sahnesi ile izleyen gözler için büyüleyicidir. Kentlerin aktarımı, Ben-Hur’un gemideki kölelik anları ve özellikle en önemli sahnelerden biri olan yarış sahnesi filmin görsel destansılığının bazı kısımlarıdır. Lew Wallace tarafından kaleme alınmış olan Ben-Hur: A Tale of the Christ’ın uyarlanması olan filmin görüntü yönetmenliğinde karşımıza Robert Surtees çıkıyor. 72 film gibi uzun bir görüntü yönetmenliği yaptığı filmler listesi olan Surtees; Ben-Hur dahil olmak üzere üç kere Oscar, iki kere de Altın Küre sahibi olmuş bir isim. Ben-Hur’u izlerken belki birçoğumuz filmin sahnelerinin biraz “animasyonvari” olduğunu düşünmüş olabiliriz fakat ne olursa olsun hayal gücünün sınırsızlığı karşısında ufacık hissetmemizi sağlayan bu destansı görüntülerle dolu film, sinema tarihi için çok önemli bir noktada duruyor.

Lawrence of Arabia (1962)

lawrence - of - arabia - filmloverss

Thomas Edward Lawrence’ın hayatının odak noktasına alındığı film ikili bir hayat yaşayan ajan Lawrence’ın hikâyesini aktarıyor. Peter O’Toole tarafından canlandırılan Arabistanlı Lawrence, sinema tarihinin içsel yolculukta yaşanan çatışmasının ve karmaşanın anlatıldığı en önemli karakterlerden biri. İngiliz ajanı olan Lawrence, Osmanlı egemenliğine karşı Arap birliklerini harekete geçiren bir askerdir. Fakat bu hareket sonrası İngiliz hükümetinin sözünde durmayarak Arapları karmaşanın ve bölünmüşlüğün içinde bırakması ile Lawrence sadakatini ve amacını sorgular. Çölün uçsuz bucaksız mekânsallığında geçen bu film görselliği açısından hala büyük bir önem taşıyor sinema tarihinde. Görüntü yönetmenliğini Freddie Young’un üstlendiği film, iki saatlik bir görsel yolculuğa dönüşüyor. Lawrence’ın içerisindeki o sonu olmayan karmaşanın ve aynı zamanda korkutucu durağanlığının çöl manzaraları ile beraber harmanlandığı film hem dingin bir görselliği hem de saldırgan bir atmosferi çok başarılı bir şekilde yansıtıyor.

Andrei Rublev (1966)

andrei - rublev - filmloverss

Andrei Tarkovsky’nin 1966 yapımı kült filmi, Andrei Rublev sanatın sanatsallık ile buluştuğu nadir filmlerden biri. Bu üç saatten uzun süren film; sizi dünyanızdan tamamen koparıp, alıp götürecek yapımlardan, yolculuklardan biri. İkona ressamı olan Andrei Rublev’in hayat hikâyesinden yola çıkarak Ortaçağ Rusyası’nda gezindiğimiz bu destansı filmde görüntü yönetmenliğini Vadim Yusov üstleniyor. Film biyografik ögeler içerse de aslında biyografi niteliğinden bir bakıma da uzak bir filmdir. Tarkovsky, Rublev bağlamında filmde sanatın cevheri ve inancın gerekçeleri üzerinden bir ikiyüzlülük ve gereklilik okumaları yapmaktadır. Sanat içerisinde sanatın olduğu filmde, sinemanın bir sanat tarihi simgesi, ikonlar ile iç içe geçmesi büyük bir görsel şölen yaratır izleyicinin gözünde. Kilise duvarlarını süsleyen ikonografilerin siyah beyaz bir büyü içerisinde dans etmesi ve karakterlerin yüzlerine vuran ışık ile beraber onlara eklenen aşkın bir dokunuş filmin sinematografik büyülerinden sadece birkaçı. Eğer sanat içerisinde sanat üzerine bir düşünmek ve bunu düşünmek için şairane bir yolculuğa çıkmak isterseniz, Andrei Rublev aradığınız filmlerden biri olabilir.

Önceki Sayfa1 / 3Sonraki Sayfa
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi