Önceki Sayfa1 / 5Sonraki Sayfa

Hazırlayanlar: Kerem Duymuş, Batu Anadolu

The Return  (2003)

Kariyerine aslen oyuncu olarak başlayan ardından reklam ve dizi çekimleriyle yönetmenliğe doğru kayan Andrey Zvyagintsev’in ilk uzun metrajlı filmi olan The Return, herhalde sinema tarihindeki en çarpıcı kariyer başlangıçlardan biridir. Zaten Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan Ödülü’nü de almaya başaran film, gerek konusu gerekse işlenişiyle öylesine beklenmedik derecede bir başarı gösterir ki yönetmeni, bir kaç filmden sonra çağdaş ustalardan biri olarak anılmaya başlanır.

Film, renk tonlamaları üzerinden, sanat yönetimi olarak da yarattığı distopik atmosferi destekleyebilmesinin yanında; özellikle inanılmaz minimalist bir anlatıyı oldukça aksiyonlu ve gerilimli bir hikayeyle birleştirmesi açısından oldukça zor bir işe girişip, altından muhteşem bir eser çıkararak kalkmayı başarmıştır. Esas odağının iki çocuk üzerine kurulması sebebiyle daha baştan birçok handikabı beraberinden getirmesine karşın yönetmenin özellikle baba figürü üzerinden yarattığı tam da tadında gizem faktörü filmin iç dinamiğinde oldukça yüksek bir gerilim oluşmasına sağlamıştır. Zaten yönetmenin birçok sahnede giriştiği sıra dışı kamera hareketleri ve kadrajlamaları filmin zaman zaman her şeyin üstünde bir görkeme ulaşmasını sağlayarak modern bir kült olmasının da yolunu açar.

Mutlaka İzlemeniz Gereken 2000 Sonrası 15 Film

American Splendor (2003)

Yönetmen ikili Shari Springer Berman ve Robert Pulcini’nin birlikte yönettikleri American Splendor, Amerikalı çizgi roman yazarı Harvey Pekar’ın hayatının bir bölümünü ele alıyor. Pekar’ın takıntıları, çizgi roman ile olan ilişkisi, ailesi ve popüler kültürle yaşadığı çatışmalar, sağlık sorunları gibi meseleler başka bir yönetmenin elinde sıradan bir biyografiye dönüşebilecek bir yapıdayken ikilinin elinde kurmaca ile belgeselin sınırlarını muğlaklaştıran, hatta kendisi de çizgi romana dönüşen bir yapıya oturtuluyor.

Daha açılış sahnesinden itibaren bir Batman ve Superman’in yanında ısrarla “ben Harvey Pekar’ım!” diye bağıran bir çocuğun ilerleyen yıllar kendi “sıradan” hayatını bir çizgi romana dönüştürme fikri zaten yeterince çılgınken filmde sıçramalı kurgunun ustaca kullanılması; Ang Lee’nin “Hulk”ta ve Zack Snyder’in “Man of Steel”de yaratmaya çalıştığı çizgi roman estetiğini zirveye taşıyor. Bununla yetinmeyen Berman ve Pulcini; hikayenin içine gerçek Harvey Pekar’ı, eşini ve arkadaşlarını da dahil ederek pseudo belgesele göz kırpan bir kurmaca filme imza atıyorlar. Filmin en önemli özelliği ise Pekar’ın “kusursuz” süper kahramanların aksine kusurlarının bilincinde olması ve izleyicinin onu bir süper kahramandan ziyade bir yakını gibi görmesi. Kötü adamların olmadığı bu hikayede tüm engeller, hayatta her an karşılaşılabilecek unsurlardan oluşuyor. Karakterin, çizgi roman sınırlarını aşarak okuyucu-izleyicisiyle bağ kurduğu filmde Paul Giamatti, Hope Davis ve Judah Friedlander’ın performansları da görülmeye değer. American Splendor sadece görüp görebileceğiniz en iyi çizgi roman uyarlamalarından değil; en iyi filmlerden.

Reconstruction (2003)

Danimarkalı yönetmen Christoffer Boe’nin senaryosunu Mogens Rukov ile birlikte yazdığı sıra dışı filmi Reconstruction, tekinsiz atmosferinin yanında çekim teknikleri ve fetiş oyunculuklarıyla birçok açıdan sinema aşıklarını kendisine aşık etmeyi başaran oldukça melankolik ve bir o kadar da başarılı bir film. Hatta film bu melankolik havası ve tekinsiz atmosferi öylesine güçlü bir etki yaratıyor ki film bittikten sonra etkisinden kurtulmak için uzun bir süreye ihtiyaç duyuyorsunuz.

Sevigilisiyle sıkıntılı bir ilişkisi olan Alex, yine o sıkıntılı gecelerin birinde barda bir kadınla tanışır ve ona aşık olur. Daha sonra sevgilisi ve onun arasında kalan kahramanımız bir seçim yapmak zorunda kalacak ama daha da ötesi yaptığı seçimler sonrasında inanılmaz olaylarla karşılaşacaktır. Film bu haliyle sıradan başlayıp sonlarına doğru ilginçleştiğini biraz ele veriyor gibi zaten ama kesinlikle bundan çok daha ötesi olduğunu söylemek durumundayız. Film, özellikle Lynch sinemasına has bir tekinsiz atmosferi öylesine başarılı bir şekilde yaratıyor ki bir yerden sonra bu basit konu çok daha girift bir hal alıyor. Mesela Alex’in sevgilisini ve aşık olduğu kadını aynı oyuncunun canlandırması üzerinden yaratılan alt metin üzerinden finalde girişilen söylem bu tekinsiz atmosfere bir de oldukça derin bir melankoli eklemeyi başarıyor. Evet, Reconstruction birçok açıdan deneysel sayılabilecek, özellikle Kubrick’le özdeşleştirilen aşırı geniş açı lensli çekimler, teknikler ve anlatılar barındırıyor ama tüm bunların yanında gerçekten de oldukça etkileyici bir aşk hikayesi anlatmaktan da geri durmuyor. Bu açıdan elini attığı her konuyu ustalıkla işleyen Boe’nin bu etkileyici yapımı için son yıllarda izlediğimiz en iyi filmlerden biri demek yanlış olmaz.

Önceki Sayfa1 / 5Sonraki Sayfa
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi