Son filmi “Neden Tarkovski Olamıyorum?” ile dikkat çeken Murat Düzgünoğlu ile filmi, kariyeri ve Türkiye sineması üzerine konuştuk.

Röportaj: Nuri Şimşek

[youtube width=”600″ height=”350″ video_id=”iFzWnlS1md8″]

Biraz sizleri tanıyalım. Sinema eğitiminizin ardından sektörün çeşitli alanlarında uzun yıllar çalıştınız, genel olarak da TV sektöründe. Sizin için nasıl bir süreçti?

Televizyona dizi ve film yapmanın olumlu ve olumsuz iki yönü vardır.  Olumlu tarafı set deneyimi yaşama ve sete çıkma gerginliğini alması. Olumsuz tarafı ise, kişinin ruhunu kemirmesi. Bildik hikayeleri, sürekli bildik bir şekilde çekebilmeyi kırmak için aşırı derecede mücadele etme. Bu televiyona yapılan bir iş ve hedef kitlen belli. Eğer onların beklentilerini karşılayamayacak şekilde çalışırsan işsiz kalırsın tutumu. Olumlu bir yanı da para kazanıyorsunuz ve buradan gelen para da bir anlamda sizin sinema yapmanıza olanak tanıyor. Televizyon, yönetmen olarak mühendis mantığıyla çalıştığınız bir alan. Sinemada ise daha çok bir mimarsınız.

Özgün bir şeyler yaptığınızda televizyon dünyasında kendinize yer bulmanız imkansız.

Kariyerlerinde sadece TV için iş yapan yönetmenlerin sayısı azımsanmayacak kadar fazla fakat siz bu gruptan ayrılarak sinemaya yöneldiniz, sizi sinema yapmaya iten sebep neydi?

Ben sinema yapmaya yönelmedim, zaten sinema yapmak için televizyona bulaştım. Para kazanmam gerekiyordu. Önce televizyonda iş yapayım, sonrasında sinemaya geçerim gibi bir durum pek çok sinemacı için olduğu gibi benim için de tercih değildi, mecbur kaldım. Yurt içinde de yurt dışında da buna benzer çok örnek var. Fakat yurt dışında da televizyon için üretilen projelere de kendinizden bir şeyler katmanız çok sınırlı. Bergman ve Fassbinder örnekleri var ama özgün bir şeyler yaptığınızda televizyon dünyasında kendinize yer bulmanız imkansız.

Ülkemizde filmler de ya ana akım ya da festival odaklı yapıldığından “Neden Tarkovski Olamıyorum?” alıştığımız festival filmlerinden de değil.

“Neden Tarkovski Olamıyorum?” ülke sinemamızın uzun zamandır aradığı kanlardan biriydi bence. Nasıl oluştu bu hikaye?

8 sene öncesine dayanır aslında hikaye. Bir televizyon kanalı için ucuz türkü filmleri çekiyordum. O süreç aslında beni yazmaya itti. Neden başaramıyorum, neden istediğim şeyleri yapamıyorum diye düşündüğüm bir dönemde yaşadığım kafa karışıklıkları vardı. O dönemdeki yaşantımdan başlamış bir yapıdaydı. Kendi hayatımı baz alıp, onun dışında fazlasıyla dış eklemelerle destekleyerek oluşturduk hikayeyi.

Film bence içinde ciddi bir risk de barındırıyor. Ana akıma pek uymayan bir duruşu var, ülkemizde filmler de ya ana akım ya da festival odaklı yapıldığından “Neden Tarkovski Olamıyorum?” alıştığımız festival filmlerinden de değil. Ve kendisini güzel yapan da bu duruşu bence fakat bu arada durmuşluk herkesi memnun da etmeyebilir.

Ben ana akım ve festival sineması diye ikiye ayırmıyorum aslında. İnsanın kendisini ortaya koyup koyamadığına bakıyorum. Ben biraz öyle bir şey yapmaya çalıştım. Bu olaya biraz kara mizah çerçevesinden bakmak istedim. Eninde sonunda  insanın kendisine güldüğü zamanlar da oluyor. Ana akım var ama kendi bildiğini yapan sinemacılar da var. Bu edebiyatta da böyle, geniş kitleye hitap eden yazarlar ve kendisini ifade eden yazarlar var. Sanatın her dalında var bu, sinema da bundan kendine düşen payı alıyor.

Yan karakterlerin duruşları ana karakteri beslemede çok etkili olmuş, karakterlerin yaratım sürecinden bahsedebilir misiniz?

Bahadır’da kendimden parçalar oldukça fazla. Kendi duruşlarım, kafa karışıklıklarım, gidişlerim gelişlerim hayli var. Bahadır’ın çevresindeki kişiler de yine aynı şekilde benim hayatım boyunca gördüğüm karşılaştığım kişilerden hareketle oluşturuldu. Biraz böyle bir çevrenin içinde yaşadım aslında. Bundan da çok kopuk olunamıyor bence. Eğer bir eser yaratıyorsanız iyi kötü kendi çevrenizdeki gözlemlerden besleniyorsunuz. Önce kendinize bakıyorsunuz, sonra çevrenize bakıyorsunuz. Bahadır’ı yüceltmek istemedim, Bahadır iyi, diğerleri kötü gibi bir algı oluşturma yanılgısına düşmek istemedim. Bahadır’ın da yanlışları vardı ve ben baltayı biraz da ona vurmak istedim. Bu konuda bir çok ipucunu filme koymaya çalıştım, ne kadarı geçti onu göreceğiz.

tarkovski 2- filmloverss

Kız arkadaşının söylediği, “kişiyi çevresi bir yerlere getirir” sözü Bahadır için çok doğru. Sizin bu konudaki görüşünüz nasıl?

İnsan bir yandan çevresiyle var oluyor, bu doğru. İstediğimiz şeyleri gerçekleştiremememizde çevremizin de buna katkısı olabiliyor. Ama şöyle de bir gerçek var ki o çevreyi de biz yaratıyoruz. Bahadır’ın sevgilisinin söylediği söz önemli çünkü o, evde senaryo yazamadığında, sıkıldığında arkadaşlarına gelsenize diye mesaj atan bir adamken, öbür yandan sizin benim yanımda ne işiniz var muamelesi de yapıyor.

Yazar karakterinin Bahadır’la yaptığı konuşmada, geçmişte kendisinin yazarın yazdığı kitap için söylediği, “çok başarılıydı  çünkü sade, duru ve samimi, basit bir şeydi” söylemi bana biraz sizin kendi filminizi değerlendirişiniz gibi geldi, yanılıyor muyum?

Böyle bir şey yapmaya çalıştım açıkçası, kendi eğilimlerimi yansıtmak, kendi görüşlerimi açıklıkla ifade etmek istedim. Böyle olduğunda zaten film kendiliğinden samimi oluyor bence. Yazar karakteri benim gerçek hayatta olan yönetmen bir arkadaşımın şekil değiştirmiş hali aslında.Biz bazı cümleleri gençken ifade ederiz ama hayat yolunda kafamız bulanır, sözlerimizi unutur, başka yollara saparız. Bize kendi cümlelerimizi hatırlatan birinin olması bizi kendimizi bulma yolunda değiştirir ve dönüştürür. Yazar da orada Bahadır’a kendi sözlerini hatırlatarak dönmesi gereken yolu işaret ediyor. Bu noktada evet; yazar, filmin en kritik karakterlerinden birini oluşturuyor. Zaten çekim aşamasında da ekibimle en çok üzerinde durduğum sahnelerdendi Bahadır’la yazarın hastanede yaptıkları konuşma sahnesi. Az buçuk istediğimiz gibi olmazsa, film ciddi kayıplara uğrayabilirdi çünkü.

“Neden Tarkovski Olamıyorum?” ismi ve afiş, insanlardadaha ağdalı bir film beklentisi yaratıyor. Bilinçli bir tercih miydi bu?

Aslında bilinçli bir tercihti. On sene önce arkadaşlarıma yaptığım bir espriydi aslında. “Bir Tarkovski’nin arkadaşlarına bakın bir de kendinize” diyerek hem onları hem kendimi iğneliyordum, gülüp eğleniyorduk. Filmin de bu tonda olmasını istedim. Karanlık bir tarafım var ama kendi tökezlemelerime de gülebiliyorum. Senaryonun ilk halinde mizah dozu daha yüksekti. Zaman içinde doz oturdu, kendini buldu. Seyirciye yönelik mizah ögeleri olduğunu hissettiğim bölümleri törpüledim. Film için ciddi bir şey beklentisine girenler fragmandan da etkilenmiş olabilirler ama yapmak istediğim de buydu zaten.

Benim filmime ne kadar insan gelecek ki? 1500-2000 kişi gelirse memnun olurum vizyonda.

Ülke sinemamıza baktığımızda son dönemde kasvetli, karamsar, mutsuz filmlere rastlıyoruz. Sizin filminiz de problemli bir karakteri anlatıyor fakat o kasvetli yapıdan uzak, hatta yer yer mizahi bir dilde. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Sinemamızın karamsar yapıda olduğuna dair dolanan bir cümle var ama ben bu söylemin içinde iki cümle daha olduğunu düşünüyorum. İlki “abi bunlar özenti, kara kara şeyler yapmaya çalışıyorlar” cümlesi, diğeri ise öyle yaptıklarında başarılı olunacağına dair oluşmuş inanç. Fakat şöyle de bir gerçek var ki hayat çok karanlık gerçekten, bu yönden baktığınızda da çok abes kaçmıyor açıkçası. İnsanlar bu karanlığı, sıkıntıları filmlerinde bu şekilde aktarmak istiyorlarsa da bence hiç bir sıkıntı yok. Bu filmler genel olarak ana akıma hitap etmeyen filmler zaten, izleyicileri oldukça sınırlı. O seyirciyi de etkilemek için mizahi öğeler olmazsa olmaz değil düşüncesindeyim. Benim filmime ne kadar insan gelecek ki? 1500-2000 kişi gelirse memnun olurum vizyonda. Belki ileride ben de öyle kasvetli karanlık bir film yapabilirim.

tarkovski- filmloverss

Filmi muhtmelen yurt dışında da çeşitli festivallere göndereceksiniz, gelen ilk tepkiler doğrultusunda yabancı seyirciler nasıl karşılayacaklardır filmi? Bahadır’ın senaryosu bizim ülkemizde değil ama Rotterdam’da, Berlin’de değer görebilirken “Neden Tarkovski Olamıyorum?” un buralarda şansı nasıl sizce?

Realist olmak lazım açıkçası, çok ilgilenirler mi bilmiyorum. Bir filmin dünya çapında festivallerde nasıl öne çıktığını inanın ben de anlamış değilim. Bir yandan biliyorum, çok iyi bir filmin önünde hiç bir şey duramaz. Ama bu film istenir mi bilmiyorum. Filmin eksikliklerinden zaaflarından da konuşulabilir ama bir yandan da şunu biliyorum; A grubu bir festivale 5000-6000 film başvuruyor, bunun içinden 200 film seçiyorlar. 6000 filmi 5-6 kişi seçiyor ve bu filmlerin tamamının da izlenmesinin çok güç olduğunu biliyorum. Telefonla konuşurlarken filmi dvdden hızlı hızlı seyrettiklerini, ismine veya afişine bakarak tercih edilen işler de olduğumu biliyorum. Bunlar sinema dünyasında konuşulan, bilinen durumlar. Şöyle bir yanlış anlaşılma olmasını da istemem; festivallere seçilen filmlerin bir kulis doğrultusunda seçildiğine de pek katılmıyorum. Bir ilişkiler ağı gerekebilir ama çok çok iyi bir film yaptıysanız hiçbir bağlantıya ihtiyacınız kalmaz. Mesela yabancı seyirci için Ahmet Kaya hikayesi ne ifade eder bilemem. Çok yerel de olmuş olabilir, göreceğiz.

Gelecek projelerinizden bahsedelim. Sinemaya devam mı yoksa tekrar TV’ye dönüş mü?

Şuan zaten TV için çalışmaya başladım, 15 gündür bir dizi çekiyorum. Festival için bir yönetmen arkadaşıma emanet edip ayrıldım oradan. Döndüğümde tekrar devam edeceğim çünkü paraya ihtiyacım var. Sinema için de planlar var ama daha önce yazdığım senaryolar pek parlak gözükmüyor gözüme. Başına otursam üzerine gidebileceğim fikirler var ama bir sene buna yoğunlaşamayacağım gibi hissediyorum. Bir sene yazamadığınızda da her şey 2-3 sene atıyor maalesef.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi