Son yıllarda televizyon projelerinin ekonomik ve niceliksel hacmi sinema projelerinin çok önüne geçti. Sinema sanatıyla hemhal olanların önemli bir kısmı televizyon projelerinde yer almak zorunda kalıyor. Bu kısa süreli ekonomik çözüm, bir süre sonra içinden çıkılamayan bir girdaba dönüşerek sinemacıların bütün mesleki çeperini kapsar hale geliyor. Televizyonun hızı, ticari dertleri, yüzeyselliği önce usul usul sektör çalışanlarının algısını daraltıyor sonra da bütün ülkenin sinema düzeyini belirler hale gelmeye başlıyor. İran’da Türkiye sineması üstüne bir konferans vermiştim. Orada dinleyicilerden biri o dakika önemini anlayamadığım bir soru sormuştu. “Sizin ülkenizde sinema yapanlar ve televizyon dizisi çekenler aynı kişiler mi?”  Şimdi daha iyi anlıyorum sorunun derdini. Evet, aynı kişiler ve bu sinema sanatının intiharıdır.

2016 yılında çekilen ve internet ortamında dolaşıma sokulan kısa film Mum Sönmedi (2016) bu sorunlu yaklaşımın ürünlerinden biri. Serdar Yıldırım’ın yönettiği, İlknur Bektaş’ın senaryosunu yazdığı Mum Sönmedi (2016), farklı meşrepten iki ailenin “kız isteme” seremonisi için bir araya geldiğinde yaşananlara odaklanmış.

Sendika.org’un 14. kez kapatılmadığı zamanlarda 1. Sendika.org devrinde sinemada Alevilerin görünürlüğü üstüne bir yazı yazmıştım.  O yazıda; “Aleviler, görselliğin etki alanını bir miting alanı gibi kendilerini anlatma platformu olarak görmezlerse gerçeklikler de değiştirilmeye başlanacak. İnternet ortamının yalan yanlış bilgileri, devlet kanalının güdümlü muharrem programları, tv dizileri, İran’dan ithal edilen Hz. Ali filmleri ve popüler romancıların vicdansız figürleri etki alanlarını her geçen gün biraz daha genişleterek Alevilerin tarihsel geçmişi ve yaşadıkları artık yeni oluşturulan bu ürünlerle tayin edilecek.” demiştim. Bugün bu manipülasyon ürünlerinden biri bu yazımızın konusunu oluşturuyor.

Derinlikli bir anlatımdan yoksun bir kısa film Mum Sönmedi. Sinemanın temel dayanakları olan kamera kullanımı, renkler, ışık seçimi ve müzikal altyapının bütünü iki reklam kuşağı arasını doldurmak için çekilen televizyon projeleri düzeyinde.

Filmdeki temel çıkış noktasını oluşturan gerginlik senaryonun en hatalı yerleriyle sağlanmış. Filmde ev sahibi, kız kardeşini “istemeye” gelen ailenin Alevi olmasından şüphelenince nereli olduklarını sorar. “Sivas” cevabından sonra; “Yananlardan mı, yakanlardan mı?” diyerek mezhebi aidiyetlerini öğrenmek ister. Bu soru, Alevilerin kendi aralarında birbirlerini tanımak için sordukları bir soru. İki “yananın” birbirini daha iyi anlayacağı önermesiyle sorulur. Alevilikten hoşnut olmayanların soracağı bir soru değil. Cevap olarak; “Yanan da yakan da biziz.” cevabını alır. Cevap da en az soru kadar vahimdir. Aleviler bu soruya; “Yakan da biziz.” demezler. Senarist belli ki “yakanlarla” bir gönül bağı kurmak istemiş. Senaristin, bu inancı benimseyenlerin terminolojisinden dahi haberdar olmadığı anlaşılıyor.

Gençler de yıllardır birliktedirler ama bu denli canlılığını koruyan, sürekli ülke gündemini meşgul eden bir ayrımı aralarında hiç mevzu yapmamışlardır. Ta ki aileler tanışana kadar… Kız sevgilisinin Alevi olduğunu o an öğrenmiştir. “Haberim yoktu.” der. Bırak kadın-erkek ilişkisini, bu millet birbirine “merhaba” derken bile kimin hangi aidiyetten geldiğini biliyor. Hâlâ insanların isminden sonra sorduğu ilk soru, “Nerelisin?” olmayı sürdürüyor. Bu çerçevede filmdeki bütün dinamikler yanlış oluşturulmuş.

Filmde bu denli sorunlu bir senaryo olunca yapımın senaristinin kimliğini merak ediyoruz Filmin senaristi İlknur Bektaş güzellik uzmanıymış. Eskiden, -herkes bir aradayken- Zaman’ın ekinde güzellik önerilerinde bulunan yazılar yazıyormuş, sonra TGRT’de programlar yapmaya başlamış. Saçları Süpürge Bedeni Sömürge ve Kara Fatma isminde iki kitabı var. Filmin başrolünde Halil Ergün var. Filmin destekçisi de Beşiktaş Belediyesi. Şairin dediği gibi “Tanı bunları. Tanı da büyü…” Veyahut “Felek her türlü esbâb-ı cefasın toplasın gelsin…

Filmin tanıtımında festivallerden, Oscar yolunda olmaktan sıklıkla dem vurulmuş. Lakin o işler öyle olmuyor. Nasıl olduğunu görmek için geçen yıl En Iyi Kısa Film Oscar Ödülü’nü alan Kekeme isimli filmi izleyebilirler.

Filmin yönetmeni Serdar Yıldırım’ın Alevilerin toplumsal taleplerinin çok gerisinde kaldığını da söylememiz elzem. Zira Cemevleri’nin yasal statüsü, Alevi köylerine cami yapılma politikalarının olanca hızıyla sürdürülmesi, ekonomik kaynaklardan yoksunlaştırma, Suriye’de bu inanç grubundan sivilleri katledenlerin aleni bir biçimde mevcut Türkiye iktidarı tarafından desteklenmesi gibi devasa sorunların bütünü masadayken, artık bu iftiralar üzerinden sanat üretimleri gerçekleştirmek gündelik hayatı yakalamaktan çok uzak bir tavır. Aleviler, içinde bulunduğumuz zaman aralığında, bu coğrafyada var olma mücadelesi veriyor. Bu bilince haiz olmalı, kültürel ve politik asimilasyona karşı daha güçlü yapımları gün yüzüne çıkarmalıyız.

Öldüren eğlence televizyonun artık uzun metraj filmleri haklayıp gözünü daha estetik bir meşgale olmasını beklediğimiz kısa filmlere de el atmış olduğunu görüyoruz. Kısa film çekenlerin televizyonun estetik yaklaşımlarını Tv setlerinde bırakıp kısa film çekecekleri zaman yeni beslenme kaynakları edinmelerini temenni ediyorum.

 

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi