Bir süredir tüm dünyanın dikkati Suriyeli mülteciler krizi üzerinde yoğunlaştı. Film yapımcıları bu krizden etkilenenleri istatistikten öte insan olarak görmemizi sağlayabilir mi? “Mülteci Krizine Duyarlılıkta Sinemanın ‘’Daha’’ da Artması Gereken Rolü” başlıklı incelememizle bu konuya değinelim.

Mülteci krizi; dünya üzerinde çeşitli zamanlarda, çeşitli coğrafyalarda her zaman var olan bir mesele. 15 Mart 2011‘de Suriye’nin güneyindeki Dera kentinde başlayan Suriye İç Savaşı’yla birlikte başta Türkiye olmak üzere tüm dünya altı buçuk yıldır bu krizin içinde. Konunun sosyolojik ve psikolojik unsurları, sonuçları yıllardır tartışılıyor. Dünya Mülteciler Günü’nde yayımlanan Küresel Eğilimler Raporu’na göre, savaşlar, çatışma, zulüm, şiddet ve hak ihlalleri nedeniyle geçen yıl dünya genelinde zorla yerinden edilenlerin sayısı tarihin en yüksek seviyelerine ulaştı.  Dünya genelinde geçen yıl beş milyon kişi daha evlerini terk etmek zorunda kaldı ve mülteci sayısı toplam 65,3 milyona ulaştı. Her Dakika 24 kişi evini terk ediyor.  Suriye’de savaş yüzünden 2011 yılından beri 4,9 milyon kişi mülteci konumuna düştü. Onu 2,7 milyon kişiyle Afganistan ve 1,1 milyon kişiyle Somali izliyor. Türkiye’deki toplam mülteci sayısı 3,6 milyonu aşmış durumda. Bu, Türkiye nüfusunun 4,61’ine denk geliyor. Ülkemizde bu konuda tam bir keşmekeş ve bazen insanın tüylerini ürperten bir algı hakim. İktidarın mültecilerin barınması konusundaki umursamaz ve yanlış politikaları, Türkiye’de yaşayan insanların mültecilere olan algılarının olumsuzlaşmasına, hatta ‘’Ne işleri var burada? Kendi ülkelerine gitsinler’’ tavrına evrilmesine sebep oldu. Eğitimli, görece eğitimli diyebileceğimiz kitle bile konu Suriyeli Mülteciler olduğu zaman faşizan bir üslup takınabiliyor. Aslında savaştan, zulümden kaçan insanları tekrar savaşın ortasına göndermek istemek tarihi boyunca ‘’misafirperverliğiyle’’ övünen bir millet için oldukça ironik. Üstelik Göç Araştırmalarına göre sayıları yurt içinde her geçen gün artan mülteciler, Türkiye de kalıcı olmak peşinde değil, üçüncü bir ülkeye geçmek peşindeler. Yani aslında ortada ‘’Irmağının akışına ölünecek’’ bir durum yok.

Mülteci krizi her zaman en fazla Ortadoğu’da hissedilse de aslında evrensel bir konu. Dünya sinemasında da birçok yapımcı ve yönetmen bu konuya asla uzak kalamadı. Oldukça etkileyici filmler çekildi, çekilmeye de devam ediyor.

Tamer İsmail 14 yaşında üçüncü kuşak bir mülteci. Suriye’de yaşayan Filistinli bir ailenin çocuğu.  Avusturya’da iltica ediyor. Ailesi onu tek başına Avrupa’ya göndermek için elinden geleni yaptı. 2015 yılında Dubai Uluslararası Film Festivali’nde gösterilen The Purple Field adlı filmde Tamer AB kapısında bekleyişini anlatıyor. “Sanki mahşer günüydü. Suriyeliler, Filistinliler, Iraklılar, Afganlar, İranlılar… Hiçbirimiz ne olacağını bilmiyor ve korkuyorduk.” Ailesi Lübnan’a göçmüş olan Filistinli Nasri Hajjaj’ın yönettiği filmi, mültecilere yardım etmek isteyen Avusturyalılar finanse etmiş. Orta Doğu’dan Avrupa’ya göçen binlerce insanın kendi ağzından deneyimlerini filme aktarmasını sağlayan ilk girişimlerden biri bu.

Suriye’de Bir Aşk Hikayesi adlı belgesel filmiyle Dubai’de ödül alan İngiliz yönetmen Sean McAllister, sorunu “acıyı kişiselleştirme, bu acıyı bir insanın yaşadığını anlatmayı becerme sorunu” olarak görüyor. Kendi filminde Raghda ve Amer adlı bir çifti konu almış, iç savaş öncesinde Suriye’de cezaevinde tanışan ve çok sayıda zorluklara göğüs geren çiftin, Fransa’da mülteci yaşamın getirdiği sorunlar nedeniyle ilişkilerinin sona ermesine tanık olmuştu. “Belgesele başladığımda Suriye kimsenin umurunda değildi” diyor McAllister. “Deniz kıyısına vurmuş o küçük çocuk cesedinin fotoğrafı medyada gösterilinceye kadar. Yönetmenin işi de işte bu: Seyircinin aklında kalacak bir görüntü bulmak.” diyor yönetmen.

İsrailli yönetmen Noam Kaplan ise Manpower adlı kurgu filmde, İsrail polisinin ülkeye giren Afrikalı mültecileri kovmak için başvurduğu yöntemleri anlatıyor. Kaplan bu filmiyle, İsrailli yetkililerin Yahudi olmayan mültecilere karşı sergilediği ırkçılığı anlatmayı amaçladığını belirtiyor.

Fakat göçmenlerden bir ulus oluşturan ABD’de kendi göçmenlik tarihinden başka bu soruna eğilme belirtisi görülmüyor. Oysa bu ülkenin film sektörü mültecilere dayanıyordu. Film tarihçisi Tony Thomas “Hollywood’a en çok faydası dokunmuş kişi Adolf Hitler’dir” diyordu. Billy Wilder, Fred Zinnemann, Henry Koster gibi birçok yönetmen Nazilerin baskısından Los Angeles’a gelip sinemacılıkta kariyer yapmıştı. Macar göçmeni ünlü yönetmen Michael Curtiz’in Kazablanka filmi, İkinci Dünya Savaşı’nda Fas’tan insan kaçırma girişimleri olduğu dönemlerde çekilmişti.

O günden bu yana Kazablanka’yı aşacak düzeyde film pek görülmedi. District 9 ve Children of Men filmleri ABD dışında doğmuş yönetmenler tarafından çekildiği gibi, bilim kurgu rahatlığıyla yabancı ve mülteci sorununu ele alıyordu.

Jean-Pierre Dardenne’in La Promesse, Majid Majidi’nin Baran, Bernardo Bertolucci’nin L’assedio, Ken Loach’un Bread and Roses, Lars Von Trier’in Dogville’i ve Rainer Werner Fassbinder’in Angst essen Seele Auf filmleri ilk planda akla gelen ve bu konunun üzerine farklı ve muhteşem bakış açılarıyla eğilen filmler.

Daha - filmloverss

Türkiye Sineması’nın Mülteci Krizine Duyarlılıktaki Rolü

Doğrusunu söylemek gerekirse Türkiye Sinemasında mülteci konusunu işleyen filmler denilince akla çok fazla alternatif gelmiyor. Benim aklıma ilk gelen filmler: Mülteci ve Denizden Gelen. Denizden Gelen, Üçüncü dünya ülkelerinden kopup kaçak yollarla Avrupa’ya girmeye çalışan insanların dramını anlatıyor. Bunlardan biri olan küçük bir çocuğun Türkiye’de sıkışıp kalması ve eski bir polisin yardımıyla kurtulmaya çalışmasını izliyoruz hikayede… Nesli Çölgeçen’in yönettiği Denizden Gelen filmi ele aldığı konusu itibariyle ayrı bir yerde duruyor. Filmde bir göçmeni veya mülteciyi değil, bir defacto mülteciyi yani sığınmacıyı anlatıyor.

Reis Çelik imzalı Mülteci filminde ise varlığını sürdürebilmek için hem devlet güçlerine hem de bölgede güçlü olan örgüte mesafeli duran bir ağanın oğlu olan 20 yaşındaki Şivan’ın, taraf seçmemek için Almanya’ya mülteci olarak sığınma hikayesi anlatılıyor.

Özellikle Suriye İç Savaşından sonra birçok sinemacı, özellikle kısa film olarak bu konuya değinmeye başladı. Bu konu hakkında gelecek son film ise yazının başlığında da atıfta bulunduğumuz Hakan Günday’ın eserinden Onur Saylak’ın uyarladığı ”Daha” filmi.Projeyi ilk duyduğumda hem Hakan Günday’ı hem de Onur Saylak’ı çok seven biri olarak oldukça heyecanlandım. Daha birçok kesim tarafından Hakan Günday’ın diğer kitaplarına göre daha zayıf kabul edilse de ben buna katılmıyorum. Mültecilik ve göç konusu üzerinden insan psikolojisini, toplum sosyolojisini, linç kültürünü, aile ilişkisini derinlemesine inceleyen bir kitap. Ayrıca bana göre en güzel demokrasini eleştirisi de bu kitaptaki Gaza’nın yazdığı gücün gücü makalesi ve bu makalede bahsettiği spiral yönetim şemasıdır. Onur Saylak’ı da ayrıca tebrik etmek istiyorum. Güçlü bir yazarın anlattığı, güçlü bir meseleyi film yapmak cesaret işi. Hakan Günday kitabında Suriyeli mültecileri değil, Afgan mültecileri anlatıyordu. Onur Saylak zamanın şartlarını göz önünde bulundurarak bu konuyu hangi halde sunacak göreceğiz.

Dünya prömiyerini geçtiğimiz günlerde 52. Karlovy Vary Film Festivali’nde yapan film. İzleyiciler ve eleştirmenler tarafından ilgiyle karşılandı. Açıkçası bu durum benim merak ve mutlulukla beklememe sebep oluyor. Mülteci meselesine yeterince değinemediğimiz sinemamız hem çok iyi bir film hem de çok iyi bir yönetmen kazanabilir. Belki bu film toplumda artan faşizan algıların kırılmasında etkili olur. Belki dünyada nerede doğduğumuzdan daha önemli şeylerin olduğunu anlamamıza faydası dokunur.

”Siz bu yazıyı okurken, bir yerlerde insanlar, ülkelerindeki savaş, açlık ve yoksulluktan kaçmak için sonu zifiri bir yolculuğa çıkmaya hazırlanıyor.”

“Doğu ile Batı arasındaki fark, Türkiye’dir. Hangisinden hangisini çıkarınca geriye Türkiye kalır, bilmiyorum ama aralarındaki mesafe Türkiye kadar, ondan eminim. Ve biz orada yaşıyorduk. Her gün politikacıların televizyonlara çıkıp jeopolitik öneminden söz ettiği bir ülkede. Önceleri çözemezdim ne anlama geldiğini. Meğer jeopolitik önem, içi kapkaranlık ve farları fal taşı gibi otobüslerin, sırf yol üstünde diye, gecenin ortasında mola verdiği kırık dökük bir binanın ada ve parsel numaralarıyla yapılan çıkar hesapları demekmiş. 1.565 km uzunluğunda koca bir Boğaz Köprüsü anlamına geliyormuş. Ülkede yaşayanların boğazlarının içinden geçen dev bir köprü. Çıplak ayağı Doğu’da, ayakkabılı olanı Batı’da ve üzerinden yasadışı ne varsa geçip giden, yaşlı bir köprü. Kursağımızdan geçiyordu hepsi. Özellikle de, kaçak denilen insanlar… Elimizden geleni yapıyorduk… Boğazımıza takılmasınlar diye. Yutkunup
gönderiyorduk hepsini. Nereye gideceklerse oraya… Sınırdan sınıra ticaret… Duvardan duvara…” 

Kaynaklar:

BBC

Diken

 

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi