“(Tanrı) Onları kutsadı ve, “Verimli olun, çoğalın” dedi, “Yeryüzünü doldurun ve denetiminize alın; denizdeki balıklara, gökteki kuşlara, yeryüzünde yaşayan bütün canlılara egemen olun.”

İncil, Yaratılış 1:28

Akira Kurosawa’nın 1954 tarihli başyapıtı Yedi Samuray’dan yola çıkılarak çekilen 1960 yapımı Muhteşem  Yedili – The Magnificent Seven filminin ilk sahnelerinden birinde; filmin kötü adamı Calvera (Eli Wallach), adamlarıyla bir Meksika köyüne girer. Burayı yağmalaması esnasında da bir çiftçi ile konuşurken şu sözleri sarf eder: “Dışarıda büyük bir huzursuzluk ve değişim var. İnsanlar artık hayattaki yerlerinden memnun değiller… Gerçek dinin, geçmişe ait bir şeye dönüştüğünü görsen ağlardın.” Filmin geri kalanında o değişimle ilgili izleyiciye pek bir şey sunulmasa da Antoine Fuqua’nın yönetmenliğindeki yeni Muhteşem Yedili, sanki o filmin 10 yıl sonrasını anlatma ve değişimin ne olduğunu gösterme misyonunu üstleniyor.

Hollywood’un yeniden çevrim filmlerinin sinema salonlarını işgal ettiği bu günlerde, konuyla ilgili ne kadar analiz yaparsak yapalım işin sonunda altın yumurtlayan tavuğu durdurmak mümkün olmuyor. Bizlere de daha çok bu uyarlamaların neden çekildiği ya da orijinal filmlerden hangi yönlerde ayrıştığını sorgulamak gerekiyor. Politik Sinema denince akla gelen ilk isimlerden Douglas Kellner’ın yaklaşımına bakarsak; özellikle gişeyi hedefleyen aksiyon ve drama filmlerin içerikleri, mevcut politik ortamdan bağımsız düşünülemez. Büyük ihtimalle bundan birkaç yıl sonra Kellner, Amerikan başkanlık seçimleri öncesinde –maalesef- hala tartışmaya açmak zorunda olduğumuz ırk, cinsel kimlik ve işçi hakları gibi konularda uzlaşmaya yönelik ütopyalar anlatan Star Trek Beyond, Sully gibi filmlerin yanına The Magnificent Seven’ı da ekleyecek ve bu üç yapımdaki muhafazakar yaklaşımı mercek altına alacaktır.

Hem Nostaljik Hem de Yenilikçi Bir Western

Elbette ki Muhteşem Yedili – The Magnificent Seven’ın politik bir hamleden ibaret olduğunu söylemek saçmalık olur. Kaldı ki film, öncelikle eli yüzü düzgün bir western olarak karşımıza çıkıyor. İlk bakışta orijinal filmden çok farklı gibi görünmese de gerek karakter motivasyonları gerekse kullanılan semboller aracılığıyla yenilikçi olmasa da değişik bir yaklaşımda bulunuyor. Öncelikle ilk filmde avcı-toplayıcı-ilkel bir kötü adam olarak yerleşik düzeni-aileyi tehdit eden Calvera’nın yerini kapitalizme tapan bir iş adamı olan Bartholomew Bogue’a (Peter Sarsgaard) bırakıyor. Sonrasında ise kovboylar üzerinden yansıtılan bağımsız bir birey olarak kalma ya da yerleşik hayata geçme çelişkisine dayalı erdemli olma söyleminin yerine “intikam” ve “geçmiş ile hesaplaşma” duygusunu yerleştiriyor. Son olarak da senaryo yazarları arasında True Detective’den tanıdığımız Nic Pizzolatto’nun mu etkisiyle midir bilinmez, Calvera’nın ilk filmde söz ettiği “gerçek din” kavramını yüceltmeye ve filmin öyküsünün baş tacı yapmaya çalışıyor.

İlk iki yaklaşım, filmin sert tonunun da belirleyicisi oluyor. Filmin en önemli karakterlerinden Chisolm (Denzel Washington) ve Faraday (Chris Pratt), oldukça şiddet içeren iki sahneyle giriş yapıyorlar. Bir kanun adamı olarak Chisolm’un davranışları, kapitalizm ile muğlaklaşan adalet duygusunun yerine konması fikriyle yüceltiliyor. Yani ortada “haklı bir şiddet”in olduğu ve kendine ait olanı savunmak ya da kayıpları telafi etmek için tek çıkar yolun bu olduğu vurgulanıyor. Bu şiddet, aynı zamanda yine “eski ve güzel değerler”e dönüşün bir yolu olarak sunulurken ayaklı kapitalizm olarak gösterilen kötü adama karşı koyan güç ise çoğulcu bir yapı olarak yaratılıyor. Filmin takdire şayan özelliklerinden birisi, en azından farklı ırk ve cinsiyetlere kapı aralayan bir karakterler galerisi sunması. Afro Amerikan, Asyalı, Meksikalı, Kızılderili –ve hatta bir de Kızılderili avcısı!- gibi değişik etnik kimliklere sahip yedilinin yanına her ne kadar en dramatik anlarda bile göğüs dekoltesi ile ön planda olsa da bir kadın karakter eklenmesi ile film en azından “Whitewashing” kolaylığına kaçmıyor. Hatta diyaloglar arasına serpiştirilen Alamo esprisi gibi anlarla da birlik olmanın kolaylığını ve güzelliğini vurgulamaya çalışıyor.

Muhteşem Yedili – The Magnificent Seven: Ortak Fayda İyidir!

“Peki ne için bir araya geldik?” sorusunun cevabı ise basitçe “Kapitalizme karşı durmaya!” değil. Mauro Fiore’nin görüntü yönetmenliği ile rahmetli James Horner’ın müzik çalışması, zaten geleneksel western ikonografisini ve işitsel özelliklerini yansıtırken kahramanlar da kapitalizme karşı, aslında ondan da çok farklı olmayan bir beyaz protestan çalışma ahlakının tarafında duruyorlar. Yazının girizgahında paylaştığım İncil’deki cümleyi oldukça yanlış yorumlayarak “çoğalan, yer yüzünü denetime alan ve bütün canlılara egemen olan” insanın, Vahşi Batı toprakları göz önüne alındığında bunu nasıl elde ettiği değil, nasıl işlemesi gerektiği ve nasıl savunacağı soruları göze çarpıyor. Yani topraklarını amansız bir kapitalist barona kaptırmamak için mücadele eden çiftçilerin destanı, ilahi güçten de destek alarak utilitaryanizmi hatırlatan bir yararcı hamleye dönüşüyor. Açık Kader ilkesi ile Batı topraklarını yağmalayan ama filmde çoğulcu bakış açısıyla şirinleştirilen bir topluluğun, kendisinden daha kötü bir yapıyı yok etmesi sonucu yanılsamalı bir iyiliğin kazanması gibi bir sonuca ulaşılıyor ve kapitalizm, birey üzerinden kötüleştirilerek “ortak fayda iyidir” deniyor. Bu iyiliğin temelinde ise filmin henüz başında Bogue tarafından ateşe verilen kilisenin –Calvera’nın söylemini akılda bulundurmakta fayda var- yeniden düzenlenmesi ve kasabanın tam kalbinde yer alan bu yapının saldırı-gözetleme imkanları sunarak mücadelenin doğal bir parçası yapılması –Muhteşem Sekizli?- var. Orijinal filmde yer almayan rahip karakterinin bu filmde önemli bir yere sahip olması da dünyevi hazlardan uzak durarak sadece Tanrı için çalışan ve aslında o karşı koyduğu kapitalizmin değirmenine su taşıyan yapıyı apaçık gösteriyor.

Muhteşem Yedili – The Magnificent Seven, 1960 yapımı orijinal filmin altında kalmasa da kartlarını din, kapitalizm ve çoğulculuk meseleleri üzerinden oynayarak kendini çelişkili bir yapıya düşürüyor. Hem yenilikçi hem de nostaljik olmaya çalışan ve 130 dakikalık keyifli bir seyir vadeden filmden alacağınız haz ise, bu çelişkilerden ne kadar rahatsız olacağınız sorusunda gizli.

“(Tanrı) Onları kutsadı ve, “Verimli olun, çoğalın” dedi, “Yeryüzünü doldurun ve denetiminize alın; denizdeki balıklara, gökteki kuşlara, yeryüzünde yaşayan bütün canlılara egemen olun.” İncil, Yaratılış 1:28 Akira Kurosawa’nın 1954 tarihli başyapıtı Yedi Samuray’dan yola çıkılarak çekilen 1960 yapımı Muhteşem  Yedili – The Magnificent Seven filminin ilk sahnelerinden birinde; filmin kötü adamı Calvera (Eli Wallach), adamlarıyla bir Meksika köyüne girer. Burayı yağmalaması esnasında da bir çiftçi ile konuşurken şu sözleri sarf eder: “Dışarıda büyük bir huzursuzluk ve değişim var. İnsanlar artık hayattaki yerlerinden memnun değiller… Gerçek dinin, geçmişe ait bir şeye dönüştüğünü görsen ağlardın.” Filmin geri kalanında o değişimle ilgili izleyiciye pek bir şey sunulmasa da Antoine Fuqua’nın yönetmenliğindeki yeni Muhteşem Yedili, sanki o filmin 10 yıl sonrasını anlatma ve değişimin ne olduğunu gösterme misyonunu üstleniyor. Hollywood’un yeniden çevrim filmlerinin sinema salonlarını işgal ettiği bu günlerde, konuyla ilgili ne kadar analiz yaparsak yapalım işin sonunda altın yumurtlayan tavuğu durdurmak mümkün olmuyor. Bizlere de daha çok bu uyarlamaların neden çekildiği ya da orijinal filmlerden hangi yönlerde ayrıştığını sorgulamak gerekiyor. Politik Sinema denince akla gelen ilk isimlerden Douglas Kellner’ın yaklaşımına bakarsak; özellikle gişeyi hedefleyen aksiyon ve drama filmlerin içerikleri, mevcut politik ortamdan bağımsız düşünülemez. Büyük ihtimalle bundan birkaç yıl sonra Kellner, Amerikan başkanlık seçimleri öncesinde –maalesef- hala tartışmaya açmak zorunda olduğumuz ırk, cinsel kimlik ve işçi hakları gibi konularda uzlaşmaya yönelik ütopyalar anlatan Star Trek Beyond, Sully gibi filmlerin yanına The Magnificent Seven’ı da ekleyecek ve bu üç yapımdaki muhafazakar yaklaşımı mercek altına alacaktır. Hem Nostaljik Hem de Yenilikçi Bir Western Elbette ki Muhteşem Yedili – The Magnificent Seven’ın politik bir hamleden ibaret olduğunu söylemek saçmalık olur. Kaldı ki film, öncelikle eli yüzü düzgün bir western olarak karşımıza çıkıyor. İlk bakışta orijinal filmden çok farklı gibi görünmese de gerek karakter motivasyonları gerekse kullanılan semboller aracılığıyla yenilikçi olmasa da değişik bir yaklaşımda bulunuyor. Öncelikle ilk filmde avcı-toplayıcı-ilkel bir kötü adam olarak yerleşik düzeni-aileyi tehdit eden Calvera’nın yerini kapitalizme tapan bir iş adamı olan Bartholomew Bogue’a (Peter Sarsgaard) bırakıyor. Sonrasında ise kovboylar üzerinden yansıtılan bağımsız bir birey olarak kalma ya da yerleşik hayata geçme çelişkisine dayalı erdemli olma söyleminin yerine “intikam” ve “geçmiş ile hesaplaşma” duygusunu yerleştiriyor. Son olarak da senaryo yazarları arasında True Detective’den tanıdığımız Nic Pizzolatto’nun mu etkisiyle midir bilinmez, Calvera’nın ilk filmde söz ettiği “gerçek din” kavramını yüceltmeye ve filmin öyküsünün baş tacı yapmaya çalışıyor. İlk iki yaklaşım, filmin sert tonunun da belirleyicisi oluyor. Filmin en önemli karakterlerinden Chisolm (Denzel Washington) ve Faraday (Chris Pratt), oldukça şiddet içeren iki sahneyle giriş yapıyorlar. Bir kanun adamı olarak Chisolm’un davranışları, kapitalizm ile muğlaklaşan adalet duygusunun yerine konması fikriyle yüceltiliyor. Yani ortada “haklı bir şiddet”in olduğu ve kendine ait olanı savunmak ya da kayıpları telafi etmek için tek çıkar yolun bu olduğu vurgulanıyor. Bu şiddet, aynı zamanda yine “eski ve güzel değerler”e dönüşün bir yolu olarak sunulurken ayaklı kapitalizm olarak gösterilen kötü adama karşı koyan güç ise çoğulcu bir yapı olarak yaratılıyor. Filmin takdire şayan özelliklerinden birisi, en azından farklı ırk ve cinsiyetlere kapı aralayan bir karakterler galerisi sunması. Afro Amerikan, Asyalı, Meksikalı, Kızılderili –ve hatta bir de Kızılderili avcısı!-…

Yazar Puanı

Puan - 67%

67%

Hem yenilikçi hem de nostaljik olmaya çalışan ve 130 dakikalık keyifli bir seyir vadeden filmden alacağınız haz, filmdeki çelişkilerden ne kadar rahatsız olacağınız sorusunda gizli.

Kullanıcı Puanları: 2.75 ( 2 votes)
67
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi