Sinema bir sanat dalı ama aynı zamanda geniş kitlelere hitap eden bir iletişim aracı. Bunu en iyi kullananlar da elbette ki Amerikalılar. Kültürlerini, taleplerini tüm dünyaya sinema sayesinde her gün yeniden anlatıyorlar. Neredeyse her filmin bir sahnesinde Amerika bayrağı görmeye o kadar alıştık ki artık yadırgamıyoruz bile. Dünyayı daha ne kadar kurtaracaklarını, adını ezberleyeceğimiz kaç kahraman daha çıkartacaklarını tahmin etmek zor. Ancak ne kadar eleştirirsek eleştirelim, birçok filmi bu amaçla kullandıklarını göz önüne alırsak işlerini gayet iyi yaptıklarını söyleyebiliriz.

Amerika’nın sinemaya bakış açısını eleştirirken göz ardı etmememiz gereken bir durum daha var tabi. Bu amaçla sunulan filmlerin için de bile iyi yapımlar var. Müfreze (Platoon) filmini izledikten sonra ve neredeyse hemen arkasından Müfreze filminden bağımsız olarak Utku’yla gerçekleştirdiğimiz bir konuşma sırasında ikimizin de bu konu hakkında söyleyecek sözümüz olduğunu fark edip bunu yazıya dökmenin iyi fikir olacağını düşündüm. Üstelik arka planda bu konuya çok da uygun bir film yani Müfreze varken, Amerikalıların sinemaya bakışını anlatmak için elimde oldukça iyi bir neden vardı.

Bizler Hollywood sinemasını oldukça iyi bilmemize, sadece en iyi filmlerini değil, en kötü filmlerini bile izlememize rağmen oldukça sert eleştirilerde bulunabiliyoruz. Karşılığında da Hollywood sineması kadar izlemediğimiz Uzakdoğu sinemasının en iyi örneklerinin, Avrupa sinemasının başyapıtlarının isimlerini kullanarak daha iyi filmler olduğunu savunuyoruz. Bunlar doğruluk payı olan ancak eksik görüşler. Amerikalıların neredeyse her filmde gözümüze soktuğu milliyetçilikten rahatsız olurken kendi milliyetçiliğimizi savunabiliyoruz. Ayrıca iyi bir film olsa da, milliyetçilik duygularımıza yenik düşüp Amerikan yapımı bir filmi sert bir şekilde eleştirebiliyoruz. Türk sineması hala, 1926 yılında yapılmış olan The General filmindeki, trenin köprüden aşağı düşme sahnesi kadar iyi bir aksiyon sahnesi yapamamışken yaptığımız eleştirilerde daha sağduyulu olmak zorundayız. Ben de yazılarımda çoğunlukla Amerika’yı, Hollywood sinemasını eleştirsem de, yapılan iyi işlerin hakkını da vermek gerektiğini düşünüyorum.

İşte Müfreze filmi de tam da böyle bir film. Amerikalıları en çok eleştirdiğim konulardan biri olan Vietnam Savaşı’na bakış açısı ile ilgili bir film Müfreze. Ancak can alıcı sahneleri ve çuvaldızı değil, iğneyi kendine batırdığı söylemleriyle sinema tarihinin başarılı yapımlarından. Oliver Stone yönetmenliğindeki filmde Vietnam savaşı sırasında aralarına yeni askerlerin de katıldığı bir müfrezenin yaşadıklarını ve yaşattıklarını izliyoruz. Başrolde izlediğimiz, aynı zamanda filmin anlatıcısı da olan, Chris rolündeki Charlie Sheen’in okulu bırakıp gönüllü olarak askere gelmesiyle başlıyor film. Bir süre sonra ise Chris’ten bağımsızlaşıp müfrezedeki tüm askerlerin hikayesi oluyor. Savaşı kazanmak için her yapılanın mübah olduğunu düşünüp suçlu, suçsuz ayırt etmeden öldürmeyi görev edinmiş Çavuş Barnes’ı da, ona nazaran daha barışçıl(!) olan, askerlerine karşı da sivil insanlara karşı da daha saygılı olan Çavuş Elias’ı da izlerken aynı soruyu sormadan edemiyorum elbette: Amerika’nın Vietnam’da ne işi var. Buna burada çok fazla değinip işi siyasete götürmeyeceğim elbette ancak burada vurgulamak istediğim nokta orada ne işi olduğunu anlamadığımız Amerikalıların Vietnam üzerine oldukça fazla film çekmesi ve çoğunda da kendilerini savaş kahramanı, barışın savunucusu olarak göstermeleri. Müfreze bilinçaltımıza yine dünyayı kurtaran Amerikalılar imajını bıraksa da diğer filmlere göre Vietnam savaşına daha gerçekçi yaklaşıyor. Uyuşturucu kullanan, masum sivil halkı katleden, kadınlara tecavüz eden Amerikan askerlerini ekrana taşıyor. Milliyetçi duygularla askere gelen Chris’in yaşadığı dönüşümü gözler önüne seriyor. Bunları bir kenara koyup filmi sadece film olarak gördüğümde de senaryosuyla, oyunculuklarıyla başarılı bir yapım. Özellikle Willem Dafoe bana göre filmin en iyi oyuncusu. Birçok filmini izlediğim ve oyunculuğunu beğendiğim Dafoe, Şehrin Azizleri filmindeki performansına yakın bir oyunculuk sergiliyor. Filmin başrolündeki Charlie Sheen’in ise kariyerinin neredeyse başlarında rol aldığı bu önemli filmden sonra yer aldığı en iyi işin bir televizyon dizisi olması şaşırtıcı. Filmle ilgili önemli detaylardan biri ise Johnny Depp’in bu filmde rol aldığı, ancak üçüncü filmi olan bu yapımda sadece iki sahnede yüzü anlaşılacak şekilde görünüyor olduğudur.

Film yedi dalda aday olduğu Oscar’dan dört ödül almış olup birçok önemli ödül töreninde daha boy göstermişti. Müfreze aldığı ödüllerle ve izlediğinizde aklınıza yer eden sahneleri ve replikleriyle ne kadar önemli bir yapım olduğunu kanıtlıyor. Özellikle toplumun alt kesiminde olmayan bir aileye sahip Chris’in müfrezedeki diğer askerlerle ilgili söylediği sözler oldukça can alıcı. Kendi dışında herkesin halkın fakir kesiminden geldiğini ve bu insanların toplumda istenmeyen insanlar olmalarına rağmen toplum için onların savaştığını söylediği sahne (biraz da abartarak söylüyorum) ibretlik bir sahnedir. Bu ve buna benzer sahnelerle kalitesini ortaya koyan Müfreze, hangi görüşe sahip olursa olsun, başarılı bir film olduğu değişmez bir gerçek ve izlenmesi gereken önemli yapımlardan.

İyi seyirler.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi