“The New York Times bestseller romanından uyarlanan Wonder” ibaresi, ilk bakışta korkutucu bir ifade değil mi? Açıkçası son 5-10 yılda en çok satan romanların, içerik kalitesinden ziyade başarılı halkla ilişkiler çalışmaları olduğunu görüyoruz. Elbette her romanın bir alıcısı var olsa da; konu sıkıntısı çeken Hollywood’un henüz 1-2 yıllık romanlara bile sarılarak medet umması, sinemaseverler için son derece sıkıcı hale gelmeye başladı. Kendi adıma Wonder’ı izlemeden önce okuduğum yorumlar ve röportajlar; hikayenin ne kadar naif, nasıl da güzel bir ilham hikayesi olduğu üzerineydi ve benim açımdan tüm bu coşku yeterince korkutucuydu. Fakat 110 dakika sonunda siper alarak girdiğim salondan görece memnun ve tatmin olmuş biçimde ayrıldım. Wonder; August Pullman’ın –ya da filmdeki adıyla Auggie- beşinci sınıfa adım atmasıyla başlıyor. Fakat Auggie o güne kadar okula gitmiş ya da dış dünyayla fazla iletişim kurmuş değil. Treacher Collins sendromu adı verilen bir hastalıktan dolayı yüzü doğumundan itibaren deforme olmuş durumda. Dışarıdaki dünyayı tanımaya başladıkça Auggie ve ailesini ilk başta zor günler beklerken, zamanla duyarlı insanların yardımları ve birtakım mücadelelerin sonucunda olayar bambaşka bir düzlemde ilerlemeye başlıyor. Dört Karakter, Farklı Bakış Açıları Filmden memnun ayrılmamdaki en önemli neden; hikayeyi anlatma konusunda tercih edilen yol. Açıkçası Wonder zor olanı seçiyor; anne-baba gözünden anlatılarak oldukça dramatik hale getirilebilecek ve izleyiciye duygu empoze edecek bir film olmak yerine karakterlerini anlama yoluna gidiyor. Hikayeyi bize anlatan Auggie’nin varlığını, uzaylı teması ile ele alıyor. İnsanların yüzüne verecekleri tepkiden korktuğu için bir kaskla dolaşan, uzaya gitme hayalleri kuran ve Star Wars hayranı olarak Padawan at kuyruğu bırakmış olsa da kendisini Chewbacca ve Boba Fett gibi bu evrenin farklı karakterleri ile özdeşleştiren Auggie; fiziksel bir kusur nedeniyle dışlandığını hissediyor. Fakat hikaye Auggie’nin arkadaşı John Will’e, ablası Via’ya ve Miranda’ya uzandıkça bir toplulukta kabul görmenin tek yolunun düzgün bir yüze sahip olmaktan fazlasını gerektirdiğini anlıyoruz. İnsanlar arası ilişkiler –mış gibi yapmaya, düzenli yalan söylemeye ve bir taraf seçmeye dayanıyor. Asıl rahatsızlık veren de fiziksel değil, ruhsal bir dışlanma oluyor. Ötekini ezerek, yok sayarak ya da maddi ilişkilerle kendini var ederek yaşamaya çalışmak, her bireyin sırtına farklı ağırlıklar yüklüyor. Filmde en çok Via’nın bakış açısı fark yaratıyor; kardeşi için didinen anne babası tarafından neredeyse yok sayılan Via, tüm hayatını “idare ederek” geçirdikten sonra kendisini bir tercih aşamasında buluyor. Elbette tüm karakterler ele alınırken dönemin politik iklimini de göz önünde bulundurmak gerekiyor. Auggie ve Via dibe vurduğunda onlara el uzatan tüm karakterlerin siyahi olması dikkat çekiyor. Nedense Trump döneminden önce hiç yaşanmıyormuş gibi davranılan ırkçılık, cinsel ayrımcılık ve kolluk  kuvvetlerinin şiddeti gibi detaylar uzun zamandır görülmeyen bir şekilde tartışıladursun, Wonder bu iklimden dolaylı da olsa faydalanıyor ya da esinleniyor. Kitabın yazarı RJ Palacio’nun göçmen olması, filmin ele aldığı konuların daha geniş bir boyuttan incelenmesini olanaklı kılıyor. Fakat filmin politik doğrucu davranıyor olsa bile, bu yaklaşımdan zarar görmediğini söyleyebilirim. Bunun nedeni de karakterlerin sempatik ve içten bir şekilde yansıtılmaları oluyor; Summer, Justin ve Mr. Browne gibi karakterler çok derinlemesine incelenmeseler de pozitif olarak senaryoya zenginlik katıyorlar. Irk sorununu ön plana çıkarmayan bir film olmakla birlikte Wonder, farklı meseleler konusunda da tarafını net olarak belirtiyor. Filmin en büyük handikapı ise, ilk…

Yazar Puanı

Puan - 70%

70%

Wonder, sadece kar odaklı bir bestseller uyarlaması olmaya çalışmaktan daha fazlasını yapıyor ve izleyicisini manipüle etmeyerek, daha ilk sahneden itibaren bağ kurmayı başarıyor. Tek sıkıntısı ise alçak gönüllü karakterini bir Jedi yapmaya çalışması. Halbuki, Chewbacca ya da Boba Fett bile hedefi 12’den vurmaya yeterdi.

Kullanıcı Puanları: 4.7 ( 2 votes)
70

“The New York Times bestseller romanından uyarlanan Wonder” ibaresi, ilk bakışta korkutucu bir ifade değil mi? Açıkçası son 5-10 yılda en çok satan romanların, içerik kalitesinden ziyade başarılı halkla ilişkiler çalışmaları olduğunu görüyoruz. Elbette her romanın bir alıcısı var olsa da; konu sıkıntısı çeken Hollywood’un henüz 1-2 yıllık romanlara bile sarılarak medet umması, sinemaseverler için son derece sıkıcı hale gelmeye başladı. Kendi adıma Wonder’ı izlemeden önce okuduğum yorumlar ve röportajlar; hikayenin ne kadar naif, nasıl da güzel bir ilham hikayesi olduğu üzerineydi ve benim açımdan tüm bu coşku yeterince korkutucuydu. Fakat 110 dakika sonunda siper alarak girdiğim salondan görece memnun ve tatmin olmuş biçimde ayrıldım.

Wonder; August Pullman’ın –ya da filmdeki adıyla Auggie- beşinci sınıfa adım atmasıyla başlıyor. Fakat Auggie o güne kadar okula gitmiş ya da dış dünyayla fazla iletişim kurmuş değil. Treacher Collins sendromu adı verilen bir hastalıktan dolayı yüzü doğumundan itibaren deforme olmuş durumda. Dışarıdaki dünyayı tanımaya başladıkça Auggie ve ailesini ilk başta zor günler beklerken, zamanla duyarlı insanların yardımları ve birtakım mücadelelerin sonucunda olayar bambaşka bir düzlemde ilerlemeye başlıyor.

Dört Karakter, Farklı Bakış Açıları

Filmden memnun ayrılmamdaki en önemli neden; hikayeyi anlatma konusunda tercih edilen yol. Açıkçası Wonder zor olanı seçiyor; anne-baba gözünden anlatılarak oldukça dramatik hale getirilebilecek ve izleyiciye duygu empoze edecek bir film olmak yerine karakterlerini anlama yoluna gidiyor. Hikayeyi bize anlatan Auggie’nin varlığını, uzaylı teması ile ele alıyor. İnsanların yüzüne verecekleri tepkiden korktuğu için bir kaskla dolaşan, uzaya gitme hayalleri kuran ve Star Wars hayranı olarak Padawan at kuyruğu bırakmış olsa da kendisini Chewbacca ve Boba Fett gibi bu evrenin farklı karakterleri ile özdeşleştiren Auggie; fiziksel bir kusur nedeniyle dışlandığını hissediyor. Fakat hikaye Auggie’nin arkadaşı John Will’e, ablası Via’ya ve Miranda’ya uzandıkça bir toplulukta kabul görmenin tek yolunun düzgün bir yüze sahip olmaktan fazlasını gerektirdiğini anlıyoruz. İnsanlar arası ilişkiler –mış gibi yapmaya, düzenli yalan söylemeye ve bir taraf seçmeye dayanıyor. Asıl rahatsızlık veren de fiziksel değil, ruhsal bir dışlanma oluyor. Ötekini ezerek, yok sayarak ya da maddi ilişkilerle kendini var ederek yaşamaya çalışmak, her bireyin sırtına farklı ağırlıklar yüklüyor. Filmde en çok Via’nın bakış açısı fark yaratıyor; kardeşi için didinen anne babası tarafından neredeyse yok sayılan Via, tüm hayatını “idare ederek” geçirdikten sonra kendisini bir tercih aşamasında buluyor.

Elbette tüm karakterler ele alınırken dönemin politik iklimini de göz önünde bulundurmak gerekiyor. Auggie ve Via dibe vurduğunda onlara el uzatan tüm karakterlerin siyahi olması dikkat çekiyor. Nedense Trump döneminden önce hiç yaşanmıyormuş gibi davranılan ırkçılık, cinsel ayrımcılık ve kolluk  kuvvetlerinin şiddeti gibi detaylar uzun zamandır görülmeyen bir şekilde tartışıladursun, Wonder bu iklimden dolaylı da olsa faydalanıyor ya da esinleniyor. Kitabın yazarı RJ Palacio’nun göçmen olması, filmin ele aldığı konuların daha geniş bir boyuttan incelenmesini olanaklı kılıyor. Fakat filmin politik doğrucu davranıyor olsa bile, bu yaklaşımdan zarar görmediğini söyleyebilirim. Bunun nedeni de karakterlerin sempatik ve içten bir şekilde yansıtılmaları oluyor; Summer, Justin ve Mr. Browne gibi karakterler çok derinlemesine incelenmeseler de pozitif olarak senaryoya zenginlik katıyorlar. Irk sorununu ön plana çıkarmayan bir film olmakla birlikte Wonder, farklı meseleler konusunda da tarafını net olarak belirtiyor.

Filmin en büyük handikapı ise, ilk sahneden itibaren bize sevdirmeyi başladığı Auggie karakterini zaman geçtikçe neredeyse bir dâhiye dönüştürme çabası oluyor. Via’nın rol aldığı tiyatro sahnesi filmi neticelendirecek tüm unsurları içermesine rağmen son yarım saatte adeta Auggie’yi onurlandırma çabasıyla bir süper kahraman yaratılmak isteniyor. Tek bir çürük elma bile kalmasın, Auggie herkesle dost olsun gibi bir anlayışla film tutturduğu o gerçekçi ve samimi tonu biraz olsun kaybediyor. Aslında sıradan bir çocuktan daha zeki olmasına karşın bu özelliğini hastalığından kaynaklanan bir anomaliye değil, daha çok çalışmasına borçlu olan Auggie’nin “kabul edilme” ve “sıradan olma” çabası ile tüm bu coşku biraz tezatlık yaratıyor. Jedi olmaktan vazgeçen karakterimiz bir anda padawanlığı da aşıp Luke Skywalker olmaya çalışıyor!

Mucize – Wonder: Politik Doğruculuk Mevsiminde Chewbacca Olmak

Wonder, özellikle yönetim, senaryo ve oyunculuk alanlarında başarılı tercihleriyle dikkat çekiyor. Yönetmenliği üstlenen Stephen Chbosky’i, kendi romanından uyarladığı “The Perks of Being a Wallflower” ile tanıyoruz. Büyüme hikayelerinin yanı sıra toplumsal ilişkilerdeki çatışmaları ve bireyler arasındaki farklılıkları uzlaştırma yoluna giden senaryolarıyla –”Beauty and The Beast”i de bu kapsama alabiliriz- tanıdığımız Chbosky, kitabın yazarı RJ Palacio da yaratım sürecine alarak kitabı çok da değiştirmeden hikayenin altından kalkıyor. Senaryonun büyük bölümüne imza atan Steve Conrad’ı ise “ilham veren” senaryoları ile hatırlıyoruz ki The Pursuit of Happiness, The Weather Man, The Secret Life of Walter Mitty bunların sadece bir kısmı. Owen Wilson ve Julia Roberts kendilerine çizilen rollerin dışına fazla çıkmasalar da çok göze batmayıp genç oyunculara gerekli alanı yaratıyorlar. Jacob Tremblay ile Izabela Vidovic de abla-kardeş rollerinde çok başarılılar.

Wonder, sadece kar odaklı bir bestseller uyarlaması olmaya çalışmaktan daha fazlasını yapıyor ve izleyicisini manipüle etmeyerek, daha ilk sahneden itibaren bağ kurmayı başarıyor. Tek sıkıntısı ise alçak gönüllü karakterini bir Jedi yapmaya çalışması. Halbuki, Chewbacca ya da Boba Fett bile hedefi 12’den vurmaya yeterdi.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi