Gods and Monsters, Dreamgirls ve Twilight filmlerini yöneten Bill Condon’ın, Mitch Cullin’in 2005 yılında basılan A Slight Trick of the Mind kitabından uyarladığı son filmi Mr. Holmes – Mr. Holmes ve Müthiş Sırrı; kitap uyarlamaları konusunda yönetmenin artık iyiden iyiye aranan isimlerden biri olmaya başladığının bir kanıtı olarak karşımızda duruyor. Bir de hikayenin, esasında bir Sherlock Holmes öyküsü olması hiç kuşkusuz filme karşı ilgimizi oldukça arttıran etmenlerden. Bu açıdan Bill Condon’ın, gerek uyarlamak için seçtiği kitapla gerekse daha önceden çalıştığı set arkası ekibiyle, kesinlikle bütüncül anlamda bir başarının mimarı olarak karşımızda durduğunu söylemek yanlış olmaz.

Mr. Holmes ve Müthiş Sırrı, bir Sherlock Holmes öyküsü olmasına karşın herhangi bir vaka ya da onun devamı olarak bir macera içermiyor. Zaten hikaye de aslen Arthur Conan Doyle’ın yazdığı bir öykü değil, yukarıda da belirttiğimiz üzere. Fakat buna karşın, esasında tüm hikayeleri kapsayan ve onları nihayete ulaştıran en tepedeki öyküyü anlatıyor bize. Çünkü artık karşımızda, doksan yaşını aşmış ve tüm işlerden elini eteğini çekmiş bir Sherlock Holmes var; sessiz sakin bir kır evinde arı besleyerek, geçmişin anılarını kaybetme korkusu ve huzursuzluğuyla hayatının son demlerini yaşayan bir adam. Ama buna karşın filmin en önemli ve de güçlü yanı, tüm bu dinginliği ve sakinliğine karşın aslında Sherlock Holmes’ün bugüne kadar ki en zorlu görevini anlatıyor olması. Çünkü bu sefer çözmesi gereken vaka herhangi bir cinayet ya da yaşanmış gizemli bir olay değil. Holmes’ün bu seferki soruşturması tamamen kendine dönük, çözülmesi gereken gizem bu sefer tüm insanlığın, insan olmanın gizemi.

Bu açıdan film, esasında Holmes’ün tüm hikayelerini kapsaması ölçüsünde; bizzat onun anlamına dönük atıflarda da bulunuyor. Yani demek istediğimiz Mr. Holmes ve Müthiş Sırrı, her şeyden önce bize Holmes’ün kim olduğunu, onun ne anlama geldiğini soruyor. Elbette hepimiz bir şekilde Sherlock Holmes’ün kim olduğunu biliyoruz, peki gerçekten ne anlama geldiğini biliyor muyuz? Doyle’ın 1800’lü yılların sonunda Holmes’ü yaratırken ortaya koyduğu şey, elbette ki basit bir dedektif kahraman değildir. O her şeyden önce yaşadığı dönemin düşünsel bir yansımasını yaratmıştır. Ama mesele yalnızca bununla da kalmaz; çünkü Anglo-Sakson geleneğinden gelen yazar, her şeyden önce dünyaya coğrafi ve tarihsel konumu itibariyle herkesten farklı bakmaktadır.

Doyle ilk öyküyü yazdığı 1887 yılında Sherlock Holmes’ü yaratırken, her şeyden önce arkasına yüzlerce yıllık bir geleneğe dayanan ampirizm düşüncesini alıyordu. Bu yüzden Holmes’ün vakalara yaklaşımı, esasında geçmişin ve o günün bir karşımı olan düşünsel birikime dayanmaktadır. Hatırlayacağımız üzere Holmes, vakalara bir gerçeklik arayışıyla yaklaşır. Fakat buradaki gerçeklik, nesnel dünyaya ya da nesnelere dönük bir gerçeklik (reality) değildir. Bu, yaşanan olaylara ve akıp giden zaman içinde gerçekleşenlere dönük, olgusal bir gerçekliktir (fact). Yani Holmes, her şeyden önce yaşananların olgusal gerçekliğine ulaşmaya çalışan biridir. Bunun için de en güçlü silahı gözlem yeteneği (deney ve izlenim) ve keskin zekasıdır (mantık). Bu yüzden Holmes’ün en önemli araçlarından biri büyüteçtir. Bu gerecin en kesif anlamı, görünenin ötesindeki gerçekliğe dönük metaforik bir atıfa işaret eder. Bir gerçeğe ulaşmak için, bir büyütece yani gözlem yeteneği ve keskin zekaya ihtiyaç vardır. Bu açıdan bakıldığında aslında Holmes’ün kanıtladığı ve de savunduğu şey, 1600’lerde yaşamış olan İngiliz düşünür John Locke’un ortaya koyduklarından çok da farklı değildir. Holmes’ten yüzlerce yıl önce, Anglo-Sakson Ampirizmi’nin en önemli isimlerinden olan Locke; aslında tam da karşı karşıya olduğumuz düşünceleri ortaya koyar. Deney ve gözlemle elde edilen verileri keskin bir zeka süzgecinden geçirdiğimizde, olguların tüm gerçekliğine ulaşabileceğimizi söyler. Hatta bu yoldan hareketle tanrının dahi ancak böyle bulunabileceğini savunur. Yani izlenim ve mantığa duyduğu güven her şeyin ötesindedir. Kaldı ki 1800’lü yılların başından itibaren kendini gösteren sanayi devrimi ve özellikle Avrupa’da ortaya çıkan idealist felsefeyle birlikte, Locke’un düşünceleri bilfiil hayata geçmekteydi. Holmes’ün yaşadığı dönem, aslında tam da olması gereken bir dönemdir. Bu sayede o ideal olan olarak bir kahramana dönüşür.

Bu açıdan Holmes de, aynen Locke’un dediği gibi yaklaşır tüm vakalara. Fakat nihayet en zorlu soruşturmaya geldiğin bir anda mesele tersine döner. Çünkü artık doksan yaşını aşmış olan Holmes, gözlemleri ve mantığını kullanmasına karşın kendisinin ve insanoğlunun gizemini çözemez. Burada nihayet karşılaştığı şey, nice yıllardır göz ardı ettiği anlamdır. Mantık bize yaşananların anlamlı bir açıklamasını sunar, peki ama tüm bu yaşananların anlamı nedir? Holmes’ü bu zorlu soruyla karşılaştıran şey; hem artık işi bırakmasına sebep olan bir olay hem de ölümle gittikçe yakın bir ilişki kurmaya başlamanın zorunda bıraktığı bir yüzleşmedir.

Mr. Holmes ve Müthiş Sırrı boyunca Holmes, sürekli Dr. Watson’ın yazdığı hikayelerin kurmacalığından yakınır. “Benim işim kurgularla değil gerçeklerledir!” der. Fakat artık son noktaya geldiğinde bir çözüm üretemez ve ağzından şu sözler dökülür; “insanoğlu her şeyi planlayamaz, bilemez”. Bu noktada artık hayatının son demlerini yaşayan bir adamın acısını görebiliriz. Fakat Holmes, ne tanrıya yönelir ne de bir tür mistisizmin kollarına bırakır kendini. Tam da bu noktada, filmdeki arıların çok önemli rolü ortaya çıkar çünkü. Mantık bize her şeyi sunamaz, anlam hayata karşı en içten duygularımızı verebilir ancak. Ama anlam da ancak mantıkla ortaya çıkabilir, bir insan kalbinden ve aklından gelen seslerin zıtlığını değil harmonisini gördüğünde huzura kavuşur.

Bu anlattıklarımızdan da görüleceği üzere Mr. Holmes ve Müthiş Sırrı, öyle çok heyecanlı ya da gerilimli bir macera sunmuyor. Ama tüm bunların bir anlamı olarak, bizzat hayatın kendisini sunuyor ki hiç kuşkusuz bu, Holmes’ün tüm hikayelerinin nihayete kavuştuğu bir nokta olarak karşımıza çıkıyor. Bu açıdan filmin hikayesi; aslında bahsettiklerimizi doğrudan anlatmaması ama satır aralarına, tıpkı Holmes gibi derinlemesine baktığımızda karşılaşmanızı sağlayacak türden alt metinle yansıtmayı başarmasıyla kesinlikle hayata karşı bakışınızı etkileyecek derecede etkileyici bir hal alıyor. Benzer şekilde Holmes’ü canlandıran Ian McKellen’in inanılmaz performansı ve yönetmenin daha önceki işlerinde de birlikte çalıştığı besteci Carter Burwell’ın, tam da hikayenin geçtiği 1940’lı yıllara uygun İngiliz Romantizmi geleneğine uzanan müzikleri de kesinlikle filmin başarısını katlayan unsurlardan.

Bill Condon, Mr. Holmes ve Müthiş Sırrı’ında belki sanatsal olarak çok fazla yenilikçi hamleler yapmıyor. Ama hikayenin özünü çok iyi bir şekilde kavramış olmanın avantajıyla ortaya oldukça iyi bir iş çıkarmayı başarıyor. Hele ki eğer Sherlock Holmes’ün hikayelerine ilgiliyseniz, yapılan atıflarla birlikte filmin sizde uyandıracağı hissiyat kesinlikle üst düzey olacaktır. Mutlaka izleyin….

Gods and Monsters, Dreamgirls ve Twilight filmlerini yöneten Bill Condon’ın, Mitch Cullin’in 2005 yılında basılan A Slight Trick of the Mind kitabından uyarladığı son filmi Mr. Holmes - Mr. Holmes ve Müthiş Sırrı; kitap uyarlamaları konusunda yönetmenin artık iyiden iyiye aranan isimlerden biri olmaya başladığının bir kanıtı olarak karşımızda duruyor. Bir de hikayenin, esasında bir Sherlock Holmes öyküsü olması hiç kuşkusuz filme karşı ilgimizi oldukça arttıran etmenlerden. Bu açıdan Bill Condon’ın, gerek uyarlamak için seçtiği kitapla gerekse daha önceden çalıştığı set arkası ekibiyle, kesinlikle bütüncül anlamda bir başarının mimarı olarak karşımızda durduğunu söylemek yanlış olmaz. Mr. Holmes ve Müthiş Sırrı, bir Sherlock Holmes öyküsü olmasına karşın herhangi bir vaka ya da onun devamı olarak bir macera içermiyor. Zaten hikaye de aslen Arthur Conan Doyle’ın yazdığı bir öykü değil, yukarıda da belirttiğimiz üzere. Fakat buna karşın, esasında tüm hikayeleri kapsayan ve onları nihayete ulaştıran en tepedeki öyküyü anlatıyor bize. Çünkü artık karşımızda, doksan yaşını aşmış ve tüm işlerden elini eteğini çekmiş bir Sherlock Holmes var; sessiz sakin bir kır evinde arı besleyerek, geçmişin anılarını kaybetme korkusu ve huzursuzluğuyla hayatının son demlerini yaşayan bir adam. Ama buna karşın filmin en önemli ve de güçlü yanı, tüm bu dinginliği ve sakinliğine karşın aslında Sherlock Holmes’ün bugüne kadar ki en zorlu görevini anlatıyor olması. Çünkü bu sefer çözmesi gereken vaka herhangi bir cinayet ya da yaşanmış gizemli bir olay değil. Holmes’ün bu seferki soruşturması tamamen kendine dönük, çözülmesi gereken gizem bu sefer tüm insanlığın, insan olmanın gizemi. Bu açıdan film, esasında Holmes’ün tüm hikayelerini kapsaması ölçüsünde; bizzat onun anlamına dönük atıflarda da bulunuyor. Yani demek istediğimiz Mr. Holmes ve Müthiş Sırrı, her şeyden önce bize Holmes’ün kim olduğunu, onun ne anlama geldiğini soruyor. Elbette hepimiz bir şekilde Sherlock Holmes’ün kim olduğunu biliyoruz, peki gerçekten ne anlama geldiğini biliyor muyuz? Doyle'ın 1800’lü yılların sonunda Holmes’ü yaratırken ortaya koyduğu şey, elbette ki basit bir dedektif kahraman değildir. O her şeyden önce yaşadığı dönemin düşünsel bir yansımasını yaratmıştır. Ama mesele yalnızca bununla da kalmaz; çünkü Anglo-Sakson geleneğinden gelen yazar, her şeyden önce dünyaya coğrafi ve tarihsel konumu itibariyle herkesten farklı bakmaktadır. Doyle ilk öyküyü yazdığı 1887 yılında Sherlock Holmes’ü yaratırken, her şeyden önce arkasına yüzlerce yıllık bir geleneğe dayanan ampirizm düşüncesini alıyordu. Bu yüzden Holmes’ün vakalara yaklaşımı, esasında geçmişin ve o günün bir karşımı olan düşünsel birikime dayanmaktadır. Hatırlayacağımız üzere Holmes, vakalara bir gerçeklik arayışıyla yaklaşır. Fakat buradaki gerçeklik, nesnel dünyaya ya da nesnelere dönük bir gerçeklik (reality) değildir. Bu, yaşanan olaylara ve akıp giden zaman içinde gerçekleşenlere dönük, olgusal bir gerçekliktir (fact). Yani Holmes, her şeyden önce yaşananların olgusal gerçekliğine ulaşmaya çalışan biridir. Bunun için de en güçlü silahı gözlem yeteneği (deney ve izlenim) ve keskin zekasıdır (mantık). Bu yüzden Holmes’ün en önemli araçlarından biri büyüteçtir. Bu gerecin en kesif anlamı, görünenin ötesindeki gerçekliğe dönük metaforik bir atıfa işaret eder. Bir gerçeğe ulaşmak için, bir büyütece yani gözlem yeteneği ve keskin zekaya ihtiyaç vardır. Bu açıdan bakıldığında aslında Holmes’ün kanıtladığı ve de savunduğu şey, 1600’lerde yaşamış olan İngiliz düşünür John Locke’un ortaya koyduklarından çok da farklı değildir.…

Yazar Puanı

Puan - 88%

88%

Mr. Holmes ve Müthiş Sırrı; alt metnindeki değerli anlamlarla birlikte etkileyici hikayesi ve sinemasal yetkinliğiyle oldukça başarılı bir yapım

Kullanıcı Puanları: 3.38 ( 4 votes)
88
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi