Aronofsky’nin bu görkemli yapıtı, yakın zamanda pek çok değerli çözümlemeye konu oldu. Kullandığı açık metaforlar, artık hepimizin hemen kavrayabileceği alegorik anlatımlar ve dillere destan son perdesi bu eseri heyecanlı bir biçimde mercek altına alma isteği uyandırıyor. Hal böyle olunca, klasik film okuma yöntemleri de bu anlatının gediğine oturmakla birlikte, filmi izleyen seyircinin üzerinde taşıdığı o rahatsızlık ve eksiklik hissini alıp gidemiyor ne yazık. Bu öyle bir rahatsızlık ki odanın bir ucunda iki ince sütunun üzerine eğreti bir biçimde oturmuş oldukça narin bir elmasın sahibi olmak gibi. Öyle bir eksiklik ki anlık bir göz kırpışımızla sahibi olduğumuz varlığın kollarımızdan çekilip alınması gibi.

Adam Smith Milletlerin Zenginliği’ni kaleme alırken, sahibi olduğu liberal görüş, yalnızca marketle sınırlı kalmıyordu. Francis Bacon’ın Yeni Atlantis’inden çıkıp gelen bir adalının yeni ve hür fikirlerini de iktisadın içine işliyordu. Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler mantalitesi pazara özgürlük getirirken, bireyin şahsına da mahremiyet bahşediyordu. Bu mahremiyete sahip birey, kimseye (krala bile) hesap sormadan ürününü pazara sokabilecek, karşısında da satın alımı devlet organlarınca kısıtlanmamış tüketiciler konumlandırılacaktı. Adam Smith’in liberalizminin bugün evrildiği nokta malumunuz, oldukça vahşi. Mars grubunun tekeline aldığı sinema sektöründe artık tuvaletinizi yaparken de reklama maruz bırakılıyor, özgür düşünme yetinizden mahrum ediliyorsunuz. Kaybettiğiniz mahremiyet de cabası. Dilerseniz indirim kuponuyla oldukça tuzlu bir kova mısır satın alabilir, sonrasında gelen susuzluk krizinizi cam şişelere konulmuş Premium sularla giderebilir ve hatta sevgilinize frigo satın alabilirsiniz. Bunu yapmakta oldukça özgürsünüz.

Kötü Komşu İnsanı Mülk Sahibi Yapar

mother!’da kadın karakterin izleyiciyle çok büyük bir ortak noktası var; Mahremiyetin ihlali. Bu ihlale sebep olan etkenin ise miras olduğunu görüyoruz. Dolayısıyla anlatıyı bu iki başlık altında kutuplaştırabilir ve ikili dinamikler arasındaki etkileşimi irdeleyebiliriz. Bakunin, sınıf eşitsizliklerinin altında yatan en önemli nedenin miras yoluyla edinilen mülkiyet olduğunu iddia eder. Buna göre, yurttaşlar arasındaki gelir adaletsizlikleri sosyal devlet aracılığı ile yok edilmiş olsa bile, miras kavramının bu adaletsizliğe yeniden neden olacağı görüşü hakimdir. Bakunin bu iddiasında haksız sayılmaz. Ancak ütopyasını icra edebilmek için daha fazlasına ihtiyaç duyar; kaos. Bakunin’in ideal toplumu, demokratik yollarla edinilmiş bir kaostan beslenir. Toplumun ileriye evrilebilmesi için mevcut kokuşmuş düzenin olduğu gibi yok edilmesi gerekir. Bunun için anarşiye ihtiyaç duyulur. Kaosun son bulmasıyla da ideal toplumun ilk emareleri kendini gösterir. Mülkiyetin olmadığı, gerçek bireylerden oluşan ve her bireyin kendi üzerinde söz hakkının olduğu fakat bu otoritesini bir başkası üzerinde asla kullanamadığı ve buna engel olan şeyin ise kaostan sonra edinilen yeni etik değerler olduğu ideal dünya düzeni. Anlatıya Bakunin ve Adam Smith’in gözlüğünden bakarsak şayet, hikâyenin bu iki filozofun icra ettikleri dinamikler üzerine inşa edildiği görülebilmektedir. Anlatıdaki söz konusu mirasın elmas ve çocuk olduğu kabul edilirse, mülkiyetin şahıslar nezdinde korunaksız olmasının, kurulu düzeni nasıl kaosa taşıdığını söylemek mümkün olabilir.

Misafir Misafiri, Ev Sahibi İkisini de İstemez

Anlatı olduğu gibi Jennifer Lawrence’ın performans gösterdiği karakter üzerinden ilerlediği için, onun sıkıntısını bizim sıkıntımız, onun bebeğini bizim bebeğimiz olarak kabul etmek zorundayız kanımca. Kaldı ki bu bir zorunluluktan çok rutine dönüşmüş bir husus. Seyirci, kadın karakterle özdeşleştiği ilk andan itibaren bir eksiklikle yüzleşmek durumunda kalıyor. Adeta bir öğrenci filmi gibi yatakta başlayan anlatı, yatağın soğukluğunu, zamansız uyanıp bir yerlere kaybolan sevgilinin eksikliğini seyirciye aksettiriyor. Bunun yanında, eve gelen doktor da ana karakterin ve seyircinin kendi kişisel alanına tecavüz eden bir unsur olarak göze çarpıyor. Doktorun eve geldiği andan itibaren hem karakterin hem de bizlerin istediği şey, bu dış unsurun evden bir an önce gitmesi. Günlük hayatımızda hasta doktor ilişkisine bakarsak, muayene sürecinin hastanın mahremiyetinin kırılmasıyla başladığını görebiliriz.

İyi Olacak Hastanın Doktor Ayağına Gelirmiş

Et kokarsa tuz ekerler, tuz kokarsa ne çare. Doktor kanser hastası, hasta ise halinden memnun ve ekseriyetle sağlıklı bir ev sakini olarak karşımıza çıkarken bütün alegorik ifadelerden sıyrılarak söyleyebiliriz ki, biz bu adamı bu evde istemiyoruz kardeşim. Nereden geldi bu adam? Adam Smith’in ışık tuttuğu liberal modern sistemin temel yapı taşı çekirdek ailedir. Çekirdek aile yapısı, devlet otoritesinin toplum üzerindeki baskısını artırırken, bu yapıya sahip olan aile fertlerine de güçlü kan bağı bulunan üst kuşağından ve diğer akrabalarından kurtulma fırsatını tanır. Yani ufak bir özgürlük illüzyonu yaşatır. Buna göre kayınpeder ya da öz baba otoritesi çok uzak bir köyde bırakılmıştır. Kadın ve erkek ise Âdem ve Havva gibi minik bir cennetin hükmünü sürer. Böylece erkek evlat, babanın zanaatini devam ettirmeyip müteşebbis olabilir ve büyük hülyalara kapılıp ticarete atılabilir. Doktor, anlatıdaki aile yapısına bakıldığında uzaktan gelen yakın akraba gibidir. Fakat aynı zamanda bahsi edilen ticaret hacminin de özünü oluşturur. Yazarın yeniden üretime geçip kitaplarını satması doktorun sayesinde olur. Bu noktada eğer ana kahramanımız yazar olsaydı, ilhamdan mahrum kalmış, yazı yazmaktan aciz bu kısır adamı (çocuk sahibi olmaya da istekli olmayan) sağalttığını söyleyebiliriz. Ama bizim özdeşlik kurduğumuz kadın karakterin gözünden bakacak olursak da, doktorun bir Truva atı gibi özel mülkümüzün içerisine girerek, kişisel alanımıza kolektif bir yaşamın tohumlarını serptiği ve bir bakıma korunaklı yaşantımızı zehirlediği çıkarsamasında bulunabiliriz. Bakunin’in de dediği üzere, bütün bir sistemi bozan mülkiyetin miras hakkıyla alt kuşaklara geçmesidir. Bize miras bırakılan elmas, doktor ve onun eşi tarafından mahremiyetten yoksun bırakılarak yerle bir edilmiş, parçalanmış ve özelliğinin yitip gitmesine sebep olmuştur. Dolayısıyla bu bağlamda, kolektif yaşamı bizim mülkümüze getiren şahsın, doğrudan mirasımıza el uzatması ve onu parçalaması Marksist bir sistemin yapabileceği yetkinlikte bir eylemdir. Bu andan itibaren, özdeşlik kurduğumuz kadın karakterin, evrimsel süreç de göz önüne alındığında, ateşi sürekli koruma altına alıp ocak bekleyen, çocuk dünyaya getirerek üretim yapan bir insan cinsinin mülkiyeti ve kapitalizmi temsil ettiği, hasta doktor ve yazarın ise komünist ve sosyalist devlet düzeninin kadınlar üzerinde çok da sert bir otoriteye sahip olmayan eril bir ifadesi olduğunu belirtebilmekteyiz. O halde Aronofsky’nin kadın karakteri protogonist olarak seçmesinin altında yatan neden, anarşiyle birlikte kaos getiren kolektif ama eril bir yaşama karşı, üreten fakat ürettiğini koruma altına almak isteyen ve mülkiyet odaklı kapitalist ama anaerkil bir düzeni savunduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Kaldı ki misafirler, kalacak yeri olmayan evsiz insanlar olarak, özel bir mülke zorla gelmekte ve equilibrium dediğimiz denge düzeninin bozulmasına yol açmaktadır.

Mal Sahibi, Mülk Sahibi, Nerede Bunun İlk Sahibi?

Eğer ki film başladığı gibi bitmese, mirası temsil ettiğini iddia ettiğimiz elmas yerine konup ışıl ışıl parlamasa, bu yukarıda savunduğum iddiaların hiçbirini dile getirmeyecek, usul usul alegorilerden ve metaforlardan konu açacak, “evet bence de onu simgeliyor” diyerek yazımı noktalayacaktım. Fakat Aronofsky buna izin vermedi ve beni bu korkunç tespiti yapmaya itekledi. Anlatının klasik Holywood yapıda olması, bizleri alışık olduğumuz bir çemberin içine hapsederken ilerlemeyi yani evrimi yalnızca bir yanılsama olarak geride bırakıyor. Yeni elmasın kendiyle birlikte var ettiği yeni düzene hayır getirip getirmeyeceği yönetmenin zihin duvarlarının arkasında kalmış bir konu. Bize aksettirilen ise yalnızca felaket olmuş. Kaçınılması için kapıyı hiçbir yabancıya açmamamız gerektiğini öğütleyen bir felaket. Filmdeki erkek karakterlerin söz geçiremeyen ve bir bakıma güçsüz gösterilmesi, seyircinin “kurtarsana karını” gibi tepki vermesine neden olabilir. Bu olasılık, erkeğin toplum nezdinde güçsüz addedilmesinin kaosa neden olduğu inancından beslenmektedir. Merhamet ve affetmek gibi erdemli davranışların, yerin dibine girmiş olduğu korkunç bir hikâye örgüsüne şahitlik etmekteyiz. Bu korkunç durumun, kolektif yaşam ve paylaşıma endekslenmesi, mülkiyetçi yaklaşımı el üstünde tutuyor gibi görünmesine neden olmaktadır. Fakat yazar fanlarının mülke tecavüz etmeleri sırasında Yazar’ın takındığı tavrın da bir o kadar liberal olduğunu ve “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” mantalitesini taşıdığını söyleyebiliriz. O halde hem anarşi ve komünal yaşam eleştiriliyor hem de liberal tutum. Bu sonsuz acı döngüsünden kurtulmamız için ise bizlere tek bir yönetim seçeneği bırakılıyor. Kapitalizmi özümseyen fakat liberal görüşleri kapı dışarı eden, yakın geçmişte kendini gösterme fırsatı yakalamış ve dünyayı kasıp kavurmuş bir sistem öneriliyor. Bu sebeple Aronofsky’nin yapıtı oldukça çarpıcı ve hatta sinematografik olarak muazzam olmakla birlikte, içinde barındırdığı ideoloji ve bize özdeşim kurmamız için sunduğu öznenin kapalı olması durumu, pek de kabul görebilecek bir alt metin değil kanaatimce.

Kaynakça

Cutler, Robert M.: Bakunin Kitabı 2014, Dipnot

Smith, Adam: Milletlerin Zenginliği 2013, İş Bankası

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi