Aylardır merakla beklediğim film nihayet geldi ve ben, haftasonunda milleti kolundan tutup zorla Moonrise Kingdoma’a götürdüm. Yanımdaki arkadaşlarım pek beğenmeseler de ben vizyon habercisinde de yazdğım üzere sadece fragmanını izleyerek bile yeterince mutlu olmuştum. Konu daha öncede belirttiğim gibi “İlk Aşk” mevzusu. Konunun uzun uzadıya üzerinde durmayacağım, zaten detayına buradan ulaşabilirsiniz. Ben daha çok filmi izlerken bana düşündürdükleri ve hissetirdikleri hakkında konuşmak istiyorum.


Öncelikle gerçekten oyunculuklar açısından şahane bir film izleyeceğinizi garanti edebilirim. Ümitsiz ve bir o kadar da sorumsuz baba rolünde Bill Murray, mutsuz ve şapşal bir polis olan Bruce Willis ve ismi bile olmayan sadece bir unvandan ibaret Sosyal Güvenlik Tilda Swinton. Aslında bu satırları okuyan birisi filmi izlemeden ne kadar da karamsar roller diye düşünebilir haklı olarak. Aksini iddia edemem roller karamsar, yaşananlar karamsar; ama film bir o kadar renkli ve eğlenceli.


Amerika’nın küçük bir adasında orta sınıf insanların tüm klişelerle donatılmış ortamında geçen filmin en renkli detayı iki minik kahramanımızın yaşadıkları absürd aşk. Filmde yansıtılan evler tamamen dev oyuncak bebek evleri gibi görünüyor. Bu evlerin içerisinde yaşanan aile içi geçimsizlik, sorunlu çocuklar, hayatta bir yere varabilmek çabası gibi karanlık ögeleri öylesine renkli yansıtıyor ki Wes Anderson, farklı bir yönetmen tarafından çekilse %100 dram olacak film, onun ellerinde komediye dönüşüyor. Keza usta yönetmen David Lynch film hakkında “görünenin altında yatan karanlık bir korku temasının” yer aldığı şeklinde değerlendiriyor. Ama Wes Anderson tamamen farklı düşünüp farklı yansıtıyor. İzlerken güldüğünüz birçok şeyin aslında komik olmadığını ve hayatın üzücü gerçekleri olduğunu hissetmenize rağmen mutlu olma çabanız filmin konusuyla da paralel ilerliyor.
Utku’nun Pal Sokağı Çocukları’nı okuduğu yıllara gittiği filmde ben Tim Burton’ın yer yer İstiridye Çocuğu’yla  yer yer de Exupery’nin Küçük Prensi’yle karşılaştım. Hikaye acıklı ama komik öğeleriyle her izleyende farklı bir duygu yaratıyor.


Özellikle çekim teknikleri ve müziklerin de gerçekten ayrı bir tadı var. Kamera kullanımları basit ama deneysel karelerle sanki 1960’lı yıllarda el kamerasıyla çekilmiş amatörlük hissi yaratırken alttan alta bunun profesyonel bir amaca hizmet ettiği duygusunu da yansıtıyor. Müziklerse zaman zaman Western filmlerini anımsatsa da Tarantino ustaya göndermeleri sezinlemek mümkün. (bkzKill Bill müzikleri.)


Herşeye rağmen severek izlediğim filmi izlemenizi tavsiye edebilirim. Haftasonunda eğlenceli vakitler geçirmek ya da aileyle birlikte izlemek için ideal olan film, bu yılın ses getiren yapımlarından biri olmaya aday…
İyi seyirler.

  • Seda Tarım

    Bloğunuza tesadüfen rastladım ve rastladığımdan beri takip etmeye başladım. Yazdıklarınız , paylaştıklarınız gerçekten çok güzel ve eğlenceli. Barkod Sistemi olarak başarılarınızın ve paylaşımlarınızın devamını dileriz.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi