Ünlü eleştirmen Roger Ebert, 1996’da vizyona giren ilk Mission Impossible filmi ile ilgili eleştiri yazısında şu ifadeleri kullanır: “Tom Cruise havalı görünür ve dikkatimizi, tam olarak anlayamadığımız şeyleri hatasızca ve hızlıca yapmasına çeker. Ne yaptığını sorgulasak da cevapları bulamadan her şeyi akışına bırakırız.” Beşinci filmi ile 20. yılını kutlamaya hazırlanan Mission Impossible serisini bundan daha iyi özetleyecek cümleler bulmak zor. Yine de yiğidi öldürüp hakkını yememek lazım, seri bundan daha kötü bir hal alabilirdi.

2000 yılında çekilen Mission Impossible 2, eleştirmenler ve izleyiciler nezdinde pek beğenilmemiş ve seriye altı yıllık bir ara verilmişti. Fakat imdada yetişen kişi, güzel başlayan hikayeleri aynı güzellikte sonlandıramayan J.J. Abrams oldu. Abrams, kendi yönettiği üçüncü film ile seriye çeki düzen vererek modern ve tanıdık bir yapıya oturttu. Yani anlayamadığımız ve anlamak için de vaktimizin bulunmadığı teknolojik aygıtlarla kahramanlarımız kötüleri yeniyor, serinin mizah dozu yukarı seviyelere çekiliyor ve psikolojik unsurlar arka planda bırakılarak aksiyona odaklanmamız isteniyordu. Bu da doğal olarak bolca klişelere maruz kalmamız anlamına geliyordu. Bu hafta vizyona girecek olan Mission Impossible – Rogue Nation bu klişelerden bolca beslense de birinci sınıf seyirlik bir aksiyon olmayı başarıyor.

Film, bir bakıma dördüncü filmin kaldığı yerden devam ediyor. Impossible Missions Force (IMF) yine biraz da şansın yardımıyla tamamladığı başarılı bir görev sonrası yöntemleri nedeniyle sorgulanıyor. CIA şefi Alan Hunley (Alec Baldwin); birimin kapatılarak CIA’e bağlanmasını isterken Ethan Hunt (Tom Cruise), Sendika isimli gizli bir örgütün eline düşüyor. Sendika’nın arkasında kimler olduğunu bulmak hem karakterlerin hayatta kalmaları hem de IMF’nin kendisini kanıtlaması açısından zorunlu bir hal alırken; William Brandt (Jeremy Renner), Luther Stickell (Ving Rhames) ve Benji Dunn’dan (Simon Pegg) oluşan ekibimiz yeniden bir araya geliyor.

James Bond’un en önemli düşmanı olan SPECTRE örgütünün bu yıl yeniden beyazperdeye döneceği düşünüldüğünde Mission Impossible serisinin meşhur kötü örgütü Sendika (Syndicate)’nın dönüşü tesadüf mü bilmiyoruz. Diziyi takip edenlerin bildiği üzere Sendika, IMF’nin en büyük düşmanı olmakla birlikte birçok basamaktan oluşan bir yapıya sahip. Yani en tepedeki kötü adama ulaşmak için onlarca kişiyi öldürmek ve bilgi toplamak gerekir. Rogue Nation ise örgütle ilgili her şeyi 130 dakikalık süresine sığdırmaya çalıştığı için işler biraz daha hızlı ilerliyor. En nihayetinden örgütün tepesinde yer alan Solomon Lane’in (Sean Harris) varlığından hemen haberdar oluyoruz. Örgüte karşı mücadele edenler arasında sadece IMF değil, Ilsa Faust (Rebecca Ferguson) isimli bir ajan da bulunuyor ve doğal olarak Hunt ile aralarında bir yakınlaşma doğuyor.

Seriden öğrendiğimiz bir şey varsa o da karakter derinliği gibi bir konudan medet ummamak. Eleştiri yazılarımızda sıklıkla değindiğimiz bu mevzu, biraz da hikayenin sinemasal gerçekliği ile ilgilidir. Buna karşın Mission Impossible gibi bir seri, daha olay odaklı olduğu için bize sunulan belirli bilgilerin dışında bir şey bilmiyoruz ve merak etmeye vakit bulamıyoruz. Şunu itiraf etmek lazım: Mission Impossible – Rogue Nation, bunu çok iyi yapıyor ve aksiyon bakımından seyrine doyum olmayan bir deneyim sunuyor. Tüm klişeler ve A’dan B’ye giden en kısa yollar yine yerli yerinde fakat izlediğimiz şeyi anlamlandırmak kesinlikle ikinci planda kalıyor. Örneğin; casusluk temalı birçok filmde gördüğümüz, bir operanın sergilenmesi anında sahne arkasında çatışma çıkması ya da egzotik bir ülkeye gidilerek ve toz toprak birbirine katılarak kovalamaca yaşanması bize hiç yabancı şeyler değil. Aynı şekilde Ebert’in da belirttiği gibi anlam vermekte güçlük çektiğimiz teknolojik cihazlar ve olayların tesadüfi şekillerde çözümlenmesi gibi unsurları tek tek deneyimliyoruz. Buna karşın izlediğimiz tüm bu keşmekeşin, tıpkı filmde yer alan Turandot operası gibi bir ahengi var. Operanın meşhur aryası Nessun Dorma’nın dediği gibi: “Kimse uyumayacak!” Gözlerimizi perdeden alamamamızın nedeni; bahsettiğim klişelerin ne eksik ne fazla, tam yerinde ve tam zamanında kullanılması.

Hunt, Brandt, Luther ve Benji’den oluşan dörtlünün ikinci kez bir arada yer alması, izleyiciye filmin mizah yönünü yakalamasında yardımcı oluyor. Açıkçası ilk kez üçüncü filmde karşımıza çıkan ve serideki rolü git gide artan Simon Pegg konusunda endişelerim vardı. Pegg’in oyunculuğunu her ne kadar takdir etsem de filmin komedi yönünün ağır basması, zaten hızlı ilerleyen bir filmin daha absürt hale gelmesi ile sonuçlanabilirdi. Bu film özelinde konuşacak olursam, komedi ve aksiyon dengesinin başarıyla sağlandığını söyleyebilirim. Ama bir sonraki film için tehlike çanlarının çalmaya başladığını düşünüyorum. Zira aynı karakterler ve benzer hikayeler, izlediğimiz şeyi bir film yerine diziye dönüştürme potansiyeline sahip.

Evet, Mission Impossible çok iyi bir aksiyon ama eksikleri de yok değil. Sendika örgütünün gücü ne kadar ön plana çıkarılsa da görünürde o kadar güçlü durmuyor. Bunun en büyük nedeni de, bahsettiğim gibi tüm yükün Solomon Lane’in üzerine yıkılması. Sean Harris soğukkanlı kötü adam rolünü başarıyla canlandırsa da, örneğin üçüncü filmin Owen Davian’ı (Philip Seymour Hoffman) kadar zeki bir karaktere imza atılamıyor. Hatta yeri geldiğinde CIA  ve bürokratik engeller bile daha tehlikeli bir düşman olarak karşımıza çıkıyorlar. Birden fazla cephede mücadele eden karakterlerin her cephede aynı performansı gösterdiğini söyleyemeyiz. Ek olarak Rogue Nation’ın, Ghost Protocol’ün üstüne çıkabildiğini söylemek zor. Film mümkün olduğunca güvenli sularda yüzmeye devam ederek kemikleşmiş aksiyon izleyicisine oynuyor. Bu film özelinde çok fazla hasarla karşılaşmasak da on yıl önce Abrams tarafından atılan formatın zamanının dolmaya başladığını söyleyebiliriz.

Yine de yönetmen koltuğunda oturan Christopher McQuarrie’nin senaryo açısından olmasa da yönetmenlik açısından sınıfı geçtiğini söyleyebiliriz. Olağan Şüpheliler – The Usual Suspects ile kazandığı başarı sonrası bir süre ortadan kaybolan McQuarrie, Hollywood sistemine adapte olmanın zorluklarından söz ediyordu. Edge of Tomorrow’un senaryosundan sonra buradaki yönetmenliğiyle de McQuarrie, artık adapte olduğunu kanıtlıyor. Örneğin farklı hikayelerin gidişatını ve bazen üç farklı karakteri takip etmemizi sağlayan paralel kurgu, muazzam işliyor. Lalo Schifrin’in tema müziğinden yola çıkan ve yer yer Turandot operasından bölümlerle zenginleştirilen Joe Kraemer’in müziği de aynı biçimde güçlü. Tom Cruise ise Ethan Hunt rolü için biçilmiş kaftan olmaya devam ediyor ve yıllar geçtikçe daha da parlıyor. Biz izleyicilere de arkamıza yaslanmak ve dünyayı kurtarmak gibi küçük bir problemin çözümünü Tom Cruise’un ellerine bırakarak, olan biteni keyifle takip etmek düşüyor.

Ünlü eleştirmen Roger Ebert, 1996’da vizyona giren ilk Mission Impossible filmi ile ilgili eleştiri yazısında şu ifadeleri kullanır: “Tom Cruise havalı görünür ve dikkatimizi, tam olarak anlayamadığımız şeyleri hatasızca ve hızlıca yapmasına çeker. Ne yaptığını sorgulasak da cevapları bulamadan her şeyi akışına bırakırız.” Beşinci filmi ile 20. yılını kutlamaya hazırlanan Mission Impossible serisini bundan daha iyi özetleyecek cümleler bulmak zor. Yine de yiğidi öldürüp hakkını yememek lazım, seri bundan daha kötü bir hal alabilirdi. 2000 yılında çekilen Mission Impossible 2, eleştirmenler ve izleyiciler nezdinde pek beğenilmemiş ve seriye altı yıllık bir ara verilmişti. Fakat imdada yetişen kişi, güzel başlayan hikayeleri aynı güzellikte sonlandıramayan J.J. Abrams oldu. Abrams, kendi yönettiği üçüncü film ile seriye çeki düzen vererek modern ve tanıdık bir yapıya oturttu. Yani anlayamadığımız ve anlamak için de vaktimizin bulunmadığı teknolojik aygıtlarla kahramanlarımız kötüleri yeniyor, serinin mizah dozu yukarı seviyelere çekiliyor ve psikolojik unsurlar arka planda bırakılarak aksiyona odaklanmamız isteniyordu. Bu da doğal olarak bolca klişelere maruz kalmamız anlamına geliyordu. Bu hafta vizyona girecek olan Mission Impossible – Rogue Nation bu klişelerden bolca beslense de birinci sınıf seyirlik bir aksiyon olmayı başarıyor. Film, bir bakıma dördüncü filmin kaldığı yerden devam ediyor. Impossible Missions Force (IMF) yine biraz da şansın yardımıyla tamamladığı başarılı bir görev sonrası yöntemleri nedeniyle sorgulanıyor. CIA şefi Alan Hunley (Alec Baldwin); birimin kapatılarak CIA’e bağlanmasını isterken Ethan Hunt (Tom Cruise), Sendika isimli gizli bir örgütün eline düşüyor. Sendika’nın arkasında kimler olduğunu bulmak hem karakterlerin hayatta kalmaları hem de IMF’nin kendisini kanıtlaması açısından zorunlu bir hal alırken; William Brandt (Jeremy Renner), Luther Stickell (Ving Rhames) ve Benji Dunn’dan (Simon Pegg) oluşan ekibimiz yeniden bir araya geliyor. James Bond’un en önemli düşmanı olan SPECTRE örgütünün bu yıl yeniden beyazperdeye döneceği düşünüldüğünde Mission Impossible serisinin meşhur kötü örgütü Sendika (Syndicate)’nın dönüşü tesadüf mü bilmiyoruz. Diziyi takip edenlerin bildiği üzere Sendika, IMF’nin en büyük düşmanı olmakla birlikte birçok basamaktan oluşan bir yapıya sahip. Yani en tepedeki kötü adama ulaşmak için onlarca kişiyi öldürmek ve bilgi toplamak gerekir. Rogue Nation ise örgütle ilgili her şeyi 130 dakikalık süresine sığdırmaya çalıştığı için işler biraz daha hızlı ilerliyor. En nihayetinden örgütün tepesinde yer alan Solomon Lane’in (Sean Harris) varlığından hemen haberdar oluyoruz. Örgüte karşı mücadele edenler arasında sadece IMF değil, Ilsa Faust (Rebecca Ferguson) isimli bir ajan da bulunuyor ve doğal olarak Hunt ile aralarında bir yakınlaşma doğuyor. Seriden öğrendiğimiz bir şey varsa o da karakter derinliği gibi bir konudan medet ummamak. Eleştiri yazılarımızda sıklıkla değindiğimiz bu mevzu, biraz da hikayenin sinemasal gerçekliği ile ilgilidir. Buna karşın Mission Impossible gibi bir seri, daha olay odaklı olduğu için bize sunulan belirli bilgilerin dışında bir şey bilmiyoruz ve merak etmeye vakit bulamıyoruz. Şunu itiraf etmek lazım: Mission Impossible – Rogue Nation, bunu çok iyi yapıyor ve aksiyon bakımından seyrine doyum olmayan bir deneyim sunuyor. Tüm klişeler ve A’dan B’ye giden en kısa yollar yine yerli yerinde fakat izlediğimiz şeyi anlamlandırmak kesinlikle ikinci planda kalıyor. Örneğin; casusluk temalı birçok filmde gördüğümüz, bir operanın sergilenmesi anında sahne arkasında çatışma çıkması ya da egzotik bir ülkeye gidilerek ve toz toprak birbirine…

Yazar Puanı

Puan - 70%

70%

Biz izleyicilere; arkamıza yaslanmak ve dünyayı kurtarmak gibi küçük bir problemin çözümünü Tom Cruise’un ellerine bırakarak, olan biteni keyifle takip etmek düşüyor.

Kullanıcı Puanları: 4.75 ( 1 votes)
70
  • hasanhsahin

    J.J. Abrams’ın çektiği M.İ. az kalsın serinin sonunu getiriyordu. Bırakın seriyi toparlamak seriyi batıran filmdi.. Hem eleştirmenler beğenmedi hemde seyirci. Şu ana kadar yapılan M.İ. serisinde en az gişe rakamına ulaşan filmdir. ajan serisini yenileyip filmin yapısını değiştiren John Woo’dur. Yoksa birinci film eski usul bond tarzı bir ajan filmiydi. Böylesi bir çarpıtma yapıp Abrams’a pirim yaptırmanın manası nedir? ihitiyacı var sanki… Bu filmde eğlenceliydi ama o kadar 7 puan ne öyle. güvenimiz sarsılıyor…

    • Batu Anadolu

      Merhaba,
      Konu sinema olunca olaya biraz daha geniş perspektiften bakılmalı ve yıllar içerisinde nelerin değiştiğine göz atılmalı diye düşünüyorum. MI-II’nin gişe başarısı MI-III’ten daha fazladır, doğru. Fakat iki filmin gerek eleştirmenler gerekse izleyici nezdinde yarattığı etkiye bakarsak MI-III’ün daha olumlu karşılandığını söyleyebilirim. Kişisel görüşüm dışında fikir vermesi açısından Metacritic, Rotten Tomatoes ya da IMDB notları bu konu hakkında bir fikir verebilir. Özellikle IMDB notlarının güvenilir olduğuna inanmıyorum ama dediğim gibi en azından bir fikir veriyor.
      John Woo’nun değişik bir tarz oturtmaya çalıştığı ve mesela Hitchcock’un Notorious’una öykündüğü aşikar fakat bu ikinci filmi, iyi bir film yapmaya yetmiyor. Bana göre yarım kalmış, içi doldurulamamış bir deneme. Abrams’ın yaptığı; içerik olarak daha komplike olan ilk iki filmin yerine eğlence dozunu artıran, biraz da kapitalizmden nemalanarak çeşitli sponsorluklar aracılığıyla teknolojiyi ön plana çıkaran ve simon pegg’in de katkısıyla “buddy” filmine temel atan bir yapı oluşturmaktı. sonraki yönetmenler de bu yoldan ilerlediler ve abrams’ın yaptığı başlangıcı başarıya dönüştürdüler. bu nedenle bugün bakıldığında, o dönem seyircinin ilgisizliğine rağmen MI, dünya çapındaki gişesiyle başarı yakalayan bir film oldu. son olarak, filmin hatalarını ya da politik bakış açısını savunacak değilim ama en azından eli yüzü düzgün, izlenebilir bir seyirlik olduğunu düşünüyorum. milyon dolarlar ile çekilen çöp aksiyonları düşündüğümüzde günümüzde bu bile başarıdır.

  • fight club

    Serinin en iyisi buydu bence 8 puanı hakediyor

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi