Neden polisiye öykülerden hoşlanırız? Özellikle ortada çözülmesi gereken bir cinayet ve kimliği bilinmeyen bir katil varsa? Ya da bu evrensel soruyu günümüze taşırsak, neden son yıllarda bu hikayelere televizyonlarda daha sık rastlar olduk? İlk iki sorunun en genel cevabı, bu yapımların insanlığın en temel ve güçlü duygusunu harekete geçirmesi olabilir: Korku. Popüler kültür ürünlerinin, özellikle medya aracılığıyla bu korkuyu kontrollü bir çevrede sunduğunu söyleyebiliriz. Yani televizyonun karşısına geçip en büyük korkularımızı deneyimlemek, iyi-kötü arasındaki sonu gelmez mücadelenin mutlu bir sonla bitmesi ile arınmak hoşumuza gider. Bu arınma bizi ikinci sorunun cevabına getiriyor; son yıllarda polisiye yapımlarının artma nedeni, biraz da anti-kahramanların televizyonu istilasıyla ilgili. Artık iyi-kötü arasında net sınırlar yok; The Sopranos, Breaking Bad ve Dexter gibi dizilerde gördüğümüz üzere suçlu psikolojisiyle desteklediğimiz karakterler var. En basit tabirle yeni nesil televizyon izleme alışkanlıklarımıza damga vuran kelimenin “empati” olduğunu söylemek mümkün. İyiye ya da kötüye değil, motivasyonlara duyulan empati.

İlk iki bölümünü David Fincher’ın yönettiği Netflix’in yeni dizisi MINDHUNTER, en azından ilk 2 saatlik dilimde bu empati konusuna eğiliyor. 1970’lerin sonunda iki FBI ajanının seri katiller ile röportajlar yaparak, kurumlarının suça olan yaklaşımını devrimsel biçimde değiştirme çabalarını anlatan MINDHUNTER; aynı zamanda iyi-kötü arasındaki karşıtlığı muğlaklaştırarak hem federallere hem de seri katillere de tek bir pencereden bakmaya çalışıyor.

MINDHUNTER 1. Ve 2. Bölüm İncelemesi: Empati ve Manipülasyon Arasındaki İnce Çizgide

David Fincher’ın yönetmenliğini üstlenmesiyle beklentiyi artıran MINDHUNTER, aslında tiyatro kökenli isimlerden beslenen bir yapım olarak da dikkat çekiyor. Dizinin yapımcısı ve yazarlarından olan Joe Penhall, daha çok roman uyarlamaları (The Road, Enduring Love) ile hatırlansa da aynı zamanda Tony ödüllü bir tiyatro yazarı. Bir diğer senaryo yazarı Jennifer Haley de benzer şekilde tiyatro kökenli bir isim. Başrol oyuncularından Jonathan Groff’un tiyatro ve televizyon kariyerini bir arada götürdüğünü düşünürsek, bu tercihin bilinçli olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü MINDHUNTER, karakter psikolojisini ve buna bağlı olarak yakın plan diyalogları merkezine taşıyan bir yapım. FBI tarihinin en önemli ajanlarından John E. Douglas’ın, Mark Olshaker ile birlikte yazdığı ve gerçek davalara dayanan Mind Hunter: Inside FBI’s Elite Serial Crime Unit romanından uyarlanmasıyla hikayenin gerçeklik boyutu da ön plana çıkıyor. Bu gerçekliğin, “izlemiş olduğunuz hikaye gerçek bir olaya dayanmaktadır” basitliğinden uzak durduğunu ve teknik tercihlerle güçlendirildiğini söyleyebilirim.

Dizi ilk bölümünde Holden Ford (Jonathan Groff) karakterine odaklanıyor. John E. Douglas’tan esinlenilen Ford, 20’li yaşlarının sonuna gelmesine rağmen henüz acemilikten kurtulamamış bir ajan. Yeni ajanlara arabuluculuk eğitimi vermesine karşın kimsenin dikkatini çekmeyen ve ciddiye alınmayan silik bir karakter. Herhangi bir alanda uzmanlığını geliştirememesi ve öğrenmeye olan açlığı, bir sonraki aşamaya geçmesine engel oluyor. Görevlendirildiği bir arabuluculuk olayında rehineleri kurtarmasına karşın rehin alan kişinin intihar etmesi, Ford için bir travmaya dönüşüyor. Aslında ortada bir sorun yok, çünkü FBI için olay başarıyla sonuçlanmış ve bir psikopat kendi hayatına son vermiştir. Fakat Ford, burada yanlış bir şey olduğunu hissediyor ve eski usul yöntemleri bir kenara bırakmaya karar veriyor.

Bu noktadan itibaren MINDHUNTER, suç kavramına olan genel geçer yaklaşımı sorgulamaya başlıyor. Kuruluş amacı John Dillinger ve Baby Face Nelson gibi halk tarafından tanınan gangsterleri yakalamak olan FBI, insan içine çıkmayan yabancılar tarafından işlenen cinayetleri çözmekte yetersiz kalıyor ya da çözüm için gerekli bağlantıları kuramıyor. Bunun asıl nedeni ise katille empati kuramamak, motivasyonlarını anlayamamak ve bir sonraki hamleyi tahmin edememek. Barda tanıştığı Debbie (Hannah Gross) isimli sosyoloji öğrencisinin yardımıyla Ford, “katiller suçlu doğar” anlayışını terk ederek toplumun suçtaki payını irdeliyor. Ünlü sosyolog Emile Durkheim’in “anomi teorisi” üzerinden ilerleyen dizi, “toplumda bir sorun varsa, işlenen suç da ona karşı bir tepkidir” önermesini yapıyor. Durkheim’a göre insanların davranışları bireysel bağlamdan ziyade sosyal düzen içinde açıklanabilir; bir toplumda kültürel yapıların bütünleşmesinde sorun varsa, bunun sonucunda normlar yıkılır ve düzensizliğe doğru bir gidiş başlar. Suçluluk da bu düzensizliğin bir sonucudur, toplumda belirlenen kurallar çerçevesinde amacına ulaşamayan bireyler sapkınca davranmaya başlayacaklardır.

Toplumda sapkın davranışları nedeniyle suçlu olarak atfedilen bireylerin birer ibretlik örneğe dönüştürülmesi ise medya aracılığıyla gerçekleştirilir. Medyaya göre kahramanlık unsurları içeren ve olumlu etkisi olan haberlerde birey toplumsallaştırılırken, olumsuz davranışların yer aldığı olaylarda birey yalnızlaştırılır ve ötekileştirilir. Bu bağlamda bireyin aslında ne kadar da şiddete meyilli olduğu, eşcinselliği veya asosyalliği vurgulanır. Suçlu, yalnız ve zavallıdır; yüksek değerlerle beslenen toplumun bir unsuru olamaz ve bertaraf edilmelidir. Bu bertaraf ise ceza uygulamaları ile gerçekleşir; suçlu toplumdan tecrit edilir, cezalandırılır ve uygun görüldüğü takdirde yeniden toplum içine karışır. Fakat bu yöntemin, suçlu olarak atfedilen bireyi toplumsal normlara uygun davranmaya sevk edeceğinin bir garantisi yoktur.

mindhunter-1-ve-2-bolum-incelemeleri-edmund-kemper-filmloverss

Ford bir arabulucu hikayesi anlatan 1975 tarihli Sidney Lumet başyapıtı Dog Day Afternoon filmini sinemada izler. Filmde bir bankayı soymaya çalışan Sonny karakterinin temel motivasyonunun, siyahi erkek arkadaşının cinsiyet değişim ameliyatı için para bulmak olduğu anlaşılınca salondan çıkanlar olur. Çünkü siyahi, eşcinsel ve cinsiyet değiştirmek isteyen bir karakterin varlığı toplumsal normları hem sarsmakta hem de ona bir tehdit oluşturmaktadır. Ford aynı filmi FBI merkezinde gösterir ve sonrasında ajanlardan tıpkı bir arabuluculuk durumunda kalmışlar gibi rol yapmalarını ister. Ajanlar, karşılarında suçluları canlandıran arkadaşlarına “ibne”, “zenci” gibi yaftalarla saldırırken suçlu rolündekiler de kendilerini “zenci” olarak varsayarlar. Ford’un yıkmaya çalıştığı anlayış tam da budur; eğer suçlu atfedilen bireyler belirli özelliklere indirgenirse her davaya ancak sınırlı bakış açısıyla yaklaşılabilir. Bu nedenle Ford, kendisi için bir baba figürü haline gelecek olan Bill Tench (Holt McCallany) ile birlikte hapishanedeki gerçek seri katillerle bir dizi röportaj yapma fikrini saplantı haline getirir. Tench ilk başta bu fikre karşıdır çünkü hastalıklı bir zihinden bir şey elde edilemeyeceğini düşünür. Fakat Ford’un ilk görüşmesini gerçekleştirdiği “öğrenci katili” Edmund Kemper karşısındaki çaresizliği onu da bu işin içine sokar. Tench, röportajlardaki asıl tehlikeyi fark eder: Katilin kurbanını manipüle etmekteki gücünü. Bireysel olarak daha zayıf bir karaktere sahip olan ve henüz zihnini şekillendirememiş Ford’un, her ne kadar bir katil olsa da 140’ın üzerindeki IQ’su ve sessiz ama derinden konuşmalarıyla Kemper’ın etki alanına girmesi kaçınılmaz olur. Bu da MINDHUNTER’ın ortaya koymak istediği psikolojik ve sosyolojik alt metni destekleyen ayrı bir gerilim kaynağı yaratır.

MINDHUNTER 1. Ve 2. Bölüm İncelemesi: Sonraki Bölümlerde Bizi Neler Bekliyor?

David Fincher’ın ilk iki bölümde dizinin görsel tonunu oluşturduğunu söyleyebiliriz. Omuz üstü planlar ile alt-üst açıların etkin kullanımı, farklı fikirlerin ve birey üzerinde tahakküm kurma çabasının ön plana çıkmasıyla sonuçlanıyor. Yönetmenin alamet-i farikası koyu berrak (dark clarity) renk paleti, gerçekçi tonu güçlendiriyor. İlerleyen bölümlerde farklı seri katiller ile yapılan röportajlara ek olarak belirli davaların, elde edilen bilgilerle çözülmeye çalışılacağını tahmin edebiliriz. Ama belirttiğim gibi hikayenin ilgi çekici kısmı, seri katillerin canlandırılması ve ajanlarla olan ilişkisi gibi duruyor. Fincher’ın dizinin geçtiği dönemi yansıtmaktaki başarısı da Zodiac’ı aratmıyor. Karşı ve alt kültürlerin suçla olan ilişkisi, Kennedy suikastı ve Watergate skandalı gibi olayların toplumsal hayata etkisi es geçilmiyor. Aynı şekilde dönemin kültürel iklimi de canlı biçimde karşımıza çıkıyor; o dönem vizyona giren filmlerin yanı sıra Talking Heads ve Steve Miller Band gibi farklı türlerden müzisyenlere de yer veriliyor. Bu dizi için özel üretilen RED Xenomoprh kameranın yönetmenin hareket kabiliyetini artırırken, yer yer Fight Club’ı hatırlatan hızlı kesmelere dayalı ayrıntı planlar da dizinin temposunu yukarı çekiyor.

İlk sezonu yeni yayınlanacak olmasına rağmen ikinci sezonu şimdiden onaylanan MINDHUNTER, Fincher’ın ilk iki bölümde özenle oluşturduğu atmosferi sürdürmesi durumunda polisiye türüne yeni bir soluk getirebilir. Sosyolojik ve psikolojik temeller sağlam kurulurken, davaları çözme sürecine girilmesi ile dizi daha hareketli bir hale gelecektir. Sonraki bölümleri yönetecek olan Asif Kapadia, Tobias Lindholm ve Andrew Douglas gibi isimlerin gerçekçi tonu devam ettirebilecek yetenekte isimler olduğunu düşünürsek, heyecanlanmamak için hiçbir sebep yok.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi