Geride bıraktığımız Kasım ayında düzenlenen ve büyük ses getirerek dünyanın önde gelen isimlerini bir araya getiren Brand Week İstanbul vesilesiyle çalışmalarını takip ettiğimiz Mika Johnson ile bir araya gelerek sinema kariyerini konuştuk. Lafı fazla uzatmadan, elindeki düşük bütçelere rağmen ses getiren kısa film ve belgesellere imza atan Mika Johnson’ın ülkemizde yaşayan genç sinemacılara ilham verebileceğini düşündüğümüz bu söyleşisini sizlerle paylaşıyoruz. 

Ecem Şen: Öncelikle bize kariyer hikayenizi kilit noktalarıyla birlikte anlatabilir misiniz?

Mika Johnson: Kilit noktalarıyla… Evet, kendi kendime film yapmaya aşağı yukarı 1999-2000 yıllarında başladım. Buna belgesel çekmek de dahildi ve sonrasında 2 kurmaca film de eklendi. Bunların hepsi 20 dakika civarındaydı. Daha sonra yaklaşık 4 yıllığına New York’ta bir acentede çalıştım. Sonra Ohio’ya taşındım, sanıyorum ki 2010 yılıydı. The Amerikans ismindeki bu projeye başladım ve The Amerikans’ı çekerken başka filmler ve reklamlar da çektim. Bu proje aslında neredeyse 3 yıl sürdü ve yapılmasındaki amaç ileride America adında bir film yapmaktı. Bunun için finansal bir kaynak bulamadık ama diziye bulabildik.

Şimdi post prodüksiyonda bir filmim var. Daha sonrasında ise yeniden kısa film yapmaya yöneldim ki şimdi festivallerde gösteriliyor. İsmi Forever Professor ve yarım saat uzunluğunda. Sonra Prag’a taşındım ve burada Prag Film Okulu’nda ders vermeye başladım. Böylece orada ilk kez gösterime girecek  post prodüksiyonda olan filmimi bitirdim. 2017’de gösterime girecek ve ismi Confessions Of a Box Man. Bunun yanı sıra kısa filmler de yapmaktayım. Yakınlarda çektiklerimden birkaçı müzik klipleriydi. Bir tanesi Alman bir grup içindi ve bir tanesi de Çek bir besteci içindi. Bu şekilde genel olarak birçok farklı projeyi bir arada yürütme anlayışıyla çalışıyorum.

Belgesel benim için ilgi çekiciydi çünkü ucuzdu.

Ecem Şen: Kısa filmler yapmaya nasıl başladınız ve belgesel türüne ne zaman ilgi duymaya başladınız?

Mika Johnson: Belgesel benim için ilgi çekiciydi çünkü ucuzdu (gülüyor). Yani bir ekibe ihtiyacınız yok. Aslında sadece telefonunuzu kullanıp çekime başlayabilirsiniz. Ve böylelikle bir belgesel yaparsınız. Eğer bu belgeseller iyiyse, insanlar sizi finanse eder veya projenize yardımcı olur. Ama ben aslında bir arkadaşımın bana verdiği küçük bir video kamerayla her gün çekim yapmaya başlamıştım. Bunun nedeni işin doğrusunu ya da nasıl yürüdüğünü bilmememdi. Arkadaşlarımı çekmeye  ve bu çekimleri onlara göstermeye başladım. Açıkçası o dönem çektiklerim birer film değil benim deneyimlerimdi. Daha sonra Lake Street USA adındaki ilk belgeselim için sonunda küçük bir bütçe elde ettim. Bunu sanırım 2001 yılında çekmiştim. Bu benim için neredeyse her gün dışarı çıkıp sadece çekim yapmak anlamına geliyordu. Ve nihayet çekimlerim çok kötüden idare eder, izlenebilir olmaya başlamıştı.

Ama yine de 2005’te sadece kendi başımaydım. Işığım bile yoktu, bir tane aktörüm vardı. Filmi ben yönetiyordum, kamera operatörü de bendim, kurgulayan da bendim ve aslında başlangıç için bu gerçekten çok iyi bir yoldu. Böylelikle şimdi bütçem ve oldukça pozitif bir bakış açım var. Ama yine de henüz her şeyin başındayken özgür olabilmek işi öğrenmek adına en iyisi.

Ecem Şen: The Amerikans’ta ve ödüllü kısa filminiz Forever Professor’de koleksiyonculara odaklanıyorsunuz.

Mika Johnson: Aslında tamamen değil, genelinde koleksiyonculara odaklandım.  Tanımlamak gerekirse benim için zihinleri özgün olan insanlara odaklandığımı söyleyebilirim. Kendi hayatında ya da yarattığı şeyde özgün olan biriyle tanışırsam bu benim ilgimi çeker.

Ecem Şen: Sizin için nesnelerin koleksiyonunu yapmak neden önemli? Yani bireyleri önemli eşyaları ile tanımlamayı sevdiğinizi söyleyebilir misiniz?

Mika Johnson: Biliyor musunuz aslında benim ilgimi sadece merkezin dışında olan insanlar çekiyor. Yani demek istediğim genelin dışında olan insanlar ve koleksiyoncular genellikle kategorilere bölünmüşlerdir. Özellikle de kimsenin toplamadığı bir şeyi topluyorlarsa benim için daha da önem kazanır.

Hayatları topladıkları şeylerin etrafında döner ve böylelikle eşsiz olurlar. Bu yüzden ilgi çekici buluyorum işte. Fakat gerçekten de olay sadece koleksiyoncularla ilgili değil, daha çok benim gerçekliği deneyimleyebilmek için eşsiz yolları olan eşsiz insanlara bakışımla ilgili.

Ecem Şen: Portfolyonuza baktığımızda ‘’ Kafka’s Son’’ adlı filmin çekimlerine başlayacağınızı gördük ve diğer projeniz ‘’Resolution’’a baktığımızda ise yine Kafka ile alakalı olduğunu gördük. Kafka ile aranızdaki bu esinlenme ilişkisini nasıl açıklayabilirsiniz?

Mika Johnson: Kafka yıllardır benim en sevdiğim olmasa bile  en sevdiğim yazarlardan biri diyebilirim. Bu en sevdiğim yazarlardan olması eserlerini okumayı seviyorum demek değil. Ben onun kullandığı kelimeleri ve yaşamını da çok çok ilginç buluyorum. Özellikle geleceğe, bürokrasiye, sisteme bakışı beni etkiliyor. Kafka adeta kendi yaşadığı dönemin aksine günümüzle daha bağlantılıymış gibi hissediyorum. Bu yüzden onu oldukça ileri görüşlü ve çağının ötesinde buluyorum. Eğer dindar biri olsaydım, yani bunu varsayarsak Kafka benim için peygamber olurdu.

mika-johnson-FilmLoverss

Utku Ögetürk:  Öyleyse artık uzun metrajlı bir film çekmek için bütçeniz var.

Mika Johnson: Hayır, ’’Kafka’s Son’’ için yeterli bütçem yok.  Aslında şu an aradığımız, bizimle işbirliği yapacak bir ortak yapım şirketi. Şu an kısa filmler çekmemin nedeni de bu, böylece yapımcılarla bir arada olabiliriz. Çünkü yatırımcılar, özellikle Frank Kafka’nın yapımcıları oluyor.  Birçok insan Kafka’nın eserlerini baz alarak filmler çekti. Yani, gerçekten yeni bir şey ortaya çıkartmak gerekiyor. İnsanlara bu deneyimi bir açıdan sunmak için müzikten, görüntülerden, hikaye anlatma sanatından küçük parçalar yaratmalıyız; bu da eserin yarattığı duyguların tınısını anlayıp anlamadığınızı sorgulatır.

Utku Ögetürk:  Peki son projeniz hakkında ne düşünüyorsunuz? Yeni ve özgün bir şey ortaya çıkarabilecek misiniz?

Mika Johnson: Çıkarabileceğimi düşünüyorum.

Utku Ögetürk: Sizin projenizin diğer projelerden farkı ne olacak?

Mika Johnson: Açıkçası, ben Franz Kafka’daki mizahı su yüzüne çıkarmak istiyorum.  Bunu kısa filmlerimde göstermiyorum ama kesinlikle uzun metrajlı filmimde belli edeceğim. Uzun metrajlı filmim, yoğun bir kara mizaha sahip ve çok gerçekçi, benim gözlemlediklerimiz aslında. Şartlar ne kadar kötü olursa olsun gülebilmemiz gerekiyor. Bu da benim Kafka yorumum olacak.

İstanbul’da çekeceğim kısa film için kedilerden ilham alacağım

Utku Ögetürk:  Prag’ta mı çekim yapıyorsunuz?

Mika Johnson:  Evet, Prag’ta. Umuyorum ki Prag, Budapeşte ve Romanya’da olacak.

Utku Ögetürk:  Amerika’ya dönüp film çekmek gibi bir projeniz var mı?

Mika Johnson: Hmm, bilmiyorum. Bunun hakkında pek düşünmedim.

Ecem Şen:  Ve ayrıca bir fotoğrafçısınız da. Portfolyonuzda birkaç tane İstanbul fotoğrafına denk geldik.

Mika Johnson:  Evet, İstanbul’a gerçekten aşığım.

Ecem Şen: İstanbul’u sanat yapmak için çekici buluyor musunuz ya da eski İstanbul sokaklarında bir hikayenin peşinden gitmeyi hiç düşündünüz mü?

Mika Johnson:  Kesinlikle, hatta İstanbul’da çekeceğim kısa film için kedilerden ilham alacağımı biliyorum.  Son iki günde o kadar çok kediyle tanıştım ki! İstanbul’a son gelişimde kedilerin bir sürü fotoğrafını çekmiştim. Sanırım bu, bana anında ilham veriyor ama genel olarak İstanbul’u çok hareketli bir şehir olarak görüyorum. İnanılmaz bir biçimde canlı, tanıdığım insanlar çok pozitif.  Birkaç deneyimim oldu ve ayrıca, bazı yaratıcı insanlarla da tanıştım. Yani evet, İstanbul’da bir şeyler yapmayı kesinlikle hayal edebiliyorum.

Utku Ögetürk:  Geçen yıl bir belgesel yönetmeni, İstanbul’un kedileri hakkında bir belgesel çekti.

Mika Johnson: Aa, mutlaka izlemeliyim.  Belki de o projeyi gerçekleştirmeme gerek kalmaz. (gülüyor) Hali hazırda olanın keyfini sürmeliyim.

Ecem Şen:  “İstanbul’un köpekleri” seçeneği hala duruyor. (gülüyor)

Mika Johnson: Bilemiyorum. Sanırım kedilere biraz fazla takıntılıyım, maalesef.  Köpekler harikalar ama kediler çok özel hayvanlar.

Utku Ögetürk:  10 yıl önce Türkiye’nin her yerinde kediler kadar köpekleri de görebiliyorduk. Ama şu an değil, hükümet bir zaman önce sokaktaki köpekleri topladı, bir kısmını barınaklara hapsederken bir kısmını öldürdü. Bugün sokaklar köpekler için özgürce yaşayabilecekler alanlar değil.

Mika Johnson: Bu gerçekten çok üzücü. O zaman umalım ki kedilerin de başına gelmesin bu durum.

Utku Ögetürk: Umarım. Prag Film Okulu hakkında bir sorum var. Okuyucularımız genelde öğrencilerden oluşuyor bu yüzden,  bir akademisyen olarak tavsiyelerinizi duymalarının çok önemli olduğunu düşünüyorum.  Kariyeriniz hakkında deneyimlerinizden yola çıkarak okuyucularımıza ne söyleyebilirsiniz?

Mika Johnson: İlham aldığın sürece istediğin her şeyi yapabilirsin. Bence tutku, anahtardır. Eğer tutkuluysan, filmine çerçeveler çizerek onu bir not defterinde bile oluşturmaya başlayabilirsin.  Belki sonra bu düşlediğin frame’leri fotoğraflayabilir, arka fona bir müzik ve fotoğraflara dış ses de ekleyebilirsin. En sevdiklerimden biri olan Chris Marker’ın çektiği La Jetée adlı inanılmaz bir film var, sadece arka fonda müzik, dış ses ve fotoğraflardan oluşuyor. Kesinlikle bir başyapıt, Twelve Monkeys’e ilham kaynağı oldu. Yani sınırların sadece teknikle veya parayla ilişkili olduğunu düşünmüyorum. Bence asıl sınırlar, o yaratıcı insanların kendilerinde. Eğer bir ekibe, 16 mm kameraya veya paraya ihtiyaçları olduğunu düşünüyorlarsa, deneyselliği yakalayamamışlar demektir. Ben herkesi deneyime teşvik ediyorum.  Eğer bir film çekmek istiyorsan, nasıl olursa olsun o filmi çekmen gerekir. Şu an ise elimizde bir araç var, çok değil 20 yıl önce insanların bir telefona sahip olabilmek için neleri feda edebileceğini bir düşünsenize! Örneğin, Orson Welles’in bir telefonu olsaydı çekemediği onca filmi şu an çekmiş olurdu. Bence çoğu zaman bazı şeylerin kıymetini bilmiyoruz sırf teknolojimiz var diye bir şekilde ortaya çok daha büyük ve gösterişli bir şey koymak zorundaymışız hissi var. Bunun film çekmenin gerekli bir parçası olduğunu düşünmüyorum. Belgesel ya da kurgu da olabilir bu ve kesinlikle herhangi bir şeyi kullanabilirsin.  Bu, para kazanacağın, ünlü olacağın, başarılı olacağın anlamına gelmez. Söylemek istediğim şey bu değil, bir film çekmiş olursun. Ben film çekmekle ilgileniyorum çünkü sürecin kendisi benim için önemli olan nokta.  Geri kalan her şey ise, büyük gayret istiyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi