Le Père de Mes Enfants ve Eden filmleriyle adından söz ettiren ve son olarak Isabelle Huppert’ın başrolde olduğu L’Avenir filmiyle dikkat çeken Fransız yönetmen Mia Hansen-Løve’ın 10 favori filmi için sizleri şöyle alalım.

Le Père de Mes Enfants, Un Amour de Jeunesse, Eden, L’Avenir gibi yapımlarla dikkat çeken  Mia Hansen-Løve, çektiği filmler sayesinde son yıllarda Fransız sinemasının yükselen isimlerinden biri oldu. Filmlerinde kullandığı müziklerle ve yarattığı gerçeklik hissiyle adından söz ettiren yönetmen, filmlerini izleyiciye pür dikkat izlettirmeyi başarıyor. Yaptığı filmlerle ileride adını daha çok duyacağımız yönetmenin The Film Stage’de yayınlanan 10 favori filmini listeledik.  Michael Mann‘ın aksiyon türündeki Heat, usta yönetmen Ingmar Bergman’ın dram filmi Fanny and Alexander, Maurice Pialat’ın yönetmenliğini üstlendiği yedi bölümlük bir TV dizisi The House in the Woods gibi farklı türleri bir arada toplayan bu filmlik listeye bakmak için sizleri söyle alalım.

Napoleon (Abel Gance, 1927)

Sessiz sinema dönemindeki çalışmalarıyla tanınan Fransız yönetmen Abel Gance, 1927 yılında çektiği Napoleon filmiyle sinema tarihine adını yazdıran bir isim. Epik sinema türünün en iyi örneklerinden biri olan bu film, deneysel teknikleri barındırması bakımından çekildiği dönemde kurgusuyla adından söz ettirir. Beş buçuk saat uzunluğundaki film, Napoleon’un çocukluk döneminden başlayarak onun hem gözden düşüşünü hem de yükselişini etkileyici bir şekilde anlatır. Ayrıca Fransız İhtilali’nin getirdiği ülke içindeki karışıklıklara odaklanan film, Napoleon’u canlandıran Albert Dieudonne’un harikulade performansıyla da izleyicinin hafızasına kazınır. Abel Gance, film için geliştirilen özel bir formatla tüm filmin Fransa bayrağı efekti ile izlenebilmesini sağlar. Bunu yaparken de epik sinemanın en ilginç bir o kadar da en parlak işlerinden birine imza atmış olur.

The House in the Woods  (Maurice Pialat, 1971)

The House in the Woods (La Maison des bois), 1987 yılında Sous le Soleil de Satan adlı filmiyle Altın Palmiye ödülünü kazanan Maurice Pialat‘ın yönetmenliğini üstlendiği yedi bölümlük bir TV dizisi. I. Dünya Savaşı’nın patlak verdiği yıllarda bir Fransız kırsalında geçen dizi, babalarının savaşa katılmasıyla daha rahat bir yaşam sürmeleri için av hayvanı bekçisi Albert ve annesi Jeanne’in evine gönderilen üç çocuğun hikayesine odaklanıyor. Dizi aynı zamanda ebeveynleri tarafından adeta terk edilen bu çocukların yeni hayatlarına ayak uydurma sürecini de ele alıyor. Maurice Pialat’ın harika vizyonuyla ana hatlarını oluşturduğu dizi, savaşın hüküm sürdüğü yıllarda günlük yaşamı gerçekçi bir üslupta anlatmasıyla dikkat çekiyor.

The Mother and the Whore (Jean Eustache, 1973)

Fransız yönetmen Jean Eustache‘ın en bilinen filmi olan The Mother and the Whore (La Maman et la putain), birçok sinemaseverin başyapıt olarak kabul ettiği bir yapımdır. Fransız Yeni Dalga akımının başarılı örneklerinden biri olan bu film, 1968 Mayıs’ında gerçekleşen Paris öğrenci olaylarının getirdiği umutsuzluğu ve yaşattığı hayal kırıklığını üç ana karakteri üzerinden izleyiciye anlatır. Üç buçuk saat boyunca diyaloglar üzerinden ilerleyen film, dönemin gerçeklerini iyi bir şekilde ekrana yansıtmasıyla sağlam bir politik duruş sergiler. Aynı zamanda kadın-erkek arasında yaşanan ilişkileri de irdelemesiyle psikolojik açıdan güçlü bir metin ortaya koyar. Başrol oyuncusu Jean Pierre Léaud’nun performansıyla akılda kalan film, Cannes’da Jüri Büyük Ödülü’ne layık görülmüştür.

 Arabian Nights (Pier Paolo Pasolini, 1974)

Arabian Nights, Pier Paolo Pasolini’nin II Decameron ve  I Racconti di Canterbury  filmleriyle beraber klasik metinlerden yola çıkarak cinselliği irdelediği Hayat Üçlemesi’nin son filmi. Aynı zamanda üçlemenin en tartışma yaratan yapımı olan bu film, Binbir Gece Masalları’nın serbest bir uyarlaması olarak karşımıza çıkar. Orijinali 150 dakika olan, cinsel sahnelerin yoğunluğu nedeniyle sansüre uğrayan film 13o dakika şeklinde gösterilmiştir. Olumlu ve olumsuz eleştirileri bir arada barındıran film, bazılarının birbiri ile bağlantılı olduğu on hikayeyi izleyici ile buluşturur. Hikayeler arasında bir devamlılığın olmadığı filmde masalsı bir üslup izleyiciyi selamlar. Filmin senaryosunu Pier Paolo Pasolini ile birlikte Dacia Maraini kaleme almış, müziklerine de ünlü besteci Ennio Morricone imza atmıştır.

Fanny and Alexander (Ingmar Bergman, 1982)

Usta yönetmen Ingmar Bergman’ın yönetmenliğini ve senaristliğini üstlendiği Fanny and Alexander, iki kardeşin babalarının ani ölümünden sonra annelerinin katı görüşlere sahip olan bir pederle evlenmesiyle yaşadıkları hapis hayatını konu alıyor. Peder üzerinden dini sorgulayan bir yapıda ilerleyen film, aile kavramı üzerinden de bireyin sorunlarına değiniyor. Gerçek ve hayal hakkındaki sorgulayıcı öğeleri de bir arada barındıran film, dram ve gerilim gibi iki farklı türü harmanlayarak izleyicinin filmin atmosferinde rahatlıkla kaybolmasını sağlıyor. İlk başta 312 dakika süren dört bölümlük bir TV dizisi şeklinde yayınlanan yapım, sonradan üç saatlik bir sinema filmine dönüştürüldü ve 1983 yılında En İyi Yabancı Film Oscar’ını kazandı.

The Green Ray  (Eric Rohmer, 1986)

1986 yılında Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan Ödülü’nü kazanan film, özellikle başrol oyuncusu Marie Rivière‘in doğallığı yakaladığı performansıyla akılda kalıyor. Filmin yönetmen koltuğunda, Fransız Yeni Dalga sinemasının ustalarından Eric Rohmer yer alıyor. Eric Rohmer aynı zamanda Marie Rivière ile birlikte filmin senaryosuna da imza atıyor. Film yönetmenin Six contes moraux isimli altı filmden oluşan serisinin beşinci filmidir. Film, arkadaşının son anda vazgeçmesi sonucu tatile tek başına gitmek zorunda kalan Delphine’in hikayesini izleyiciye anlatıyor. Delphine bu tatilde yalnızlığıyla baş başa kalır ve melankolik bir ruh haline bürünür. Tam da bu sırada hayatını film şeridi gibi gözünün önünden geçirip sorgulamaya başlar.

Heat ( Michael Mann, 1995)

Başrollerini Al Pacino, Robert De Niro ve Val Kilmer‘ın paylaştığı Heat filmi, Michael Mann imzalı bir aksiyon-suç film olarak izleyici karşısına çıkıyor. Zamanla kült statüsüne erişen filmde diyaloglar iyi bir şekilde kendini göstermiş, çatışma sahneleri oldukça gerçekçi bir şekilde ele alınmış ve üstün oyunculuk performansları da filme büyük bir katkıda bulunmuştu. Gişede iyi hasılat yapan ve olumlu yorumlar alan filmin aslında iki versiyonu var ve bu iki versiyona yönetmen Michael Mann‘a ait. 1989’da L.A Takedown adıyla gösterime giren ilk versiyon eleştirmenler tarafından hiç beğenilmemişti. Bunun üzerine Michael Mann senaryoda değişiklikler yaptı ve 1995 yılında hepimizin bildiği versiyonu izleyici ile buluşturdu. Yönetmen, bu sayede kendi filmini tekrar çekerek büyük bir başarıya imza atmış oldu.

 Eyes Wide Shut (Stanley Kubrick, 1999)

Stanley Kubrick’in unutulmaz filmleri arasında yer alan Eyes Wide Shut, sinema tarihinin unutulmaz filmleri arasında yer almış ve yönetmenin ardında bıraktığı son film olarak hafızalara kazınmıştır. Dr. William ‘Bill’ Harford rolünde Tom Cruise‘un ve Alice Harford rolünde ise Nicole Kidman’ın başrolünde olduğu film evli bir çiftin yeni bir deneyim içerisine girerek içlerindeki en gizli dürtüleri bulmalarını konu edinir. Arthur Schnitzler’in Traumnovelle isimli novella’sından sinemaya uyarlanan filmde erotizm ve gerilim öğeleri bir arada bulunur ve cinsellik Kubrick’in ustaca çizdiği kompozisyon sayesinde sürükleyici bir şekilde izleyiciye aktarılır. Bu sürükleyiciliği yakalamak için de Kubrick, izleyicisini filmde yarattığı büyülü dünyaya hapseder.

Millennium Mambo (Hou Hsiao-hsien, 2001)

The Assassin filmiyle geçtiğimiz yıla damga vuran işlerden birine imza atan Tayvanlı usta sinemacı Hou Hsiao-Hsien, 2001 yılında yönetmenliğini üstlendiği Millennium Mambo ile izleyiciyi selamlıyor. Vicky isimli bir genç kızın yaşamına odaklanan film, Vicky’nin on yıl sonrasından konuşan dış sesi eşliğinde akışını sürdürüyor. Vicky’nin kıskanç sevgilisi Hao-Hao ile olan sorunlu ilişkisini ele alan film, aşk filmi olmasına rağmen hiçbir romantizm öğesini içermiyor. Bunun yerine kıskançlık yoluyla aşkı anlatmayı benimseyen film, aşırı kıskançlığın bağımlılığa dönüşüp ilişkiyi yıpratmasını çarpıcı bir şekilde anlatıyor. Millennium Mambo’nun başrolünde, yönetmenin daha sonra çekeecği The Assassin filminde karşımıza Qi Shu yer alıyor.

Frontier of the Dawn (Philippe Garrel, 2008)

Frontier of the Dawn (La frontière de l’aube) Philippe Garrel‘ın  yönetmenliğini ve senaristliğini üstlendiği, başrolünde oğlu Louis Garrel‘ın rol aldığı dram türündeki bir yapım olarak kendini resmediyor. Diyalogların oldukça az kullanıldığı film, kocasının ilgisizliğinden sıkılan Carole’un genç bir fotoğrafçı olan François’ya aşık olmasıyla şekillenen yaşamını mercek altına alıyor. Siyaz-beyaz çekim tekniğinin kullanıldığı film, eski dönemleri andıran atmosferiyle ve barındırdığı yoğun duyguyla çekildiği yıla göre farklılık yaratmayı başarıyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi