Array ( [0] => 9 [1] => 38 [2] => 7467 [3] => 10 [4] => 832 [5] => 11 [6] => 1237 [7] => 1875 [8] => 1125 [9] => 15422 [10] => 12794 [11] => 13 [12] => 708 [13] => 7468 [14] => 14 [15] => 208 [16] => 15421 [17] => 1859 [18] => 15423 ) test Array ( [0] => 1 [1] => 7468 [2] => 2692 ) test Array ( [0] => Array ( [name] => Politik [link] => http://www.filmloverss.com/kategori/turler/politik/ ) )
Az Gelişmişliğin Anıları
Memorias del Subdesarrollo
1968 - Tomás Gutiérrez Alea
97
Küba
Senaryo Edmundo Desnoes, Tomás Gutiérrez Alea
Oyuncular Sergio Corrieri, Daisy Granados, Eslinda Núñez

Memorias del subdesarrollo

Kariyerine belgesel yönetmenliğiyle başlayıp devrim sonrasında belgeselci yanını koruyarak çektiği sosyal içerikli filmlerin ardından son dönemlerinde romantik komedilere yönelen Küba’lı efsane yönetmen Tomás Gutiérrez Alea’nın 1968 yapımı Memorias del subdesarrollo filmi, hem kapitalizme hem de sosyalizme getirdiği eleştireler nedeniyle hiçbir kesim tarafından sahiplenilmeyen, unutulmuş başyapıtlardan biri.

Devrim sonrasında varlıklı bir aileden gelen Sergio’nun, ailesi ve arkadaşlarının aksine ülkeyi terk etmeyerek olan biteni anlamlandırma çabasını anlatıyor film. Her zaman bir şeyler yazmak isteyen fakat bir türlü vakit bulamayan Sergio, devrimle birlikte olanların yanında kendi amacını ve anlamını da sorgulamaya başlar.

Yönetmen filmi Küba’nın dillere destan gece hayatıyla başlatır ve birden devrim sonrasına geliriz. Fakat bu giriş sahnesi muhteşem bir şekilde aslında gerçekleşen devrimin biz özetidir. İnsanlar çılgınca eğlenirken bir el silah sesi duyulur ve biri yere yığılır fakat kimse olan biteni umursamaz ve eğlenmeye devam eder. Birkaç kişi ölen kişiyi alelacele kaldırıp götürür. Fakat o kalabalığın içinde biri ölen kişiyi ve olayı fark eder. İşte Küba’daki devrimde olan tamda budur. Burada özellikle değinilmesi gereken Memorias del subdesarrollo’nun yine Küba devrimini anlatan 1964 yapımı Mihail Kalatozov’un efsane filmi Soy Cuba ile olan ilişkisinin tamamen bu sahneyle sınırlı kalması. Çünkü Alea’nın devrime olan bakışı Kalatozov’unkinden çok daha farklı.

Dükkanları ve evleri olan Sergio oldukça zengin bir hayat sürmektedir. Fakat devrimle birlikte ailesi ve eşi onu bırakıp Amerika’ya giderler. Bu Sergio için bir yıkım değil tam aksine bir tür özgürleşmedir. “Sonunda başımın etini yiyen herkesten kurtuldum” der. Balkonundaki dürbünüyle şehri izler, her şey ve herkes aynıdır. Dışarıdan bir şekilde hiçbir şey değişmemiş gibi görünür ve ardından Sergio sokaklara iner. Ama sokaklarda hayat farklıdır, Sergio’ysa bu farka tamamen başka bir bakış açısıyla yaklaşır. Sorun kapalı dükkanlar, artık üretilemeyen eşyalar değildir. Sorun insanların hala aynı geri kalmış insanlar olmasıdır. Sokaklarda dolaştıktan sonra kitapçılara ve sergilere gider. Sorun aynı zamanda onun fazlasıyla Avrupa özentisi olmasıdır.  Aslında sorun tüm bu insanların bu beş para etmez ufacık adada kısılıp kalmalarıdır.

Belirgin bir şekilde Sergio kapitalizmin ve Amerikan sömürgeciliğinin farkındandır fakat devrime olan yaklaşımı tamamen yabancılaşmış bir bireyselcilik içerir. Kaldı ki Alea’nın sosyalizme getirdiği en büyük eleştirilerden biri budur, sosyalizmin bireyselciliğe karşı olan düşmanca tutumu. Haliyle Sergio bir birey olarak anlam peşinde koşarken devlet de onun bu bireyselciliğini elinden almak için çalışmalarına başlamıştır.

Memorias del subdesarrollo’da kurgu aslında bire bir yönetmenin düşüncelerine tercüman olan Sergio’nun konuşmalarıyla ilerliyor. Sergio gördüğü bazı kadınlarla birlikte olmak ister ve bunun için onları etkilemeye çalışır ve başarır da ama hiç biri aradığı şeye sahip değildir. Sergio’nun deyimiyle hepsi geri kalmışlığın izlerini taşımaktadır. Birçoğunun kendine has bir düşüncesi yoktur. Hepsi birilerinin onlar yerine karar vermesini ister. Övündükleri sözde kültürel mirasları işlerine gelmeyen bir şeye evrildiği vakit yalan söylemekten, tehditler savurmaktan geri kalmazlar. Bu noktada yönetmenin getirdiği bu çok sert eleştirilerin bir tür dışlayıclık içerdiğini düşünebilirsiniz. Bu, yarattığı karakter üzerinden doğru bir düşüncedir fakat hikayenin ilerlemesiyle birlikte Sergio’nun geçmişine gideriz ve yönetmenin belgeselci tutumuyla birlikte halktan biri haline geliriz. Haliyle eleştirel bakış dışlayıcılıktan bir tür tarihi diyalektizme dönüşür. Fakat burada önemli olan yönetmenin bir şekilde sosyal gerçeklikle yeni dalga bireyselciliğini içe içe ve müthiş bir şekilde dengeli olarak işleyebilmesidir. Bu başarı haliyle topluma getirilen bireysel eleştiriler yoluyla eleştirel bakışın zirvesine çıkabilmeyi başarırken aynı zamanda bunu halkı dışlamadan yapmasına olanak verir.

Burada eleştirel bakıştaki belgeselci tutum da oldukça önemlidir. Dönemin gazeteleri, televizyon programları, Kennedy’nin Küba’yı suçlayan radyo konuşmaları, Castro’nun Birleşmiş Milletler’de yaptığı konuşma, gerçekleştirilen paneller, mahkeme salonu…

Yönetmenin filmde eğildiği iki konu vardır aslında. İlki Sergio’nun hep istediği yazabilme isteği ve kendi anlamına ulaşma çabasıyla devrimin ne olduğunu anlama. Sergio’nun kendini anlama çabasında yönetmen kurguda çarpıcı zaman atlamaları yapar. Örneğin Sergio dişlerini fırçalarken bir yandan da yıllar önce eşiyle yaptıkları tartışmaları kayda aldığı teybi dinler. Sonra bir anda teybin kayıt yapıldığı ana gideriz ve ardından yeniden şimdiye. Burada yönetmen Sergio’nun bireyselci arayışını vurgulamak için oldukça etkileyici öznel kamera hareketleri kullanır. Sergio’nun yazmayla olan ilişkisi ise yine belgeselci bir tutumla birleşerek hayatının bir döneminde Küba’da yaşamış olan Ernest Hemingway’le birlikte işlenir. Sergio Hemingway’in yaşadığı evi dolaşırken onu düşünür. Evi Avrupa ve Amerika’dan gelen kitaplarla doludur. Küba’ya dair hiçbir şey yoktur. Burası onun için tropikal bir tatil adasından daha fazlası değildir. Bu sahnelerde yönetmen Sergio’yu Hemingway’in altereogus olarak ele alır. Örneğin Hemingway’in gazetecilerden kurtulup kafasını dinlemek için çekildiği odaya Sergio birlikte olduğu ve aslında hiçbir şekilde onu anlayamayan ve asla da anlayamayacak olan sevgililerinin birinden kurtulmak için gider. Fakat ortada çarpıcı bir gerçek vardır. Sergio Hemingway’in o umursamadığı adada doğmuş ve soykütük olarak oraya ait olmuştur. Bu aslında, belki de başka bir Hemingway olabilecek Sergio’nun hiçbir yerde doğması sebebiyle hiç kimse olmasına yol açarak bireyselci görüşün nihilizme kaydığı bir bölümdür.

Yönetmenin devrime olan bakışı yine Sergio’nun anlamlandırması üzerinden gerçekleşir. Ayrıca Alea devrim ve bireyselci haz arasında bir ilişki kurar ve bunu muhteşem birkaç sahneyle aktarır. Sergio evine gelen temizlikçiyi arzularken masasında İtalyan ressam Sandro Botticelli’nin Venüs’ün Doğuşu tablosu vardır ve Sergio aşkın, güzelliğin tanrıçası olan Venüs’ün çıplak resmi üzerinde parmaklarını gezdirir. Yine aynı tablo daha sonra devrimle ilgili belgeselci tutumda belli belirsiz kendini gösterecektir. Hiç kuşkusuz Alea Venüs’ün doğuşunu devrimin doğuşuyla özdeşleştirir. Burada güzelliğe ve devrime olan arzu arasında kurduğu ilişkiyse kesinlikle inanılmaz bir yaratıcılığın ürünü. Ama tüm ilişki bununla da sınırlı değil. Hiç kuşkusuz yönetmenin bu tabloyu seçmesinde çok önemli bir sebep daha var. Botticelli tablosunda Venüs’ü anatomik anlamda bariz bir şekilde bozuk olarak çizmiştir. Yani bir anlamda stilistik ve ütopik bir düşünceyi temsil eden Venüs, gerçekliğin bozukluğuna uğramıştır. Zaten bu tablo bir çok otorite tarafından Maniyerizm’in öncüsü kabul edilmektedir. Kısaca bahsetmek gerekirse Maniyerizm her şeyin içe içe geçtiği ve sürekli bir devinimin olduğu bir sanatsal yaklaşımdır. İşte burada yönetmen devrimin ve materyalist güzelliğin, realizmin devinimi içerisinde ideolojik stilistliğini yıkar. Bu yönetmenin Sosyalizme getirdiği ikinci önemli eleştiridir.

1961-1962 yıllarına odaklanan film füze krizinin de canlı tanığıdır aynı zamanda. Devrimden sonra Sergio’nun evine el koyulur ve füze krizinin çıkmasıyla birlikte her erkek gibi zorunlu askerlik görevine çağırılır. Bu Sergio’nun bireysel anlamda boğulduğu nihilizminin kitlesel bir yok oluş için her iki tarafında birbirine meydan okumasıyla gelen uç noktada, zirve yapmasına sebep olur. Yönetmen gerçek savaş hazırlığı çekimleri eşliğinde Sergio’nun içine düştüğü durumdaki çaresizliğini yansıtır. Fakat filmin finali için seçtiği sahne kesinlikle en azından Alea için bir tür kaçışın simgesidir. Sergio’ya ne olduğunu ve onu bekleyen şeyleri göstermez bize. Final sahnesinde gördüğümüz şey Sergio’nun dürbününden şehir manzarasıdır…

Memorias del subdesarrollo sosyal gerçekliği ve Fransız yeni dalgasının kurgu özelliklerini bir arada kullanarak devrime ve bireyin varoluşuna dair inanılmaz etkileyici göndermelerle tespitlerde bulunan ve bilinçli bir şekilde geleceğe dair söylemde bulunmaktan kaçınan kesinlikle bulunmaz bir başyapıt.

İzleyin, izlettirin…



MAİLİNİZ VAR
Sinema dünyasından son haberlere herkesten önce
ulaşmak için mail listemize üye olabilirsiniz.
Üye Ol