Modern toplumun hızlı tüketim yapısında yorulan pek çok insanın kaçma fikri akıllara geldiğinde dillendirdiği ilk ülkelerdendir İzlanda. 320.000 kişilik nüfusu, sıfıra yakın suç oranı, yüzde yüz okur-yazarlık gibi sayısal pozitif özellikleri yanında doğal güzellikleriyle de pek çok kişinin hayallerini süsleyen bir rüyalar memleketi diyebiliriz burası için. Dışarıdan bakıldığında her şeyin harika gözüktüğü ve dünyanın en yaşanılası ülkelerinden kabul edilen İzlanda için İzlandalılar aynı şeyi düşünüyorlar mı peki? Yönetmenliğini Baltazar Kormakur’un yaptığı ‘101 Reykjavik’ filminde İzlandalı karakterlerden birinin şu sözü yeterince açıklayıcı olsa gerek: “Burada yaşıyor olmamızın tek sebebi, burada doğmuş olmamız.” Coğrafi koşullar ve toplumsal şartlar göz önünde bulundurulduğunda oldukça problemsiz, dertsiz, sakin bir hayatları olan İzlandalı insanlar, bu süreçte içsel sorgulamalara ve varoluşsal çıkarımlar yapmaya başlıyorlar. Melankolik bir toplum olarak nitelendirebileceğimiz İzlanda’nın sanat ve sinema üreticileri de kendilerine ana beslenme kaynağı olarak bu hisleri ve düşünceleri seçiyorlar.

Björk ve Sigur Ros gibi müzisyenlerin öncülüğünde müzik aleminde kendine saygın bir konum elde eden İzlanda’nın sinema konusunda yolun başında olduğunu ve üretimlerin bireysel girişimlerle oluştuğunu belirtebiliriz. 1944 yılında Danimarka’dan bağımsızlığını ilan ettikten sonra bugüne kadar daima inişli çıkışlı bir ekonomiye sahip olan ülkede, kemer sıkma politikalarıyla meşhur sağ görüşlü Bağımsızlık Partisi’nin hükümet olması ile beraber sinema endüstrisine verilen desteğin %40 oranında azaltılması da gelişim çağında olan ülke sineması için negatif bir gelişmedir. ‘Metalci’ filminin İzlandalı yönetmeni Ragnar Bragason’un film üretimleriyle ilgili söylediği şu cümleler ise oldukça ilginç: “İzlanda’da sinema yapmanın güzel tarafı istediğiniz takdirde cebinizde beş kuruş olmadan da çıkıp film çekebilmeniz. Sinema sektöründe herkes birbirine çok yakın, görüntü yönetmenleri, film müziği bestecileri… İyi bir fikriniz varsa herkes bir araya gelip o filmi çekmeye dünden hazır.”

İzlanda’nın küçüklüğü ve sakinliği üretim konularına da etki ediyor. Kişilerin problemleri daha kişisel ve ruhani düzeyde kalınca üretimlerin genel çerçevesi de bu bağlamda oluyor. Ülkenin bu kapalı ve izole konumu öze karşı bir bağlılık yaratıyor. Kültürel anlamda dış toplumlarla önemli bir etkileşime girmeyen ülkenin ana dili de bu durumdan nasibini alıyor ve İzlandaca yüzyıllardır çok küçük değişimlerle varlığını koruyor. İzlandalılar Orta Çağ’dan kalma tarihi metinlerini rahatlıkla okuyabiliyorlar. Saga ismi verilen ve genel olarak toplumun özgür günlerinin işlendiği bu metinlerde gerçeküstü ve ruhani konularla birlikte kahramanlık hikayeleri anlatılırken, öykülerin beklenmedik anlarındaki absürt girişler de İskandinav ve özellikle İzlanda sinemasında benzer şekilde karşımıza çıkmaktadır.

dagur-kari-2-filmloverss

12 Aralık 1973’te Paris’te dünyaya gelen Dagur Kari, 3 yaşındayken ebeveynleriyle anavatanı İzlanda’ya gider. Ülke sinemasının dünyada tanınmasında önemli pay sahibi olan yönetmen, Danimarka Ulusal Film Akademisi’nde aldığı sinema eğitimin ardından mezuniyet projesi olarak çektiği Lost Weekend isimli kısa filmi ile önemli festivallerden 11 ödül toplamış ve dikkatleri üzerine çekmiştir. Bu kısa filmden üç sene sonra Noi Albinoi isimli ilk uzun metrajını çeken Kari, aşina olduğu coğrafyayı ve çevresinden bildiği içsel gel-gitleri filmine ustalıkla yedirmeyi bilmiştir. Danimarka’daki eğitimin ardından İzlanda’da film çekmenin kendisi için çok önemli olduğunu, her türlü zorluğa rağmen profesyonel sinema kariyerini kendi dilinde ve kendi ülkesinde başlatmanın manevi düzeyde kendisine çok şey kattığını belirtmiştir.

Noi Albinoi’den iki sene sonra gelen Voksne Mennesker filmini bu sefer Danimarka’da çeken yönetmen, ikinci filminde daha özgür ve geniş çalışma imkanları bulup, konu itibariyle de önceki filminden daha az minimal bir işe imza atıyor. Yavaş yavaş popülerlik kazanıp İskandinav Sineması rüzgarını da arkasına alarak kendi hayran kitlesini oluşturmayı başaran yönetmen üçüncü uzun metraj filmini ABD’de yapıyor. Tanınmış oyuncularla çalıştığı İngilizce filmi The Good Heart, ne yazık ki Dagur Kari’nin önceki filmlerinin özgünlüğünden ve yaratıcılığından çok uzak, seyircide ısmarlama bir projeymiş hissi yaratan vasat bir iş. Berlin Film Festivali’nde ilk defa seyirciyle buluşan yönetmenin son filmi Fúsi’de (Virgin Mountain) Kari tekrar kendi topraklarına ve kendi insanlarına geri dönmüş durumda. Filmi henüz izleme şansımız olmadı fakat gelen ilk yorumlar yönetmenin inişe geçen sinemasını tekrar toparladığı yönünde.

Dagur Kari’nin filmlerinin en dikkat çekici özelliği beslendiği kaynakların çok iyi şekilde özümsenmiş olması ve yan unsurlarla desteklenmesi. Eğer anlatmak istediği sıkışık kalmış bir karakter ise bunu çevre tasvirleri ile güçlendirebiliyor. Noi Albinoi’de bunu oldukça başarılı şekilde uyguladığını gördüğümüz yönetmen bir röportajında konuyla ilgili şöyle konuşmuştur: “Sonuçta kar ve buz hareketi kısıtladığı için filme fiziksel bir derinlik kattı. Bu özellikle de araba takip sahnesinde kendini belli ediyor. Böyle doğası olan bir yerde hiçbir yere kaçamazsınız.”

İzlanda kültürü için ölüm oldukça önemli bir kavramdır. Gazetelerde en çok yer kaplayan ve en çok ilgi gören bölümler ölüm ilanlarının olduğu sayfalardır. Yerel halk ölülerin kendilerini terk etmediğini, evlerinde varlıklarını sürdürdüklerini düşünüp, aracılar sayesinde kendilerine yol gösterdiklerine inanırlar. Noel zamanı mezarlıkların aydınlatılması gibi ilginç durumlar toplumun ölüm olgusuna ve ruhani yapısına dair önemli ipuçlarıdır. Dagur Kari de bugüne kadar çektiği üç filmde –Fúsi’yi dışarda bırakıyorum– az ya da çok ölüme yer verir. Voksne Mennesker de daha küçük olmakla birlikte Noi Albinoi ve The Good Heart’ta ölümler kritiktir. Sartre’ın “Doğmuş olmamız saçmadır, ölecek oluşumuz da saçmadır.” cümlesini filmlerinin ana felsefelerinden biri haline getirdiğini söyleyebiliriz yönetmenin.

dagur-kari-the-good-heart-filmloverss

Toplumunun geçmişine sahiplenerek filmlerini bu şekilde daha özgün bir hale getiren Kari, sagalardaki absürtlüğü filmlerine taşıyarak anlatımını daha kalıplarötesi bir hale getiriyor. Bir ilan-ı aşk sahnesinde arkadan geçen filler görebileceğiniz gibi, torununu uyandırmak için havaya tüfekle ateş eden bir büyükanneye de rastlayabiliyorsunuz filmlerde. Bu absürtlük, karakterlerin her birinde var olan mekana, olaylara veya durumlara karşı yabancılaşma duygusunu öne çıkarmasıyla filmlerdeki varoluşçu söylemi destekliyor.

320.000 kişilik bir ülkede film yapmak para kazanmak için değil, salt sinema aşkıyla açıklanabilir bir durum. İmece usulü yapılan bu filmlerin çoğu bugün önemli yatırımlar sonucunda üretilen pek çok filmin sahip olmadığı anlatım gücüne sahip. Bu kısıtlı nüfusa rağmen kültür düzeyinin çok yüksek olmasına paralel, senelik 2 milyona yaklaşan bilet satışıyla endüstriyel düzeyde de İzlanda sineması ciddi bir gelişim içinde. Baltazar Kormakur, Dagur Kari, Olaf de Fleur gibi yönetmenlerin açtıkları yolda yeni sinemacılarla ilerleyen yıllarda İzlanda’yı sinema dünyasında daha önemli noktalarda göreceğimize şüphe yok.

1 2 3 4
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi