69. Cannes Film Festivali’nin Semaine de la Critique (Eleştirmenler Haftası) bölümünde Yılın En Yenilikçi Yönetmeni ödülünü kazanarak büyük ses getiren, Türkiye prömiyerini gerçekleştirdiği Adana Uluslararası Film Festivali’nden En İyi Yönetmen ve En İyi Senaryo dahil üç ödülle dönen Albüm filminin yönetmeni Mehmet Can Mertoğlu ile söyleştik.

Söyleşi: Utku Ögetürk

Utku Ögetürk: Öncelikle iki kısa metrajın ardından çekilen ilk uzun metraj ve hem yurt dışında hem de yurt içinde gelen ödüller, tebrik ederek başlamak istiyorum.

Mehmet Can Mertoğlu: Çok teşekkürler.

Utku Ögetürk: Albüm’ün ortaya çıkış sürecinden bahsedebilir miyiz?

Mehmet Can Mertoğlu: Açıkçası, ben sinemaya çok uzun süredir, çok küçük yaşlardan bu yana hevesliydim. Film yapmak istiyordum. İki kısa metrajın ardından bir uzun metraj yapma niyetim vardı ve tarih meselesine merakım olduğu için bu suni tarih, gerçek tarih meselelerini sinemaya nasıl dönüştürebileceğimi düşünüyordum. Buradan, evlat edinme üzerinden yola çıkarak hikayeye giriş için iyi olabileceğini düşündüm ve bundan dört yıl önce bu senaryoyu kaleme aldım.

Utku Ögetürk: Bu röportajın genç sinemacılar için önemli olacağını düşünüyorum. Bu sebeple filme geçmeden önce Köprüde Buluşmalar ile çıkılan bir yolculuk, dört ülke ortak yapımı bir film, önemli bir görüntü yönetmeni… Kısacası, bir ilk uzun metraj için çok zor bir araya gelebilecek faktörlerin tümü Albüm’de bir araya getirilmiş. Bu yolculuğu ve nasıl bir yol izlediğinizi öğrenebilir miyiz?

Mehmet Can Mertoğlu: Bence şöyle, biz ilk olarak 2012’de, Nantes’da “Festival des 3 Continents” (3 Kıta Film Festivali) vardır ve çok köklü bir festivaldir. Bunun bir ortak yapım workshop’ına katıldık. Burada, dünyadan sadece Latin Amerika, Afrika ve Asya’ya açık – Türkiye’yi burada Asya’dan sayıyorlar sağ olsunlar(!) – biz de bu vesileyle katıldık. Orada çok fazla şey öğrendik bu konularda. Benim açıkçası, çok fazla bilgim yoktu sektörle ilgili olarak. Köprüde Buluşmalar’dan iki tane ödül aldık. Bu bizim Avrupa’dan yapımcılarla tanışmamız için önemli bir yol açtı. Akabinde ise, görüştüğümüz kişiler senaryoyu evrensel buldular. Bence bizim en önemli artımız buydu. O kadar fazladan ilgilendi ki, çok daha fazla ülkenin destek verdiği bir yapım olabilirdi Albüm. Aslında, Türkiye ile ortak yapım yapmak çok zor. Örneğin Hollanda yapamıyor; mütekabiliyet (1) diye bir şey var örneğin Türkiye’den para çıkmadığı için kimse Türkiye ile ortak yapımlara imza atmak istemiyor. Hep geleneksel ülkeler var Almanya ve Fransa gibi, biz en azından bu ülkelerin arasına Romanya’yı eklemeyi başardık. Bence burada, genel olarak senaryo beğenildi. Çünkü evet benim kısa metrajlarım var ama diyalogsuz ve çok ciddi yapımlar değildi. Ama en önemlisi ben senaryoyu sunarken iyi hazırlandığımı düşünüyorum; görsel referanslar verdim ki filmin nasıl olacağı üç aşağı beş yukarı seneler önce dahi belliydi. Böyle olunca, yaşıma bakmadan güvendiler bana.

Yılda 700-800 film izlerdim

U.Ö: Sundance Lab de var sanırsam.

M.C.M: Evet, oraya da başvurduk ve oldu. Esasında Sundance, seçkisi itibari ile genel anlamda favori festivallerimden değildir doğrusu. Benim için enteresan bir deneyimdi. Amerika’dan gelen iki senaryo danışmanıyla çalışmalar yaptık. İçlerinden bir tanesi Naomi Foner (Jake ve Maggie Gyllenhaal’un annesi) daha önce Sidney Lumet ile de çalışmış çok önemli bir isimdi.

Kendi adıma Avrupa sinemasına aşinalıklarının son derece kısıtlı olmasını görmek şaşırtıcıydı. Bu laboratuvarda danışmanlarımdan ziyade festivalin programcılarından Paul Federbush ile yaptığım konuşmalar daha faydalı oldu hatta. Yine de geriye dönüp baktığımda farklı yaklaşımlarla karşılaşmış olmayı önemsiyorum.

U.Ö: Bu durumda, dört sene içerisinde yazdığınız bir senaryo daha olgunlaşarak bugüne geldi diyebilir miyiz?

M.C.M: Aslında çok radikal bir tek değişim oldu, o da filmin sonuyla ilgili. Ama genel olarak filmin %90’ından herhangi bir değişiklik olmadı; diyaloglar dahi aynıdır. Tabii ki emprovize gelişen bazı şeyler de oldu ama filmin yapısının büyük kısmı sabitti.

U.Ö: Peki, bütün bu zorlu süreçler için sizin, ilk senaryosunu yazacak veya ilk uzun metrajını çekmeyi planlayan sinemacılar için bazı önerileriniz var mıdır?

M.C.M: Bu filmi yazmaya başlarken ben de öğrenciydim. Ve en önemlisi inanılmaz film seyrederdim, yılda 700-800 film izlerdim. Şimdi işler sebebiyle bu sayı biraz azaldı tabii, çok az uyurdum çok fazla film izlerdim. Bu neredeyse bir yaşam biçimiydi benim için.

Ayrıca sinema eğitimi görmemiş biri olarak kendi gelişimim için yaptığım en önemli şey senaryo okumaktı, çok fazla senaryo okudum. İnsanlar şunu ıskalıyor bence, bu bir edebi metin olmadığı için bunun daha açık ve işlevsel yazmak gerekiyor. İşin erbabı olmadığımdan tavsiye vermeyi haddime görmüyorum ama yeni yeni senaryo yazmaya başlamış olanların bunun bir edebi metin olmadığını, daha işlevsel olması gerektiğini fark etmeleri gerekiyor.

Bir diğer önemli yöntem ise, mutlaka çok sevdikleri filmlerin senaryolarını okusunlar. Hatta, bu filmlerin senaryolarını kendileri tekrar yazsınlar ve “bu sahneyi ben nasıl yazardım” diye kendilerine sorarak ilerlesinler.

Şunu da eklemek istiyorum. Diyelim ki Eurimages’e başvuruyorsunuz. Eurimages’ta İzlanda delegesi de oluyor, Yunanistan delegesi de… Örneğin yerel bir şakayı ele alalım; bunun coğrafyamıza aşina olmayan kişiler tarafından yeterince anlaşılması epey güç olabiliyor. Bu tip yerel unsurların daha açıklayıcı şekillerde verilmesinin senaryonun uluslararası boyutunu güçlendirebileceği kanısındayım.

U.Ö: Albüm’deki okey sahnesini buna örnek olarak gösterebiliriz.

M.C.M: Evet, gerçi Albüm’deki okey sahnesi senaryoda yoktu. Okey bizim haricimizde belli Balkan ülkelerinde olan çok yerel bir oyun neticede. Zaten o sahne emprovize bir sahnedir.

U.Ö: Albüm, Roy Andersson’un Yaşayanlar Üçlemesi’ni anımsatıyor. 

M.C.M: Ben çok severim Roy Andersson’ı. Filmin genel boyutu değil ise belli başlı noktalarda esinlendim. Vergi dairesi sahnesi bunlardan bir tanesi. Ama o kadar fazla sevdiğim yönetmen var ki, hepsi mutlaka bir şeyler katmıştır bana.

U.Ö: Evet, özellikle vergi dairesi sahneleri bu konuda öne çıkıyor. Bir de şu da var; Yaşayanlar Üçlemesi’nde Roy Andersson, bugünün insanını geçmişiyle yüzleştirir. Siz de bunu filminizde ele aldığınız tarih üzerinden yapıyorsunuz. 

M.C.M: Aslında, böyle bir yüzleştirme niyetim yok. Tarih ile ilgili meselem tabii ki var ama böyle bir yüzleştirme meselem yok. Aslında, beni cezbeden şey bize öğretilen ve aktarılan tarihin ne kadar değişebildiğiydi. Burada da bunu fotoğraflar ve günümüz dünyası üzerinden yaptım.

Türkiye’de eleştiri mekanizması çok iyi işlemiyor

album-filmloverss

U.Ö: Filme gelecek olursak, Albüm’ün Türkiye sinemasında çok da örneği yok. Son dönemden belki Onur Ünlü’nün Sen Aydınlatırsın Geceyi filmini örnek olarak gösterebiliriz bu türe. 

M.C.M: O da çok ilginçtir, Onur Ünlü benim hemşehrimdir, filmi de benim doğduğum yerlerde geçer. Ama, ben Onur Ünlü filmlerini açıkçası pek sevmem. Fazlasıyla televizyon estetiği bulurum. Tabii ki haddime değil böyle şeyler söylemek ancak yine de denedikleriyle büyük saygı duyuyuyorum Onur Ünlü’ye. Bu kadar elverişli bir toplumda yaşıyor olmamıza rağmen çok tekdüze bir sinemamız var. Ve sinemamızın farklı dallara filizlenmemiş olması bana çok üzücü gelir. İstisnai kabul edilmesi beni de şaşırtıyor. Belki burada ben Fasulye’yi anabilirim. Fasulye gerçekten absürt bir filmdi ama bunlar hep kişisel birer çaba olarak kaldılar.

U.Ö: Açıkçası, daha uzun bir konunun maddesi olsa da, ben ülke sinemamızın gelişememesinin başlı sebeplerinden biri olarak bunu görüyorum. Siz, bu tür özelinde mi ilerlemek istiyorsunuz yoksa bu bir deneme miydi ve farklı türlere de yönelebilir misiniz?

M.C.M: Böyle filmler yapabilirim ama şu an düşündüğüm örneğin böyle bir şey değil. Bu tip filmleri yapmak isterim tabii ki seve seve, zaten bu türde filmleri seviyorum. Ama her filmi aynı minvalde yapacağım diye bir şey yok, yeni şeyler denemeye de açığım. Oldum olası sabit şekilde gitmek gibi bir niyetim de yok açıkçası. Ülke sineması konusunda ise, bence iyi konumdayız. Bazı ülke sinemaları çok daha kötü durumda. Almanya sinemasının dahi çok iyi olduğunu söyleyemeyiz. Birkaç bireysel çaba, Maren Ade’nın Toni Erdmann’ı çok konuşuluyor örneğin. Bu noktada ben Avrupa’nın çok gerisinde olduğumuzu düşünmüyorum.

Yönetmenler ya risk almıyorlar ya da yeteri kadar fazla film izlemiyorlar

U.Ö: Burada biraz aslında Romanya’ya baktığımızda Yeni Rumen Dalgası olsun, Yunanistan’a baktığımız Yunan Yeni Dalgası olsun ciddi bir birikim sonucu, hazırlanmış bir şekilde ilerleyen sinemalar mevcut. Biz de sanki hep parça parça bireysel çalışmalar söz konusu. 

M.C.M: Evet, o doğru.

U.Ö: Misal, uzun süre Sarmaşık’tan bahsettik, şimdi Albüm’den bahsediyoruz. İkisi de tür filmleri aslında ama bireysel birer çalışma gibi gözüküyor.

M.C.M: Şununla da ilgili bir konu bence bu, çok uzun bir konu bu tabii kısaca özetleyeceğim, gişe için yapılmış ticari filmleri bir yana bırakıyorum onların hepsi aynı şablondan çıkmış işler. Nedense insanlar risk almıyorlar ya da yönetmenlerin çok fazla film izlemediklerini düşünüyorum. Akıllarına gelen ilk fikrin çok yaratıcı olduğuna inanıyorlar ama aslında aynı konu defalarca işlenmiş oluyor. Bir diğer detay ise aslında Türkiye’de eleştiri mekanizması çok iyi işlemiyor. Misal, Romanya ile ortak yapım yaptığımız için oradaki film enstitüsünü çok iyi biliyorum. Orada çok sert bir eleştiri mekanizması var burada ise daha çok pohpohlama üzerinden ilerliyor. Romanya’da ise neredeyse hakarete varacak sertlikte eleştiriler oluyor ve en önemlisi bunları kaldırabiliyorlar ve bunlardan ders çıkartabiliyorlar. Bunun çok ciddi bir entelektüel ortam yarattığı kanısındayım. Bu ortamın da katkısıyla bence yavaş yavaş inanılmaz bir ekol inşa ettiler. Çok ilginçtir bu eleştiriyi yapanlar hiçbir zaman iyi arkadaş değildirler, bir araya geldikleri zaman çok iyi sinema konuşurlar. Fakat, ben bizde böyle bir ortamı pek görmüyorum. Misal, birçok insan X bir filmi beğenmiyor ama yapımcılarına ve yönetmenlerine farklı konuşuluyor. Bence dürüst olunmalı. Biri şahsen benim filmimi beğenmediğini söylese bundan memnuniyet duyarım, nedenlerini öğrenmek isterim. Hatta filmimi yerden yere vuran, titiz ve kapsamlı bir eleştiriyi kısa, üstünkörü bir övgüye çok daha yeğ tuttuğumu söyleyebilirim.

Türkiye’de insanların o kadar çok sorunu var ki insanlar yaşama derdinde…

album-filmloverss

U.Ö: Sektörün bu tarafından bakacak olursak eğer -sinema yazarlığı- ben bu sektörde çok yeni olmama karşın aynı durumun bizler için geçerli olduğunu da söyleyebilirim. Birçok yerli film üreticisi veya yönetmeni filmleriyle ilgili eleştiri kaldıramıyor ve açıkçası eleştirmenlerin fikri olumsuz olduğu zaman buna saygı duyulmuyor. 

M.C.M: Tabii ki, inanın bu konuda hiç şüphem yok maalesef.

U.Ö: Tekrardan Albüm’e dönelim. Filminizin bürokrasi merkezli modernleşme üzerine alternatif bir yaklaşım ürettiğini söyleyebilir miyiz?

M.C.M: Yok, bu kadar iddialı bir şey söyleyemem.

U.Ö: Fakat, toplumsal ahlak ile ilgili bir derdiniz, bir sorununuzun olduğu belli oluyor. 

M.C.M: Sorun tabii ki var ama bu o kadar kökleşmiş bir şey ki, Türkiye’de böyle bir dünya var.  Türkiye’de insanların o kadar çok sorunu var ki insanlar yaşama derdinde ve ona sıra gelmiyor bile. Ve bütün bu sorunlar konuşulamıyor bile. Bir kısır döngü var ve ben bunun değişeceğini zannetmiyorum.

U.Ö: Açılış sekansında hayvanlar ve insanlar arasında bir bağ kuruluyor. Ve burada bana göre iki farklı okuma yapmak mümkün kılınıyor. Birincisi hayvanlar ile insanlar arasından benzerlikler hatta farksız oluşumuz. İkincisi ise üreme zorunluluğumuz. Evlat edinmenin merkeze alındığı filminizde açılış hayvanlar üzerinden yaparak bağlama kararını nasıl aldınız?

M.C.M: Ben biraz edebiyattan ödünç aldım bunu; bu tip romanlar vardır ayrıksı bir prologu olan. Sinemada da örnekleri mevcut elbette ama bizde çok yaygın değildir. Buradaki niyetim, filmdeki ailenin geçmişini hiçbir zaman görmüyoruz ve film bir evlat edinme sürecinin neredeyse sonundan başlıyor. Ana akım bir film olsa bu ailenin geçmişi saatlerce anlatılacak bir konu. Ya da üreyememe üzerinden dramatize edilerek “bu adam kısır”, “bu kadın şöyle” gibi inanılmaz trajedilerle anlatılır. Ben burada doğum sürecinin bana gelen tuhaflığını aktarmak istedim. Bunu hayvanlar üzerinden yapmak bana göre en doğrusuydu. Çünkü aslında üreme zorunluluğu dahi hayvanlarla insanlar arasında ciddi benzerlikler taşıyor. Günümüz toplumunda özellikle taşrada insanlar evlendiği an kesinlikle çocuk yapmak zorunda; çocuksuz bir evlilik düşünülemez. Ama kimse bu insanlara fikrini sormaz. Çiftler istemiyor olabilir ancak bunu çevre dikkate dahi almaz. Burada da ben bunu bir suni aşım ünitesi üzerinden yapmak istedim. Bu sebeple yine insanların denetiminde zorla bir üreme sekansıyla açmak istedim filmi. Ve tabii ki burada bir de rastlantısallık var, sonuçları olumlu da olabiliyor, olumsuz da. Bu girizgahı bu sebeple tercih ettim.

U.Ö: Peki, bu girizgahı hayvan haklarıyla ilgili bir derdiniz olduğu için mi tercih ettiniz, hayvan sömürüsüyle ilgili?

M.C.M: Tabii ki bu konuda dertlerim var ama filmin direkt olarak bununla ilgili bir derdi olduğunu söyleyemem. Şu anda tabii ki, gelinen nokta çok korkunç ki, ben önceki kısa metrajımı bir mezbahada çekmiştim çok korkunç ortamlara aşinayım. Filmi buna değinmek için çekmemiş olsam da umutsuzum bu konularda.

U.Ö: Bu, sadece hayvanlarla ilgili olarak değil, genel umutsuzluğunuzun filme yansıdığını düşünüyor musunuz? Kullandığınız renk skalasına bakacak olursak, umutsuz bir hava yaratıldığından bahsedebiliriz. 

M.C.M: Filmin karamsar bir havası olduğuna tabii ki katılıyorum. Ama şunu eklemem gerekiyor, burada (Adana’dan bahsediyor) film olduğundan daha karanlık gösterildi. Film, biraz karanlık çıkıyor; iyi bir projektör yok burada.

U.Ö: Biz de nerede film izleyeceğimizi şaşırdık açıkçası. İstanbul’da düzenlenen festivallerde de aynı sorunları yaşıyoruz. Nitekim yönetmenler de film gösterimleri sırasında bu sorunlardan dert yanıyorlar. 

M.C.M: Bu çok ciddi bir sıkıntı gerçekten. Türkiye’de insanların film izleme deneyimleri de buna izin veriyor diye düşünüyorum. Zaten, insanların birçoğu ana akım filmlere gittikleri için beklentileri başka ve bu konu ne seyircilerin ne de sinema zincirlerinin sahiplerinin umurlarında değil.

U.Ö: Tabii ki bu her film için önemli ancak ben özellikle Albüm’ün kara mizahının altında yarattığı kasvetli dünya açısından bunun çok önemli olduğunu düşünüyorum. 

M.C.M: Tabii ki. Biz bunun için görüntü yönetmenimiz Marius Panduru ile o kadar uğraştık ki. Filmde iki ayrı lens ile çalıştık. Bükreş Kodak’ta bunun üzerine çok ciddi çalışmalar yaptık. Ama buraya geldiğimiz zaman inanın gerçekten çok kötü koşullarla karşılaştık.

Romanya’da evet laboratuvarlar daha iyi durumda ancak DCP’lerin bu işe bir yönüyle zarar verdiği kanısındayım. Marius, Bükreş’teki herhangi bir salonda filmini izlemiyor. Çünkü çok kötü oluyor projeksiyon, istisnasız hiçbirinde biri birini tutmuyor görüntünün. Ve “Kendi emek verdiğim filmi bu şekilde izlemek istemiyorum.” diyor. Cannes’a dahi gitmiyor -ki Cannes iyiydi- üstelik bu zamana kadar 8-9 filmi Cannes’ta gösterilmiş olmasına rağmen.

U.Ö: Filminizi 35 mm çekmeyi tercih ettiğinizi biliyoruz. Bu tercihi ve sebebini açıklayabilir misin?

M.C.M: Aslında birçok nedeni var ama en önemli neden benim kendi sevdiğim filmlerin neredeyse tamamı pelikül ile çekilmiş filmler. Bir diğer yandan Albüm’ün görselliği açısından 35 mm çekmek elzemdi. Özellikle filmde fotoğraf meselesi gibi detaylar olsa da filmin başka bir hissiyatı olduğuna inanıyorum.

Bizde çok az hatta bitmiş olsa da örneğin Ken Loach da 35 mm çekmeye devam ediyor. Bizde ise kimse yeltenmiyor artık çünkü artık şöyle bir alışkanlık oldu “hadi bir daha çekelim, bir daha çekelim”. Bense kısıtlanmayı severim. Bu kısıtlanmışlığın set için de artıları olduğunu düşünüyorum. Herkes daha konsantre oluyor işine. Bir de ben uzun planlar çekiyorum. Ve bu oyuncular üzerinde bir gerilim yaratıyor, sadece oyuncular için de değil, sesçiler için, görüntü yönetmeni için herkese tesir ediyor ve bence bu gerilim herkesin işini daha iyi yapmasına yol açıyor. İnanılmaz bir odaklanmışlık yaratıyor.

U.Ö: Dijitalleşmenin sinemanın doğasına zarar verdiğini düşünüyor musunuz?

M.C.M: Bu kadar büyük bir kelamda bulunamam. Bu dijitalleşmeyi çok iyi kullanan yönetmenler de var. Bu dijitalleşme yaygınlaşmadan örneğin Michael Mann’in filmlerini çok severim. Türkiye’de örneğin -ki o zaman çok ciddi cesaret gerektiriyordu-, Nuri Bilge Ceylan’ın İklimler’ini çok severim ve filme de çok iyi uyduğunu düşünüyorum. Ama şu an gelinen noktada hemen her filmin benzer bir görsel dünya sunduğunu, biricikliğin biraz yok olduğunu görmeye başladım. Belki ileride teknolojinin değişimiyle bu da olumlu anlamda değişecektir ancak şu an çok hoşnutsuzum.

U.Ö: Marius Panduru ile çalışma fikri nasıl gelişti?

M.C.M: Benim sevdiğim birçok yönetmen var tabii ki ama ben bu filmi yazmaya başladığım zaman Romen filmleriyle arasındaki bağı görmüştüm. Ben Marius’un özellikle East of Bucharest ve Police, adjective filmlerinin büyük hayranıydım. Ve en önemlisi ben daha uzun metraj çekmemiştim ve Marius benim için ulaşılabilir bir hedefti ve kendisi senaryoyu okuduktan sonra hemen dahil oldu. Benim tercihimde ise en önemlisi Marius’un uzun planlara aşina bir görüntü yönetmeni olmasıydı. Aynı zamanda da neredeyse bütün filmlerini pelikül çekiyor. Türkiye’de ise herhalde en son 35 mm Küf çekildi herhalde ondan önce de Bizim Büyük Çaresizliğimiz ve Bal vardı herhalde. Şu an yeni jenerasyon ise bilmiyor, bilenler ise unutmuş durumda. Bu sebeple bu konuda belleği taze olan biriyle çalışmak istiyordum, Marius bizim için biçilmiş kaftandı.

U.Ö: Son sorum ise, jenerikte “Seyfi Teoman Anısına” gördük. 

M.C.M: Çok yakın arkadaşımdı ve bu filmden ilk haberi olan kişilerdendi. Ve bu film onun anısına olmalıydı, aksi mümkün değildi.

U.Ö: Çok keyifli bir söyleşi oldu, çok teşekkürler. 

M.C.M: Ben teşekkür ederim.

Söyleşide geçen filmler;

Toni Erdmann (2016), Maren Ade

Yaşayanlar Üçlemesi: İkinci Kattan Şarkılar (2000) – Siz Yaşayanlar (2007) – İnsanları Seyreden Güvercin (2014), Roy Andersson

Sen Aydınlatırsın Geceyi (2013), Onur Ünlü

İklimler (2006), Nuri Bilge Ceylan

Bizim Büyük Çaresizliğimiz (2011), Seyfi Teoman

Küf (2012), Ali Aydın

Bal (2010), Semih Kaplanoğlu

Fasülye (2000), Bora Tekay

East of Bucharest (2006), Corneliu Porumboiu

Police, adjective (2009), Corneliu Porumboiu

(1) Mütekabiliyet, karşılıklı olma durumu anlamına gelen bir kelime ve diplomatik bir terim. Devletler arası ilişkilerde maruz kalınan davranışa aynı şekilde karşılık verme prensibini tanımlar.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi