Önceki Sayfa1 / 2Sonraki Sayfa

Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de medyanın etki alanı oldukça geniş. Dördüncü güç olarak atıfta bulunulan ve kitle iletişim araçlarıyla topluma aktarılan bilgiler bütünü şeklinde oldukça esnek bir tabirle ele alabileceğimiz medya, deyim yerindeyse veziri rezil yapacak bir potansiyele sahip ve gücünü suç eğilimli eylemlerde kullanma fırsatını elinde tutuyor. Bir şekilde birbiriyle etkileşim içinde, entegre olmuş bu iki unsur kimi zaman medyanın kendi içinde vuku bulan bir suç tasviri olarak karşımıza çıkabiliyor, kimi zamansa suça karşı öncü söylemleriyle bilinçaltımıza yerleşip orada harekete geçmeyi bekliyor. Nitekim medya ve suç arasındaki şeffaf bağ gündelik hayatın oldukça içinde ve varlığını o kadar sık hissettiriyor ki insanların bu ilişkiyi bir şekilde kanıksamış olduğunu görüyoruz.

Özgür basın sloganlarıyla kıvrandığımız son dönemde -neyse ki pozitif bir sonuç elde edip nefes aldığımız günlerdeyiz- gazetecilik mesleğinin hakkıyla icra edilemediği bir gerçek. Sindirme ve korku politikalarıyla iktidarın meslek etiğini ayaklar altına aldığı zor yıllardan geçiyoruz. Sırtımızı dayayabileceğimiz bir hukuk sisteminin ve tam bağımsız yargı gücünün hasretini çektiğimizde ise sinema elimizden tutuveriyor. Bu bağlamda, medya ve suç ilişkisinin sinemadaki 10 temsilini sizler için derliyoruz.

Medya ve Suç İlişkisinin Sinemada Temsili

The Big Clock (1948)

the-big-clock-filmloverss

Ölümcül sonuçlara yol açan bir sinir krizinin eşiğinde medya imparatoru olmanız ne kadar işe yarardı? Medya ve suç ilişkisine dair zekice kurgulanmış, John Farrow imzalı nefis bir film noir olan The Big Clock, iş konusunda ödün vermeyen medya patronu Earl Janoth (Charles Laughton) ile ajansın polisiye dergisi genel yayın müdürü George Stroud (Ray Milland) arasında geçecek akıl almaz bir hikayeye dönüşüyor.

“Araştırmacı Gazeteci” kavramı hususunda kafanızı allak bullak edecek sürprizlerle dolu film, medyanın yaptırım gücünü elinde tutan kuruluş sahiplerinin inisiyatifi üzerine düşündürdüğü gibi faili meçhul cinayetlerde medyanın yaratmış olduğu etki üzerine cesur bir portre çiziyor.

Ace in the Hole (1951)

ace-in-the-hole-filmloverss

Yapmış olduğu asparagas haberler ve aşırı alkol tüketimi gibi sebeplerden yerel haber ajansına sürülen  hırslı muhabir Chuck Tatum’un hikayesine odaklanan bir Billy Wilder klasiği olan Ace in the Hole, manşet uğruna tehlikeli sularda yüzen bir gazetecinin basın ahlakını hiçe sayan eylemleriyle yüzleştirir seyircisini.

1950’lerin en başarılı Amerikan filmlerinden biri olan ve Kirk Douglas’ın çarpıcı performansıyla öne çıkan Ace in the Hole, medyanın suça eğilimini ve insan doğasının özellikle kitle iletişim araçlarıyla kötüye evrilen ulaşmış olduğu son noktayı gözler önüne seren yapısı ile radarımıza yakalanıyor. Tatum’un, Kızılderililerden kalma tarihi eserleri ararken göçük altında kalan Minosa’ya uzanmayan yardım eli ve tekrar tekrar tartışmaya açılan basın ahlakı sinemaseverlerin sabrını zorlayacak bir olay örgüsüyle karşımıza çıkıyor.

Sweet Smell of Success (1957)

sweet-smell-of-success-filmloverss

Yazdığı yazılarla birçok insanın hayatını etkileyen sansasyonel bir köşe yazarı olan J. J. Hunsecker (Burt Lancester), kız kardeşi Susan’a kur yapma cüretini gösteren müzisyen Steve’i kendisine hedef alır.

Film noir listelerinin vazgeçilmezi Sweet Smell of Success, kurumsal kimliğinin getirmiş olduğu yetkileri adeta bir silah olarak kullanarak özel hayatındaki problemleri çözmeye çalışan bir gazeteciyi odağına alıyor. Kamerasını, medya ve şov dünyasının şaşalı atmosferinin arka planında yatan karanlıklara çeviren Alexander Mackendrick imzası taşıyan filmde Tony Curtis’in hayat verdiği Sidney Falco karakteriyle hırsın doruklarına tırmanırken medyanın suçla olan ilişiğinin ulaştığı boyut seyirciyi tamamen etkisi altına alıyor.

Die verlorene Ehre der Katharina Blum (1975)

die-verlorene-ehre-der-katharina-blum-filmloverss

Medya, etki alanı o kadar geniş bir oluşum ki hiç çaba sarf etmeden bireyi hedef haline getirebiliyor. 1970’ler Almanyası’nda Baader Meinhof soruşturmaları sırasında “özel hayatın gizliliğinin ihlali” bir durumun sonucu olarak, anarşist sevgilisi nedeniyle hedef haline getirilen bir kadının hikayesini anlatan Die verlorene Ehre der Katharina Blum, medyanın insan hayatını karartma gücünün etkili bir temsili olarak karşımızda. Medyanın haber oluşturma özgürlüğü ile bireyin özel hayatının çatışması temasının işlendiği film, kişisel değerlerin ayaklar altına alınması ve bireyin toplum karşısında savunmasız bırakılması durumu adına dikkate değer bir temsil oluşturuyor.

Gazetecinin haber oluşturma özgürlüğü hakkının sistemde yaratmış olduğu boşluklara ve hukukun üstünlüğü ilkesinin medya aracılığıyla çiğnenmesine tanıklık eden seyirci için unutulmaz bir deneyim.

All the President’s Men (1976)

all-the-presidents-men-filmloverss

Amerikan tarihinde istifaya zorlanmış ilk ve tek başkan Nixon döneminde, tarihe Watergage Skandalı olarak geçen bir olay yaşanır. 17 Haziran 1972 günü, Nixon’ın mensubu olduğu Cumhuriyetçi Parti’den birkaç kişi, seçimi kazanması muhtemel olan Demokratların merkezine sızarak binaya dinleme cihazı yerleştirir. Skandal yaratan ses kayıtları vakası Türkiye olarak çok da uzak olduğumuz bir konu değil. Uzak olduğumuz yaklaşım tam olarak medyanın böylesine önemli bir konuda sergilemiş olduğu tavrın ta kendisi.

Alan J. Pakula’nın yönetmen koltuğunda oturduğu All the President’s Men, araştırmacı gazeteciliğin etik değerleri üzerinden medyanın olumlu yönde kullanıldığında nelere yol açacağını gösteren cinsten. Biz de haliyle bu yaklaşıma sadece filmlerde şahit olabilen bir kitlenin parçası olarak, dördüncü kuvvet olan medyanın politikada nasıl etkili bir güç olabileceğini ekranımızdan izleyebiliyoruz.

Önceki Sayfa1 / 2Sonraki Sayfa
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi