36. İstanbul Film Festivali’nin en heyecan verici bölümlerinden Mayınlı Bölge’de yer alan filmleri, festivali takip eden yazarlarımız Utku Ögetürk, Ecem Şen ve Halil İbrahim Sağlam yazıyor.

Kékszakállú

kekszakallu-filmloverss

Yazar: Utku Ögetürk

Twitter: @utkuogeturk

Arjantinli yönetmen Gastón Solnicki’nin ikinci uzun metraj kurmacası Kékszakállú, Dünya prömiyerini Venedik Film Festivali’nde gerçekleştirmiş ve Orizzonti bölümünde FIPRESCI ödülüne layık görülmüştü. İlk uzun metraj kurmacısı Süden ve belgesel çalışması Papirosen’de filmlerin görüntü yönetmenliğini de yapan Solnicki, içerikten ziyade biçime önem veren, stiliyle izleyici ile eleştirmenleri ikiye bölmesi muhtemel bir filmografi inşa ediyor.

Türkiye prömiyerini 36. İstanbul Film Festivali’nde gerçekleştiren Kékszakállú, tarifi ve sindirmesi çok kolay bir film değil. Béla Bartók tarafından yazılan Dünyaca ünlü opera Bluebeard’s Castle’dan uyarlanan bu deneysel çalışma için genç kızları merkezine alan bir büyüme hikayesi diyebiliriz. Nitekim bu büyüme hikayesi, genç bir kızın havuza atlamaktan çekindiğini seyrettiğimiz, seyirciyi tam anlamıyla tedirgin etmeyi amaçlayan, görsel açıdan son derece şık  bir sekans ile açılıyor. Yönetmenin, farklı dertleri ve/veya hayatları olan, farklı yaş grubundan birçok genç kızın ergenlik ve sonrasında yaşadıklarını anlatırken seyircinin empati yapabilmesi adına öne çıkardığı tedirginlik hissi filmin geneline yayılıyor.

Kékszakállú, 75 dakika gibi kısa diyebileceğimiz bir süreye sahip olmasına rağmen yer yer hikayeden kopmamıza sebep olan bir anlatıya sahip. Fakat, sinematografisinden güç alan sıra dışı bir film olduğunu inkar edemeyiz. Evet, yer yer ciddi anlamda sinir bozucu olabiliyor ancak üzerine düşündükçe film çekici bir hal alıyor.

Safari

safari-filmloverss

Yazar: Halil İbrahim Sağlam

Twitter: @ibodirector

Avusturya sinemasının sıra dışı yönetmeni Ulrich Seidl, 2012’de çektiği “Paradise” üçlemesiyle sansasyon yaratmış, 2014’deki belgeseli Im Keller ile de epey konuşulmuştu. Seidl, yeni belgeseli Safari’de av turizmi gibi tartışmalı bir konuyu odak noktasına alarak Afrika’ya avlanmaya giden bir grup Avrupalı turisti izliyor. İmpala, geyik, zebra ve zürafa gibi hayvanların doğal yaşam alanlarında vurulup öldürülmelerini, arabaya yüklenip götürülmelerini, derilerinin yüzülmesini, kesilmesini, kafalarının doldurulup duvar dekorasyonu olarak kullanılmasını izleyen sürece Avrupalı turistlerin insanın kanını donduran diyalogları eşliğinde dahil oluyoruz. Seidl, her zaman olduğu gibi baştan sona soğukkanlı ve rahat bir yaklaşımla vahşeti belgelediği görüntülerde dört farklı av sürecini göz önüne getiriyor. Bu bir tekrar gibi gözükse de her av süreci daha da groteskleşmeye başlıyor. İzleyici olarak sinirimiz bozuluyor, kızıyoruz, şaşkınlığımızı gizleyemiyoruz, müdahale etmek istiyoruz ama adeta insani duyguları alınmış karakterlerin rahatlığı karşısında nutkumuz tutuluyor. Avrupalı turistler yanlarında bir avcı rehberle çıktıkları süreçte uzaktan hayvanları vurarak öldürüyorlar, hayvanın öldüğünden emin olduklarında “Avcı’ya selam olsun!” diye faşist bir selamlama yöntemiyle seviniyorlar, birbirlerini sarılıyorlar, hayvan öldürmeyi bir aşk – tutku gibi anlatıyorlar, ne kadar heyecanlı bir süreç olduğundan bahsediyorlar, hayvanların ölüsüyle bol bol fotoğraf çekiliyorlar, sonra da evlerine gidip bira içerek hayat hakkında felsefi nutuklar atıyorlar. İşin kıyım kısmına tabii ki ellerini dahi sürmüyorlar, onu Afrikalı mezbaha işçileri gerçekleştiriyor. Turistler de evlerinde “Benim de siyahi arkadaşlarım var!” seviyesinde muhabbetler döndürüyorlar. Seidl, bütün bunları insanın kanını donduran bir soğukkanlılıkla, kışkırtıcı karakterleriyle mesafeli ve tarafsız bir şekilde belgeliyor, gerçekleri sunuyor ve işin tartışmalı, düşünsel tarafını her zamanki gibi izleyiciye bırakıyor.

Vahşi Bölge – La Región Salvaje

the_untamed_vahsi-bolge-filmloverss

Yazar: Ecem Şen

Twitter: @penthesileaca

Heli (2013) filmiyle Cannes Film Festivali’nde gözleri üzerine çevirmeyi başaran Meksikalı yönetmen Amat Escalante, bu kez Vahşi Bölge’de hazzın ve doyumun yıkıcı sınırlarında dolaşarak ve merak unsurunu oldukça başarılı bir şekilde kullanarak ilerliyor. Hikayenin bütününü kavramaya yetmeyecek kısıtlı bilgiler sunarak aslında izleyicisini bilmenin doyumuna ulaştırmaktan uzun bir süre alıkoyan Amat Escalante, bakışını aile ilişkilerine çeviriyor.

Kocasıyla yaşadığı hayatta -özellikle de cinsel anlamda- mutsuz olduğu her halinden belli olan Ale, eşcinselliği homofobik bir düzeyde sürekli kötüleyen kocasının aslında eşcinsel deneyimler yaşadığından habersizdir. Ale’nin erkek kardeşi ve kocası arasında yaşanan ilişki filmik anlatının önemli kollarından birini oluştururken diğer tarafta Ale’nin çocukları ve kocasıyla olan ilişkisini izleriz. Tüm bunlara ek olarak her şeyi şekillendirdiği halde filmin biraz daha kıyısında duran Veronica ve yaratığın hikayesini izlemeye koyuluruz. Filmin açılış sahnesinde verilen ufak bir ipucuyla yaratığın film boyunca cinsel bir misyon yükleneceğini penisvari temsilinden anlasak da tüm bu olayları, bireyleri cinsel doyuma ulaştıran yaratığın hikayesiyle buluşacağı ortak noktayı kestirmeye çalışmak film boyunca yer yer savrulmaya sebep olabilir. Alıştığımız film izleme deneyimlerinden farklı bir deneyim vadeden Vahşi Bölge, mutsuzluğu cinsel tatminsizlikle bağdaştırırken tüm bunlara ek olarak zevke duyulan doyumsuzluğun da yol açacağı yıkıcı sorunları gözler önüne serer.

Kısacası Vahşi Bölge, tam anlamıyla çarpıcı ve rahatsız edici anlatı yapısıyla risk alan ancak bu riski, elindeki nosyonlarla birleştirerek oldukça başarılı bir esere dönüştüren provokatif bir film olarak değerlendirilebilir.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi