Matrix Okumaları dizisinde bu kez ikinci film vizyondayken çok gündeme gelmiş, kendi minik fan kitlesini dahi oluşturmuş, fakat aradan geçen yıllar içerisinde bir nebze unutulmuş bir karaktere odaklanacağız: The Frenchman veya Fransız olarak tanınan, Lambert Wilson’ın hayat verdiği Merovingian. Bu okuma, aynı zamanda Matrix’in güçlü anlatımının esas temelini ifşa etmemize de vesile olacak.

Merovingian, derinlikli bir okumaya tabii tutulduğunda, iki kuvvetli göndermenin karışımı bir karakter inşasına rastlarız. Bunlardan ilki ve evrensel izleyici için daha görünür olanı, Merovingian’ın açık açık Hades’i temsil ettiğini ifade etmek için kullanılmış unsurlardır. İkincisiyse felsefi jargonda “patricide” olarak adlandırılan “baba katli” metaforunun bir parçası olarak Merovingian’ın, İsa’nın soyundan geldiği düşünülen Merovenj Hanedanı’nın İngilizcesi olması olarak karşımıza çıkar.

The Frenchman’in Hades oluşuna dair detaylara değinmeden, önceki yazılarda yaptığımız gibi Platon’un Phaidros diyaloğunun bağlamını bu meseleye de oturtmalıyız. Hatırlarsanız Kant ve Mimar yazımızda, Phaidros’ta sevginin Ares ve Zeus zıtlığında nasıl tartışıldığını ve Matrix’te buna dair nasıl bir analoji kurulduğunu tartışma sözünü de vermiştik. Bu zıtlık sayesinde, Phaidros ve Merovingian arasında bir bağ kurma şansı yakalayacağız.

Ares’in Yolunda Sevmek veya Zeus’un Yolunda Sevmek

Phaidros diyaloğunun tam adı “Phaidros ya da Güzellik” üzerinedir. Platoncu anlamda, filozof güzel olanı sevmeye meyilli olan kişidir de. Diyaloğun en karakteristik özellikleri, Sokrates’in şehrin dışına çıkmış olması, aşkı bir delilik olarak yorumlarken aşk kadar deliliği de olumlamasıdır diye düşünülür Platon okurlarınca. Aşkın deliliği onadığı, meşrulaştırdığı ve kıymetlendirdiği böyle bir yaklaşım, sınırları aştığından şehrin dışında buluruz Sokrates’i. Sevgi, sınırları aşmaya vesile olan yegâne gerekçedir. Phaidros ve Matrix’i aynı denklemde buluşturan esas unsur da budur. Wachowski’lerin, Phaidros diyaloğundan çokça referansı dahil edebilmesinin sebebi, 1990’lardaki kuir mücadelenin söylemiyle birebir örtüşen bir bakışın, felsefenin en temel metinlerinden bir tanesinde yer alıyor olmasıdır diyebiliriz.

Phaidros, elbette her sevgi formunun yüce olduğu gibi yüzeysel bir savı atmaz ortaya. Aksine, olası iki sevme biçimini mukayese eder. Bu karşılaştırma, diyalogda sevme eyleminin farklı bünyelerde neye müktedir olduğunu öyle bir ortaya gelir ki, bugün baktığımız yerden felsefi akımları ikiye ayırdığımızda dahi bu ayrım üzerinden konumlandırabiliriz. Matrix ise bu ayrımı, diğer yazılarımızda Kahin ve Mimar karakterlerini derinleştirirken detaylandırdığımız üzere, başka bir mite dönüştürmektedir.

Sokrates, Ares’in veya Zeus’un yolunda sevmeyi Phaidros’ta şu şekilde detaylandırır:

“[…] Aşka tutulan Zeus’un ardından yürümüş olanlardan biri ise, kanatlı tanrının yükünü daha büyük bir dayanıklılıkla taşır. Ares’e uşaklık etmiş ve yolculuğunda onu takip etmiş olanlara gelince, bunlar aşka tutulup da sevdiklerinden hakaret gördüklerini sandılar mı, gözlerini kan bürür, hem sevdiklerini hem de kendilerini öldürmeye kalkışırlar.” (252d)

“Zeus’un ardından yürümüş olanlar, sevecekleri kimsede Zeus ruhu bulunmasını isterler; bilgeliği sevip sevmediğine, sevk ve idareye yaradılıştan yatkın olup olmadığına dikkat ederler. Böyle birini buldular ve ona tutuldular mı, onun da Zeus gibi olması için her şeyi yaparlar. Kendileri de olgunlaşmak için henüz gerekli çabalara girmemişlerse, hemen bu işe koyulur ve buldukları kaynaklardan faydalanarak yahut araştırmalar yaparak kendi kendilerini yetiştirirler.” (252e)

Matrix’e baktığımızda, iki tür sevmeye de örnek teşkil eden iki çift buluruz: Neo ve Trinity’yle Merovingian ve Persephone. Kahin’den ilk öğrendiğimiz, Neo’nun Seçilmiş Kişi olmadığıdır. Fakat Kahin, Trinity’ye seçilmiş kişiye aşık olacağını da söyler. Neo daha sonra bu soruyu sorduğunda, Kahin ona duymaya ihtiyacı olan şeyi söylediğini beyan eder, ilk bakışta Kahin’in bu dediğine inanma eğilimine sahiptir seyirci de. Oysa ki film burada çok akıllıca bir mesaj vermektedir: Neo’yu seçilmiş kişi yapan esas şey, Trinity’nin onu sevmesidir. Trinity’nin sevgisi sayesinde Neo tanrılaşmaya başlar. Neo da aynısını Trinity için yapar. İkisi de birbirlerine olan sevgileri sayesinde tek başlarına yapamayacakları şeyleri gerçekleştirmeye başlarlar. Birbirlerini sevmeden evvel, henüz kendilerini bulmamışlardır.

Persephone ve Merovingian’ın ilişkisine baktığımızda ise, birbirlerini yok etme, hayal kırıklığına uğratma eğilimi baskın iki figür görürüz. Onlar, Ares’in yolunda sevdiklerinden, özünde sevmenin anlamını tümüyle yitirmişlerdir.

neo-persephone-filmloverss

Persephone, Yunan mitolojisinde Zeus ve Demeter’in kızıdır. Hades, Persephone’u beğendiğinde, ona yeraltı dünyasının meyvelerinden birini yedirir ve yeraltının meyvesini bir defa tadan, artık orada yaşamaya mahkumdur. Mitolojideki Persephone da tıpkı filmdeki gibi kıskanç ve kararlarını kıskançlık doğrultusunda alan bir figürdür. Persephone’la evli oluşu, Merovingian’ın Hades olduğuna işaret eden tek ibare de değildir. Üçüncü filmde öğreniriz ki The Frenchman/Fransız dışında Merovingian’ın bir lakabı daha vardır: “Yeraltı dünyasının gardiyanı”. Kaynak ve Matrix arasındaki trafiği işleten, Merovingian’dır ve kaynaktan çıkmak isteyen her kim ise, Merovingian’ın kuralları çerçevesinde bunu yapmalıdır.  Merovingian’ın işlettiği kulübün ismi ise “Hel” olarak karşımıza çıkar. İskandinav mitolojisinde Hel, Hades’le aynı konumu paylaşan tanrıçanın ismidir. Aynı zamanda Hel, etimolojik olarak İngilizcedeki cehennem anlamına gelen “Hell” sözcüğünün kökenidir de.

Yunan mitolojisinde, tanrılar tümüyle olumlu niteliklere sahip olmasalar dahi, çoğunlukla iyi anılırlar. Fakat üç Tanrı özellikle olumsuz sıfatlarla alınır veya gülünç durumlara düşürülerek rezil edilirler. Bahsettiğimiz üç isim Ares, Hades ve Persephone’dur.

Merovenj Hanedanı ve The Frenchman

Yazının başında belirttiğimiz gibi, Merovingian’a dair yegâne metafor, Hades üzerine kurulu değil. Merovignian, beşinci ve sekizinci yüzyıllar arasında bugünkü Fransa ve Almanya topraklarının olduğu bir bölgede hüküm sürmüş, Magdalalı Meryem’in soyundan geldiğine inanılan hanedanın İngilizce ve Fransızcadaki adı. Efsaneye göre, Magdalalı Meryem, İsa’nın çocuğuyla beraber Kudüs’ten bir şekilde kurtulur ve bugün Fransa’nın bulunduğu yere kaçar.

İlginç bir detayla daha karşılaşırız: filmde “Fransız” olarak adlandırılan, pek çok dili deneyip en sonunda kendisine Fransızcayı seçtiğini söyleyen ve Fransalı bir babaya sahip olup çocukluğunu Fransa’da geçirmiş bir aktör tarafından canlandırılan Merovingian’ın İngilizce aksanının Fransız aksanından ziyade Alman aksanına da benziyor olması oldukça şaşırtıcıdır. Ana dili bu ikisinden biri olan kişilerle tanışmış herkesin kafasını oldukça karıştıran bir detay olsa da bu, çoğunlukla Lambert Wilson’ın dilinin dönmediğinin zannedilmesiyle önemsiz bir detay varsayılıp gözardı edilse de filme yapılmış ilginç bir dokunuştur. Merovingian’ın hem Frank hem de Germen kökenlerine film bu şekilde işaret eder. Bu oldukça önemli bir göze parmak sokma hamlesidir özünde. Nasıl ki Merovenj Hanedanı İsa’nın, başka bir değişle Seçilmiş Kişi’nin soyundan geliyorsa, Merovingian’ın da benzer bir geçmişe sahip olduğunu işaret eder. Merovingian’ın tıpkı Neo gibi özel yetenekleri vardır. Persephone Neo’ya “O da eskiden senin gibiydi” der. Üçüncü filmde, yeraltı dünyasında mahsur kalan Neo, ikinci filmde Merovingian’ın giydiği kıyafetleri giyiyordur. Kahin de Merovingian’ı tasvir ederken “en eskilerimizden bir tanesi” betimlemesini yapar.

Bu noktada Merovignian’dan bağımsız gözüken bir-iki detayı daha hatırlatırsak nihai bir sonuca erişebiliriz: İlk filmde Cypher diğerlerini sattığında, her şeyi unutmak ve Matrix’in içinde zengin bir hayat sürmek istediğini söylemişti ve Ajan Smith bunun çok kolay olduğunu söylemişti. Buradan biliyoruz ki, Matrix’in içinde belli bir hayatı yaşamak sahip olduğunuz ayrıcalıklara göre pazarlık payı dahilinde. Mimar’dan ise Neo’nun kaçınılmaz bir anomali olduğu, Neo’dan önce altı tane daha olduğu, her birinin ayaklarıyla Mimar’a geldiğini öğreniyoruz. Mimar, Neo’nun döngüyü başa saracağından ve bir şeyi değiştiremeyeceğinden bir hayli emin.  Neo Zion’un kurtuluşu ile Trinity ve Matrix’e çıkan kapı arasında bir seçim yapmak durumunda kalıyor. Sonunda beklenmeyeni seçip, imkansızı başarıyor. Buradan anlıyoruz ki, Mimar’ın sunduğu iki seçenek, tasvir ettiği sonuçlardan fazlasına erişmeye esasında muktedirler.

Bu koşullar altında, Merovingian eski seçilmiş kişilerden biri ve hatta onların en eskisi olsa gerek. Persephone ve kendisini kurtarabileceği bir pazarlıkta bulunmuş olduğunu rahatlıkla düşünebiliriz. Yine Mimar’ın konuşmasından biliyoruz ki, bizim gördüğümüz yaratılmış üçüncü Matrix’tir. İlk program mükemmelen yaratıldığı için, insanları zapt etmesi en zor olanı da ilki olmuştur. İkinci program, Mimar’ın insan doğasına uygun gördüğü grotesk unsurları barındıran bir program olsa da yine başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Son olarak Mimar, Kahin’i de denkleme ekler ve işleyen bir düzen kurulmuş olur.

Bu ikinci Matrix’in “grotesk” oluşu, mübalağalı unsurlarla donatıldığı anlamına geliyor. Nasıl ki Matrix’in bizim bildiğimiz hali 20. Yüzyılın sonunda geçiyorsa, bu ikinci versiyonun da Antik Yunan’da geçtiği sonucuna varabiliriz. Muhtemelen yeraltı dünyası fikri, bu Matrix’in kurgusuna aitti ve Merovingian’a da buranın hakimiyeti ve Persephone’u yanında tutma hakkı verilerek, her şeyin başa sarması sağlandı. Bu tür bir ihtimale işaret eden bir başka ipucu, Merovingian’ın Neo’ya söylediklerinde saklı:

“Seçim güce sahip olanlar ve olmayanlar arasında yaratılmış bir illüzyondur.”

“Nedensellik, hepimiz sonsuza kadar onun esirleriyiz. Ondan kaçmamız mümkün değil. Tek umudumuz, onu anlamaya dair yegane dayanağımız “niçin”e erişmektir. Niçin, bizi onlardan ayıran tek şeydir. Seni benden ayıran da. Niçin, gücün esas kaynağıdır, o olmadan güçsüz kalırsın. Ve sen bana bu şekilde geliyorsun. Bir “niçin”e, yani bir güce sahip olmaksızın.”

Mimar, Neo’yla yaptığı konuşmada Seçilmiş Kişilerin birbirlerinden farklı olduğunu zaten işaret ediyordu. Neo’nun ona göre farkı ve zaafı sevgiydi. Muhtemelen aynı karşılaşma Merovingian ile gerçekleştiğinde, onun güç açlığı üzerine oynayıp, sistemi bu sayede yenilemişti. Bugün bildiğimiz bütün örneklerle örtüşen bir denklem bu: açlığı güce yönelik olan kimsenin boyun eğmesi için onu sisteme adapte etmek kafidir. Fakat sevgi üzerinden direnen birini, sevdiğini elinden alarak alt edebilme şansınız olur. Fakat bu riskli bir olasılıktır çünkü süreç ters tepebilir de. Güç aşığı kişi, hangi duruma düşerse düşsün, kendi vaziyetini gerekçelendirir ve en dipteyken bile en doğru işi yaptığı savını, karşısındakileri küçümseyerek savunur. En sevdiği insanı ve sevginin olası tüm formlarını gücünü yitirme riskine karşı rahatlıkla geri plana atabilir. Gücü seven, Ares’in yolunda sevendir. Kazandığını zannederken dahi, kendini gülünç duruma düşürür. Sevginin gücüne inanan biri ise ondan beklenmeyeni yapmaya muktedirdir. Zeus’un yolunda seven ise, en mağlup durduğu durumda bile, ona dayatılan koşullara “Hayır” demeyi bilir. Kaybedecek gibi dursa bile, bu “Hayır” nidası gücü elinde tuttuğunu savunanların korkulu rüyasına dönüşebilir.

Felsefe tarihi çerçevesinde meseleyi ele aldığımızda, “Niçin” sorusuyla takıntılı, bunu en önemli soru olarak düşünen kimdir diye sorarsanız, cevap Aristotales’tir. Matrix Okumaları’nın başından beri ön plana çıkarttığımız filozof ve logograf ikiliğinin bu ayağında, logografın temsilini üstlenen Aristotales’in karşısında aslında Sokrates değil, Platon durmaktadır. Aristotales, öğrencisi olduğu Platon’u “patricide”e yani baba katline maruz bırakmıştır. Bizim analojimizde Sokrates’in Kâhin olduğunu anımsarsak eğer, Merovingian’ın baba katline maruz bırakmak istediği Neo, Platon’u temsil etmektedir. Neo’nun neden Platon’la örtüştüğüne dair tüm gerekçelerimiz bir sonraki yazımızda netleşecektir. Şimdilik daha da açılmadan, bu yazının gidişatını toparlayalım.

Matrix’i öncesi ve sonrasındaki nice filmden ayrı bir yere oturtan şey, özenle işlenmiş bu altyapıdır özünde. Sıradan direniş filmlerinin aksine, tam bir zafer görmeyiz, esasında sonrasında ne olacağı muallaktır. Elbette bir zafer vardır ama zaferin her daim mi o an mı olduğu bir soru işareti olarak kalır. Matrix seyirciyi zafer sarhoşu yapmak istemez, sadece umudunu canlandırır. Hollywood’un nemalanmayı pek sevdiği bir tema olan sevgi, nice filmde samimiyetsizce seyircinin gözüne sokulabilirken, Matrix sevginin kudretini ancak onu görmeye layık gözlerin görebileceği yere gizler. Bir kişinin bir diğerini sevme yetisi, insanlığın en büyük direnişini örgütlemekle muktedir olabilir. Wachowskilerin Kuir direnişten kaptığı bu bakış, Matrix’i benzer tüm yapımlardan ayıran temel olarak kabul edilmelidir.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi