İki hafta önce “Sokrates ve Kâhin” yazısıyla başladığımız Matrix Okumaları yazı dizisine, “Descartes’ın Kötü Cin’i Olarak Mimar” yazısıyla devam ediyoruz. Söz verdiğimiz üzere Mimar’ın neden Kant’ı temsil ettiğini açıklamaya giden yolda, öncelikle Descartes vesilesiyle Mimar karakteri ve modern felsefe arasındaki bağı kurmaya başlayacağız. Bu yolda bir taraftan da, bir filozoftan ziyade bir geleneği temsil eden bu karakterin, Aristo’yu da andıran taraflarını ifşa etmeyi deneyeceğiz. Kısacası, önceki yazımızda Sokrates olduğunu keşfettiğimiz Kahin’in zıttı olarak karşımıza çıkan Mimar’ın, felsefe tarihinde de karşı tarafı temsil ettiği iddiasını savunacağız.

Dikkatinizi çektiyse, Kahin’in Sokrates olduğunu savunurken sahip olduğumuza benzer bir netliği şimdiden yitirmiş vaziyetteyiz. Bunun dayanaklarını yine Platon’un Phaidros diyaloğunda buluyoruz. Metinde Sokrates, Phaidros’un Lysias’tan alıntıladığı sözlerden yola çıkarak yürüttüğü tartışmada açıkça filozof ve logograf diye bilge kabul edilen kişiler arasında bir statü farkı yaratır. Filozof gerçekten bilge iken, logograf kendi kandırmacalarını yaratan kişidir. Sokrates için Lysias bir bilge değil, bir logograftır.

Türkçeleştirmesi pek zor olan bu kavram Hamdi Akverdi’nin çevirisinde “nutuk yazıcısı” şeklinde kullanılmıştır. Biz anlam kaymasından kaçınmak için, logograf terimini tercih edeceğiz. Yazıyı söze, aklı aşka yeğleyen bir bilirkişi olma hali, logograf denildiğinde oluşması gereken çağrışım olmalı. Aklı aşka yeğlemek kısmının altını çizmekte fayda var keza logografın en ayırt edici özelliklerinden biri olan, felsefenin tanımında bulunan aşkın getirdiği deliliği bastırma eğlimindeki bir kişilikten bahsetmekteyiz. Logograf için, söylemin içeriğinin yerini, istikrarlı oluşu alır. Sokrates, Phaidros boyunca felsefenin manasının “bilgelik sevgisi” olduğunu anımsatır durur. Felsefe aşkla, delilikle, hissiyata dair olanlarla ilgili bir ilimdir.

Mimar da bize Kahin’in sezgisel bir program olduğunu söyler. Mimar kendisini Matrix’in babası, Kahin’i ise annesi olarak takdim eder. Matrix, Kahin devreye girene dek başarılı olamamıştır. Matrix’i inşa eden bu zıtlığın bir benzerine felsefe tarihinde de rastlarız. Analitik ve sezgisel yaklaşımlar tanımlarını biraz esnettiğimizde felsefe tarihinde de belli isimleri karşı karşıya koyabileceğimiz de açığa çıkar. Bir tarafa Kant, Aristo ve Descartes gibi isimleri koyarken diğer yana Sokrates ve Nietzsche gibi isimleri yerleştirirken zorlanmayız. Zamanla bu isimleri çoğaltmanın ve bu isimlerin izini Matrix’te sürmenin mümkün olduğunu göreceğiz.

Mimar’ın anlattıkları ortaya koyuyor ki, önce kendisi daha sonra Kahin ortaya çıkmış. Fakat felsefe tarihini ele aldığımıza önce Sokrates, sonra Aristo karşımıza çıkıyor. Sokrates ve Aristo evvelinde felsefe yok demek gibi bir gaflette bulunmayacağız, kimilerine göre Thales kimilerine göre Anaksimondros ile başlar felsefe tarihi ama Sokrates-öncesi bir dönem olduğu aşikardır. Yine de felsefenin köküne inmeye çalıştığımızda hep kendimizi Sokrates-Platon-Aristo üçgeninin ortasında bir yerde buluruz. Şaşırtıcı bir biçimde felsefe bugün anladığımız haline, bugünkü tartışmalarımızın oldukça benzerlerini içeren konularla o noktada evrilmiş ve geçen zamana rağmen bu tartışmalarda da çok büyük bir değişim yaşanmamıştır. Bu noktada kronolojik bir karmaşa varmış gibi dururken, teşbihte hata olmaz deyip de yolumuza devam etmemiz hatalı olurdu. O yüzden bir noktanın altını çizmeliyiz: Kahin karşımıza ilk filmde, Mimar ise ikinci filmde çıkıyor. Filmin bizi karakterlerle tanıştırdığı kronolojiyi göz önünde bulundurduğumuzda, benzer bir karşılaştırma sırasının olduğu ortaya çıkıyor. Dahası, ilk filmde antik felsefe okumaları ağır basarken, ikinci film bizi modern felsefe tartışmalarına yönlendiriyor.

Descartes’ın Kötü Cin’i: Mimar

Matrix serisinde mağara alegorisinden sonra ifşa etmesi en kolay olan felsefi referans “kötü cin” olsa gerek. Descartes, Meditasyonlar’da, yanılıyor olma ihtimalini ciddi bir biçimde masaya yatırır. Hissiyat ve düşüncede güvenilebilir olan bütün kaynakları tek bir ihtimal doğrultusunda askıya alır ve şunları söyler:

“Güçlü olduğu kadar da hilekâr bir aldatıcı cinin bütün gücünü beni aldatmak üzere kullandığını varsayacağım. Gök, hava, toprak, renkler, şekiller, sesler ve bütün harici şeylerin sadece birer… yanılsamalar olduğunu farz edeceğim.“

Yanılıyor olma ihtimali yalnızca Kötü Cin’le açıklanmaz. Descartes’ın şüpheciliği rüya görüyor olmasından, deli olabileceğine bütün ihtimalleri masaya yatırır. Her halükarda düşünebildiği emin olabildiği tek şeydir ve meşhur “Cogito ergo sum” neticesine erişiriz.

Düşündüğümüze ne şüphe ama ya kötü cin gerçekten varsa? Matrix’te karşımıza tam olarak bu çıkıyor. Güneş enerjisinin kaynak olarak yitirilmesi sonucunda makineler, insanları birer enerji kaynağı olarak kullanmaya başlıyor. Bu noktada düşünme yetileri, bedenlerinin tutsak edilmesine aracı olmaktan başka bir işe yaramaz hale geliyor. Varlar ve düşünüyorlar elbet, hatta hissediyor, koklayabiliyor, görebiliyorlar ama yalnızca onları birer pil haline getiren koca bir sistem ayakta kalabilsin diye tüm bunları yalandan yaşıyorlar. Gerçek kaslarını hiç kullanmamış, gerçek bedenleriyle hiç tanışmamış durumdalar.

Descartes’ın kendi iddiasını kanıtlama yolunda giderken bir tümsek olarak karşısına çıkan ve kolaylıkla parantez içine alabildiği bu mesele, Matrix filminin anlattığı konu. Hissedilebilenlere dair tüm fikri simülasyonlar olan insanların hikâyesi. Filmin gerçekliğinde Descartes’ın çıkarımı, var olduğumuz, doğrulanıyor; Descartes’ın en büyük korkusunun da doğrulanması eşliğinde. Tanrı yok, kötü cin var. Bizi kendi mükemmel varlığından bir amaç uğruna yaratmış bir ilahi varlık yerine, bizi bizden faydalanmak için elinde tutan art niyetli bir makine var. Mimar, aslında Kötü Cin ve neyi nasıl hissedeceğimize, göğün rengine, hatta suyun tadına bile o karar veriyor.

Mimar’ın Descartes’la arasındaki tek bağ, elbette Kötü Cin benzetmesi değil. Günümüz İngilizcesinde pek de yaygın olmayan “o halde” manasına gelen “ergo” sözcüğü Mimar tarafından sık sık kullanılıyor. Dahası arka planda ekranlar, oturduğu zaman tahtı anımsatan bir koltuk ve elinde tuttuğu kalem eşliğinde, Descartes’ın tahtı andıran bir sandalyede arkasında kitaplar, elinde yazı tüyüyle vermiş olduğu pozu birebir andırır vaziyette.

Yine de, Mimar’ın karakter kökenlerinde sadece Descartes’ın olabilmesi pek akla yatkın değil. Ortada bir eksiklik varmış gibi duruyor. Buradaki boşlukları bir sonraki yazımızda Deleuze dolayımıyla doldurmaya başlayacağız.

 

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi