Bir tenis maçında topun çizgiye yaklaştığı anlar vardır. Biraz da şansın yardımıyla top içeri düşebilir ve kazanırsın? Ya da ileri gider ve kaybedersin? Gerçek bu kadar basit midir?

Match Point, kariyerinde onlarca başarılı film olmasına rağmen Woody Allen’ın en iyilerinden bir tanesi.  Üstelik yönetmenin klasik tarzından biraz uzak görünse de, aşka ve kadınlara olan bakış açısıyla tipik bir Allen filmi.

Yer yer Yeşilçam filmlerini anımsatan senaryosuyla ilk dakikadan itibaren şimdi ne olacak sorusunu sormamıza sebep olan film, her şeyin şans ve kader ile alakalı olduğunu anlatan bir dış sesle başlıyor. Gerçek bu kadar basit midir? diye de soruyor, sorduruyor. Ancak filmin ilerleyen sahnelerinde yönetmen hiçbir şeyin yalnızca şansla olmayacağını, aklın ve mantığın devreye girmesiyle kaderin şekillendiğini oldukça ciddi bir dille anlatıyor. Allen’ın hayata karşı olan alaycı tavrını düşünecek olursak bu filmde oldukça ciddi bir hayat hikayesi anlatıldığını daha iyi anlayabiliriz. Tüm bunlarla birlikte film klasik ya da saf bir aşk filmi olma yolundan uzaklaşıp, hayatın gerçeklerini gözler önüne seren bir başyapıta dönüşüyor.

Match Point Woody Allen

Maddi durumu çok iyi olmayan Chris’in (Jonathan Rhys Meyers) burjuva sınıfına yükselişi şans faktörüyle başlasa da devamında hırsı ve zekasıyla yön buluyor. Hiçbir zaman çekici bulmadığı Chloe (Emily Mortimer) ile evlenerek de Chris adını Londra’nın zengin iş adamları listesine yazdırıyor. Bunu yaparken de tüm duygularını bastırmaya çalışıyor ancak tüm saygısını karısına verirken aşkı, şehveti, tutkuyu Nola’da (Scarlett Johannson) buluyor. Aslında Nola’yla Chris arasında çok büyük benzerlikler göze çarpıyor. İkisi de zengin olma hayalleri olan ancak yaptıkları işlerde çok başarılı olamadıklarından burjuva sınıfına adım atabilmek için zengin insanlarla birlikte olmayı tercih ediyor. Belki de bu yüzden ilişkilerinde aradıkları tutkuyu bulamıyorlar ama birbirlerine karşı derin bir arzu besliyorlar. Zengin olabilme kısmında ise akıl ve mantığın yanında bu kez şans faktörü devreye giriyor. Ve bu konuda Chris eline gelen şansı Nola’dan çok daha iyi değerlendiriyor.

Filmin en önemli özelliği aşkı, cinselliği, tutkuyu, şehveti iliklerinize kadar hissedebilmeniz. Belki de türdeşlerine göre Allen’ın filminin çok daha başarılı olmasının sebebi budur. Film bittiğinde bir iç geçirip aşkı uğruna tüm hayatını mahvedenin mi yoksa aklını kullananın mı haklı olduğunu düşünmek gerekiyor.

Tabii ki asıl soru: Siz olsaydınız ne yapardınız?

İyi seyirler…

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi