Sinemanın politik bir bilinçlenme aygıtı olarak kullanılmaya başlanması Sovyet Rusya’sında Lenin tarafından keşfi ve Eisenstein’ın ellerinde bir bilinçlendirme aracına dönüşmesine dayanır. Sinema her bakımdan bir “görmeyi” öğrenme sanatıdır. Jean Luc Godard bu politik bilinçlenmeyi kendi sinemasında –özellikle Groupe Dziga Vertov sonrası- en üst düzeyde kullanır.

Fransız Yeni Dalga akımının en önemli temsilcilerinden biri olan Godard, senaryosunda Maupassant’ın iki ayrı öyküsünden esinlendiği ve sinemasal manifestosundan esintiler taşıyan Masculin Feminin filminin alt metninde kadın-erkek ilişkisi kanalından kapitalizm ve sosyalizmin bağlarını sorguluyor.

Godard’ın Dziga Vertov’un yapılandırmacı ve idealist tarzına yönelmeden önce yönettiği son filmlerinden olan Masculin Feminin için etkili bir pre-Vertov filmi diyebiliriz. Filmin ana karakterleri Madeleine, Fransa’ya giren kapitalist zihniyeti, Paul ise antikapitalist direnişi temsil ediyor. Filmin genel karakter profilinin –yardımcı karakterler dahil- bu bağlamda kurulduğunu görmek mümkün. Kadın karakterler salt egosal ihtiyaçları doğrultusunda yaşayan, bir takım kavramlara inanan ancak bu kavramların neliğini sorgulamayan, tüketim ürünü insan tasviri yani coca-cola çocukları olmakla beraber; erkek karakterler radikal politikaya ilgi duyan, insan odaklı, felsefeyi ve sorgulama etkinliğini seven Marx’ın çocukları olarak izleyicinin karşısına çıkıyor.

Egemen kültürün kadın ya da erkek kimliğinin tanımlamaları olarak algıladığı görünüş, düşünce yapısı, jest ve davranışlara karşılık gelen toplumsal zihniyetin sınırlarını film üzerinden teşhir etme  toplumsal statükoyu güçlendiren bir inanç ve davranış sistemi olarak algılanabilir.

Yanı sıra, özellikle görsel haz ve bedeni içinde barındıran tiyatro ve sinemanın toplumsal cinsiyetini analiz etmek adına ideolojinin normal, kabul edilebilir hatta kaçınılmaz yönlerinin kadın ve erkek üzerinden tekrar tekrar vurgulanması, tanınanı tanıdık olmaktan çıkarma amacında olan Brechtyen bir anlatıya hizmet ediyor olabilir. Bu iki olasılık da çoğul okumalara açık ve değişken söylemlerdir. Godard izleyicisine verdiği didaktik ideolojiden kaçış için aralık bir kapı da bırakmıştır.

Belli bir dünya görüşü olan, sorgulayan araştıran ve baş kaldıran erkek karakterlerin sosyalizmden bihaber, Amerikan rüyasında yaşayan, içine çekildiği dünyayı sorgulamadan kabul eden ve en önemlisi bir kapitalizm eleştirisi olan kadınlarla neden bir arada olma ihtiyacı duyduğu da ayrıca sorgulanmalıdır. Kurulan metafor üzerinden sosyalizm kapitalizme, kapitalizm de sosyalizme muhtaçtır denilebilir mi? “İyinin var olmaklığı, kötünün yeryüzünden silinmemesine bağlıdır” düşüncesiyle paralel bir felsefe olarak mı incelenmelidir; yoksa bundan öte midir? Bir bakıma dünya üzerinde tarihsel sürecin de beraberinde getirdiği bir birikimle her ne kadar farklı statülerde görülse de iyice iç içe geçmiş olan kadın ve erkek rolleri sosyalizm ve kapitalizm için de aynıdır denilebilir. Diğer bir deyişle, JLG’ın kapitalizme karşıtlığı elbette ki sinemasının da Hollywood karşıtlığını doğurmuştur. Ancak bu karşıt görüşü hiçbir zaman Amerika’dan bağımsız, salt bir biçimde seyirciye sunamamıştır. Aslında Amerika yoksa Godard sineması da güç kaybeder.

Fransız Yeni Dalga ve Masculin Feminin

Brecht’in tiyatro kuramı incelendiğinde genel olarak izleyiciyi pasivize etmekten kaçınma ve aktif bir konuma çekme eyleminin varlığından söz edebiliriz. Brechtyen kurama göre izleyici tiyatroyu/filmi “ve” bağlacıyla izlemek yerine “ama” bağlacıyla izlemelidir. Dünya tablosu gözler önüne serilmeli, bilme/tanıma sağlanmalıdır. Yabancılaştırma efekti, kullanılan yazılar ve çeşitli görsellerle desteklenmelidir. Diyalog tekrarlarına sıkça başvurulur.

Fransız Yeni Dalga sineması Brecht’in tiyatro kuramından hareketle Aristotelyen anlatı biçimine sergiledikleri “karşı” duruşla sinema çevrelerinden  -içinde bulundukları dönem dahil- bugüne dek devam eden bir süreç içerisinde takdir toplamış; izleyiciyi metinler arası okuma yapmaya teşvik etmiş ve böylece iki ayrı izleyici kitlesi oluşturmuştur: Klasik Hollywood anlatı tarzında katarsis yaşamaya meyilli olay odaklı izleyici kitlesi ve olayların neliğini ve niçinini sorgulayan, ’bir süreç olarak’ insanı inceleyen izleyici kitlesi.

Ne yazık ki ikinci kategoride yer alan seyirci için de, bağımsız bir sorgulamadan söz edemeyiz. Elbette, bu sorgulama da belli bir yönlendirmeye tabidir. Bu yönlendirmenin bahsi geçen filmde nasıl kullanıldığını inceleyelim.

Masculin Feminin adlı yapımda Brechtyen tiyatro kuramının yabancılaştırma, gestus vb. yöntemsel tekniklerinin Godard’ın diğer filmlerine oranla daha az kullanıldığı görülse de, izleyiciyi filmin dışına itmeye yetecek ölçüde Yabancılaştırma Efekti kullanıldığı söylenebilir. Tekrarlanan diyaloglar, filmin çekildiği ve montajlandığı vurgusu, oyuncuların deneyimli kişilerden seçilmemesi –hatta filmin girişinde kafe sahnesinde otururken gördüğümüz Madeleine karakteri, o sırada JLG ile görüşmeye gelen Chantal Goya’nın filme başlandığından habersiz halinin izleyiciye bir yansımasıdır- kafede Brigitte Bardot’nun bir senaryo üzerine çalışıyor olması –izleyiciye izlediğinin bir film olduğunu hatırlatır-  Pierrot Le Fou filmine gönderme yapılması Y-efektinin film içinden seçilip çıkarılan belli başlı örnekleridir.

Fransız Yeni Dalga filmlerinin önemli özelliklerinden sayılabilecek mekan kullanımları da filmde başvurulan teknikler arasındadır. Kameranın omuza alınması yönetmenlere daha geniş çalışma alanlarının kapılarını aralamış. Setler stüdyolardan sokaklara, kafelere taşınmıştır. Masculin Feminin’de de karakterlerin sokaklarda ve kafelerde fazlasıyla vakit geçirdiğini görebiliriz.

Klasik Hollywood anlatısında seyircinin algısını bozma endişesi duyan yönetmenlerin her kamera açısını dikkatle çalışması ve sese büyük bir önem vermesine bir tepki olarak JLG bilinçli bir şekilde duyulamayan diyaloglar –baskın dış ses kullanımı- kadrajın yarısında kalan ya da yüzü bir dolap kapağı yüzünden görünmeyen karakterler yaratarak sinemanın egemen kültürün dayatmalarının dışına çıkabileceğini izleyiciye kanıtlamıştır.

Tüm bu bilinçli seçimler izleyicinin filmle bağ kurmasını ve katarsis yaşamasını engellemeye yöneliktir. Bağımsız bir şekilde gözlem ve yorum yaptığı yanılsamasına kapılan izleyici bunu yine yönetmenin yönlendirmesiyle  sunduğu ideoloji ve olanaklar dahilinde yapabilmektedir.

Masculin Feminin: Nevrotik Topluma Sosyolojik Gözlem

İnsan üzerine yeni ontolojik yaklaşımlara ihtiyaç duyan izleyicinin imdadına yetişen Jean Luc Godard, A Bout de Souffle ve Pierrot Le Fou’dan itibaren yeni felsefesini ilan etmeye başlamıştır. Olaylarına ve karakterlerine alıştırıldığımız Aristotelyen anlatının aksine Godard filmleri, günlük hayatta insanın başına gelebilecek sıradan karşıdan karşıya geçişler, kitap okumalar, yollarda dolaşmalar, ayaküstü sevişmeler, aniden intihar eden insanlar, polislerden görülen şiddet gibi her türlü olayın oluşturduğu gündelik bir illüzyon yaratma dürtüsüyle gün yüzüne çıkan bir sosyolojik gözlem niteliği taşıyor.

Hastalıklı toplumun yarattığı hastalıklı bireyler ya da hastalıklı bireylerin yarattığı hastalıklı toplumlar gözlem için geniş bir mecra sunsa da Godard bununla yetinmeyip Paul karakterine filmde de yaptırdığı sosyolojik gözlem ve anketlerle izleyiciyi de kendi yöntemine ortak ediyor. Godard, izleyiciyle kafede tartıştığı sevgilisini/kocasını vuran kadın ve sokak ortasında kendini yakan bir adam tasvirleriyle hastalıklı toplumun bireylerini karşı karşıya getiriyor.

“Bir Tüketim Ürünüyle Konuşma” başlıklı sahnede Paul, Elsa’ya bir dizi soru yöneltmektedir ve Fransa’yı ele geçirmekte olan kapitalist düzenin insanları neye dönüştürdüğü/dönüştüreceği üzerine sert bir vurgu yapmaktadır. Elsa güzellik, moda, cinsellik üzerine fikir sahibiyken Vietnam’da olan bitenlerden habersizdir ve bu konularda kendisine yöneltilen soruları saçma ve gereksiz bulur. (Güzelliğiyle ön planda olan kadınların film boyunca sorulara tabi tutulması bu soruların kim tarafından sorulduğunu incelememizi gerektiriyor. Karşısındakine gülümseyerek bakan arzu timsali kadınların daima bilgili erkekler tarafından sorgulanıyor olması salt kapitalizmden çok kadınlara yapılan bir eleştiridir aynı zamanda.) Emperyalizmin insanlara ne yaptığını kapı deliğinden seyirciye gözetleme imkanı sunan Godard kullandığı yöntemle yarattığı etkiyi ikiye katlamaktadır. “Bize bir televizyon verin, bir de araba özgürlüğümüzü elimizden alabilirsiniz” repliği tüketimin topluma nelere mal olduğunun bilinçli bir çıkarımıdır denilebilir.

Özetle, plot kullanımı lineer bir zamana indirgenmiş olsa bile bunu dün-bugün ve yarın olarak tanımlayamayabiliriz. Geçmiş-gelecek sıçramaları barındıran bir kurgunun bulunmaması, olaylar arasında kurulabilen bağlantı bariz bir olay örgüsü sunmakta ve seyirciyi zorlamamaktadır. Masculin Feminin gerek beklenenin dışındaki sonu, gerek ölümlerin, cinayetlerin basitleştirilmesi gerekse izleyiciyi karakterlerle bağ kurmaktan men etmesiyle Fransız Yeni Dalga akımına hizmet eden bir Jean Luc Godard filmidir. Her ne kadar izleyiciyi aktif konuma getirmeyi vadetse de sağlam ideolojik alt yapısı ve hizmet ettiği amaç izleyicinin yapımdan tamamen bağımsız hareket etmesini engeller nitelikte. İdeolojilerin kendisini avucunun içine almasına izin vermeden gözlem yapabilen bir izleyici kitlesi yaratmak esas amaç alınmalıysa da denilebilir ki bu konuma izleyici kendisi ulaşmalıdır, zira sinemanın amacı zaman zaman eğitmek olduysa da bu her zaman bir ideolojiye hizmet etmiştir.

 

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi