“Eğer dış görünüşler olmasaydı, dünya kusursuz bir cinayet, daha açık bir deyişle katilsiz, kurbansız ve nedensiz bir cinayet olurdu. İpuçları bulunmayacağı için gerçeği sonsuza değin ortadan kaldırılmış ve gizi de hiçbir zaman aydınlanmayacak bir cinayet. Ama, dünya kendini, varolmayışının izleri, hiçin sürekliliğinin izleri olan görünüşlerle ele verdiğinden, cinayet hiçbir zaman kusursuz olmaz. Çünkü, hiçin kendisi, hiçin sürekliliği izler bırakır. Ve dünya, gizini bu yolla ele verir. Görünüşlerin ardına gizlenerek kendisinin sezinlenmesine bu yolla olanak tanır.”

                                                                                                                Jean Baudrillard – Kusursuz Cinayet

 

Sinema tarihinin gelmiş geçmiş en üretken yönetmenlerinden biri olarak hemen her yıl bir film çeken Woody Allen; Paris’te Gece Yarısı – Midnight in Paris (2011) ve Mavi Yasemin – Blue Jasmine (2013) gibi oldukça başarılı son dönem filmleriyle ivme kazandırdığı kariyerine Mantıksız Adam – Irrational Man ile çelme takıyor desek, bence yanılmayız. Varoluşçu ve etik sorgulamalarla açılan ve öyle de devam edeceğini umduğumuz Mantıksız Adam’da, Maç Sayısı – Match Point (2005) ve Suçlar ve Kabahatler – Crimes and Misdemeanors (1989) gibi filmlerinde başarıyla işlediği; bir eylem biçimi olarak cinayet, suçun kendisi ve hayatın anlamsızlığı temalarına odaklanan Woody Allen, oynamaya çalıştığı büyük felsefik düşüncelerin altında kalıyor. Tabi bu yorumlardan filmin kötü olduğuna dair bir çıkarım yapmıyorum. Zira Mantıksız Adam kötü bir film değil; hatta yer yer eğlendirme ve düşündürme garantisi veren bir film. Ama, “Woody Allen Mantıksız Adam filminde yeni bir şey söylüyor mu?” diye soracak olursanız, peşin peşin söylemek gerekir ki batı yakasında yeni bir şey yok.

Woody Allen bu sefer; orta yaş bunalımı içinde, alkolik, oldukça nihilist; kısacası hayata ve yaşamaya dair bir anlam aramayı çoktan bırakmış, ‘varoluş sancısı’ da çekmeyen bir felsefe profesörü Abe Lucas’ın (Joaquin Phoenix) hayatına odaklanıyor. Küçük bir Rhode Island kasabasındaki üniversitede felsefe dersleri vermeye başlayan Abe, bu esnada dersini alan öğrencilerinden biri olan Jill Pollard (Emma Stone) ile hem düşünsel hem de duygusal anlamda gelişen bir ilişki kurmaya başlar. Bir gün yan masalarında geçen konuşmaya kulak misafiri olurlar. Jill konuşmanın üzerinde çok durmaz; fakat Abe duyduğu şeylere oldukça takılır. Ve kendi hayatıyla birlikte Jill’in de hayatını değiştirecek önemli bir karar alır. Çünkü Abe, hayata bağlanmanın ve nihilizmden çıkmanın yolunu bulduğunu düşünmektedir. Böylece, kendini hayata bağlayacak ‘kusursuz cinayete’ doğru adım adım ilerlemeye başlar.

Bu noktadan sonra neler olacak, neler bitecek kendiniz görün istediğim için Mantıksız Adam’la ilgili daha fazla detay vermeden filmin neden yeni bir şey anlatmadığına ve neden çoğu kez ofsayta düştüğüne değinmek istiyorum. Öncelikle, felsefik ve ahlaki sorgulamalara girişen ve Mantıksız Adam’a bu şekilde başlayarak beklenti çıtasını yükselten Woody Allen’ın bu sorgulamaların altında kaldığını söylemeliyim. Mantıksız Adam filmi boyunca Kant, Kierkegaard, Heidegger, Sartre, Beauvoir, Dostoyevski, Arrendt gibi birçok düşünürden alıntılar yapan Woody Allen bu alıntıları senaryoda süs olarak kullanıyor. Her biri birbirinden oldukça farklı felsefik düşünce yapılarına sahip bu düşünürlerin fikirleriyle oynamaya girişen ve karakterlerinden birine felsefenin bir tür sözlü mastürbasyon olduğunu bile söylettiren Allen, filmin sonunda da seyirciye kendi ahlakçı yaklaşımını dayatmaktan çekinmiyor. En önemli felsefik sorgulamalardan biri olan rasyonel eylem ve rasyonel-olmayan eylem düşüncesine bu denli üstünkörü yaklaşmak; tüm felsefik sorgulamaları, kavramları çorba edip seyirciye sunmak ve tüm bunları zekice yaptığını sanmak… Woody Allen’ın Mantıksız Adam’da yaptığı tam olarak bu. İktisatçılar iyi bilir ki bir yerlerde hep bir ‘görünmez el’ vardır. Liberal düşüncenin ana metaforlarından biri olan bu düşünceye göre ekonomideki görünmez el her şeyi düzenler, çark bir şekilde döner. Woody Allen’ın Mantıksız Adam’da yaptığı şey ise bu ‘görünmez el’ düşüncesini sinemaya uyarlamak olmuş.

Mantıksız Adam filminde sıklıkla adı geçen Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sı ya da Hannah Arendt’in önemli bir eseri olan Kötülüğün Sıradanlığı; suç olgusu ya da kusursuz cinayet fikrine ciddi referanslar olabilecekken havada asılı kalan çiğ tanelerinden farklı bir şey olamıyor. Bu durumun en büyük sebebi ise Mantıksız Adam’ın senaryosundaki zayıflık. Bölük pörçük, organize edilememiş ve klişe bir ‘ve kader ağlarını örer’ düşüncesiyle geliştirilmiş kırılma noktası, başta entelektüel çizilmesine rağmen romantik anlar geldiğinde tüm o entelektüel güdülerini kaybeden bir kadın karakter ve daha önce de belirttiğim gibi diyaloglarda süs görevi görmekten başka bir işlevi olmayan düşünür alıntıları; Mantıksız Adam’ın en zayıf noktaları oluyor.

Mantıksız Adam’ın sinematik değerini arttıran en büyük unsurlardan biri ise Amour, Seven, Midnight in Paris gibi filmlerin de sinematografisine imza atmış İran asıllı görüntü yönetmeni Darius Khondji gibi bir profesyonele sahip olması. Khondji’nin geniş plan Rhode Island görüntüleri filmin belki de en huzur verici ayrıntıları. Mantıksız Adam’a, özellikle umutsuzluk ve cinayet üzerine geçen diyaloglarda, Kubrickvari bir soğuk hava katan The Ramsey Lewis parçaları da filmin artıları oluyor. Daha fazlasını yapabildiklerine şahit olduğumuz Joaquin Phoenix ve Emma Stone’un Mantıksız Adam özelindeki oyunculuk performansları ise ortalama seviyelerde geziniyor.

Özetle, Mantıksız Adam; ‘kusursuz cinayet’ ve suç temasını felsefik alt metinlerle desteklemeyi ıskalamış bu haliyle Woody Allen’ın oldukça sıradan ve unutulması kolay filmlerinden biri olacağa benziyor.

“Eğer dış görünüşler olmasaydı, dünya kusursuz bir cinayet, daha açık bir deyişle katilsiz, kurbansız ve nedensiz bir cinayet olurdu. İpuçları bulunmayacağı için gerçeği sonsuza değin ortadan kaldırılmış ve gizi de hiçbir zaman aydınlanmayacak bir cinayet. Ama, dünya kendini, varolmayışının izleri, hiçin sürekliliğinin izleri olan görünüşlerle ele verdiğinden, cinayet hiçbir zaman kusursuz olmaz. Çünkü, hiçin kendisi, hiçin sürekliliği izler bırakır. Ve dünya, gizini bu yolla ele verir. Görünüşlerin ardına gizlenerek kendisinin sezinlenmesine bu yolla olanak tanır.”                                                                                                                 Jean Baudrillard - Kusursuz Cinayet   Sinema tarihinin gelmiş geçmiş en üretken yönetmenlerinden biri olarak hemen her yıl bir film çeken Woody Allen; Paris’te Gece Yarısı - Midnight in Paris (2011) ve Mavi Yasemin – Blue Jasmine (2013) gibi oldukça başarılı son dönem filmleriyle ivme kazandırdığı kariyerine Mantıksız Adam – Irrational Man ile çelme takıyor desek, bence yanılmayız. Varoluşçu ve etik sorgulamalarla açılan ve öyle de devam edeceğini umduğumuz Mantıksız Adam’da, Maç Sayısı – Match Point (2005) ve Suçlar ve Kabahatler – Crimes and Misdemeanors (1989) gibi filmlerinde başarıyla işlediği; bir eylem biçimi olarak cinayet, suçun kendisi ve hayatın anlamsızlığı temalarına odaklanan Woody Allen, oynamaya çalıştığı büyük felsefik düşüncelerin altında kalıyor. Tabi bu yorumlardan filmin kötü olduğuna dair bir çıkarım yapmıyorum. Zira Mantıksız Adam kötü bir film değil; hatta yer yer eğlendirme ve düşündürme garantisi veren bir film. Ama, “Woody Allen Mantıksız Adam filminde yeni bir şey söylüyor mu?” diye soracak olursanız, peşin peşin söylemek gerekir ki batı yakasında yeni bir şey yok. Woody Allen bu sefer; orta yaş bunalımı içinde, alkolik, oldukça nihilist; kısacası hayata ve yaşamaya dair bir anlam aramayı çoktan bırakmış, ‘varoluş sancısı’ da çekmeyen bir felsefe profesörü Abe Lucas’ın (Joaquin Phoenix) hayatına odaklanıyor. Küçük bir Rhode Island kasabasındaki üniversitede felsefe dersleri vermeye başlayan Abe, bu esnada dersini alan öğrencilerinden biri olan Jill Pollard (Emma Stone) ile hem düşünsel hem de duygusal anlamda gelişen bir ilişki kurmaya başlar. Bir gün yan masalarında geçen konuşmaya kulak misafiri olurlar. Jill konuşmanın üzerinde çok durmaz; fakat Abe duyduğu şeylere oldukça takılır. Ve kendi hayatıyla birlikte Jill’in de hayatını değiştirecek önemli bir karar alır. Çünkü Abe, hayata bağlanmanın ve nihilizmden çıkmanın yolunu bulduğunu düşünmektedir. Böylece, kendini hayata bağlayacak ‘kusursuz cinayete’ doğru adım adım ilerlemeye başlar. Bu noktadan sonra neler olacak, neler bitecek kendiniz görün istediğim için Mantıksız Adam’la ilgili daha fazla detay vermeden filmin neden yeni bir şey anlatmadığına ve neden çoğu kez ofsayta düştüğüne değinmek istiyorum. Öncelikle, felsefik ve ahlaki sorgulamalara girişen ve Mantıksız Adam’a bu şekilde başlayarak beklenti çıtasını yükselten Woody Allen’ın bu sorgulamaların altında kaldığını söylemeliyim. Mantıksız Adam filmi boyunca Kant, Kierkegaard, Heidegger, Sartre, Beauvoir, Dostoyevski, Arrendt gibi birçok düşünürden alıntılar yapan Woody Allen bu alıntıları senaryoda süs olarak kullanıyor. Her biri birbirinden oldukça farklı felsefik düşünce…

Yazar Puanı

Puan - 62%

62%

62

Woody Allen; Paris’te Gece Yarısı - Midnight in Paris (2011) ve Mavi Yasemin – Blue Jasmine (2013) gibi oldukça başarılı son dönem filmleriyle ivme kazandırdığı kariyerine Mantıksız Adam – Irrational Man ile çelme takıyor.

Kullanıcı Puanları: 2.1 ( 2 votes)
62
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi