36. İstanbul Film Festivali seçkisinde yer alan ve Cate Blanchett’in 13 farklı karakteri canlandırdığı, Julian Rosefeldt’in ilk uzun metraj filmi Menifesto, birçok farklı disipline ait sanatçı ve düşünürün manifestolarını bir araya getiren bir sanat eseri. Filmin yönetmeni Julian Rosefeldt’in öncelikle video enstalasyonları halinde üzerinde çalışmaya başladığı Manifesto, uzun metraj bir filme dönüştürülmüştü. Cate Blanchett’le tanışmalarının ardından birlikte projeler üretmeye başlayan Rosefeldt, tüm bu süreçlerin sonucunda uzun metraj Manifesto’suyla izleyici karşısına çıktı. Manifesto: Manifestoların Yeniden Yazımı Filmi, alıştığımız kurmaca ya da belgesel anlatı yapısından soyutlanarak parçalara bölündüğünde de bir araya getirildiğinde de anlamını koruyabilen bir sanat eseri olarak incelemek daha doğru olacaktır. Nitekim Manifesto, başı ya da sonu olan bir hikayeden ziyade, karakterlerin ve mekanların an’ları olarak karşımıza çıkıyor. Dadaistlerden futüristlere, Marx’a ve oradan da Dogma95’e doğru izleyicisini entelektüel bir yolculuğa çıkaran film, tabi ki Cate Blanchett’in büyüleyici ve her saniye kabuk değiştiren performansıyla zirveye ulaşıyor. Tarihe damgasını vurmuş ya da bir köşede sönük kalmış tüm bu manifestoların adeta bir yeniden yazım sürecine tabi tutulduğu film için "manifestoların manifestosu" tanımı yapılabilir. Filmde toplamda 13, sınırları çok belirgin bir biçimde çizilmiş, arketip görürüz. Bu arketipler karikatürize edilme yanılgısından kaçınılarak belirli tipler halinde izleyiciye sunuluyor. Cate Blanchett bir öğretmen olarak karşımıza çıktığında dış görünüşü tam bir öğretmen havasındayken, bir haber spikeri olarak izleyiciyle buluştuğunda ise en bilindik spiker tavırlarıyla oyunculuğunu gerçekleştiriyor. Bu tipolojik yaklaşım filmin absürd tavrına tuhaf bir şekilde bir yenisini daha eklerken bir yandan da inandırıcı ve tanıdık bir havaya bürünebiliyor. Filmde bütün karakterler ait oldukları alt kültürlerin -dış görünüş bakımından- tüm özelliklerini taşıyacak şekilde yaratılıyor. Bu noktada kendisini en farklı ve aykırı görebilecek olan karakterlerin bile içinden çıktıkları alt kültürün birebir kopyası olmaktan öteye gidemediği gerçeği de bir yandan vurgulanarak, modern dünyanın tektipleştiren yapısına atıfta bulunuyor. Her bir karakter Cate Blanchett tarafından öylesine mükemmel bir şekilde canlandırılıyor ki, 13 rol için de kendisine ayrı ayrı hayran kalmamak elde değil. Ancak belirtmek gerekiyor ki, filme hayat veren yalnızca Cate Blanchett değil. Julian Rosefeldt, Manifesto'nun 90 dakikalık süresi boyunca kullandığı mekanları da filminin gizli karakteri olarak çok detaylı bir şekilde biçimlendirmiş. Filmin genelinde her bir farklı karakterde öncelikli olarak, mekanı aktüel kameralarla gezerek izleyicisine tanıtırken, Cate Blanchett okuyacağı manifestolara voice-over kullanımıyla başlıyor. Bu şekilde bir süre mekanı tanıyarak, izleyeceğimiz bölümün dokusuna izleyici olarak adapte edildikten sonra Cate Blanchett'in yeni karakteriyle tanışıyoruz. Bu durum da bir karakterden diğerine geçerken izleyicinin hem yabancılaşmasını engelliyor hem de bir önceki karakterin sindirilebilmesi adına izleyiciye  zaman tanıyor. Manifesto filminde kullanılan manifestoların içerik itibariyle bütünlüklü bir yapının parçaları olduğunu söylemek çok doğru değil. Rosefeldt bu noktada birbirini destekleyici manifestoları bir araya getirmekten ziyade farklılıkların bir aradalığı üzerinden yeni bir tartışma yaratma yolunu seçmiş. Bu sebeple birbirini çürüten ya da birbirini doğrulayan manifestoları yan yana görmek gayet mümkün. Genellikle sanata bakış ve sanatın ne olduğu üzerine yoğunlaşmış olan birbirine zıt metinlerin kullanılması ise izleyici tarafında net bir sanat tanımının varolamayacağı yönünde bir düşünme pratiğine evriliyor. Manifesto oldukça protest ve izleyiciyle birebir ilişki içinde olan deneysel bir film. Zaten özünde izleyiciyle kurduğu temasın ve hitabın şekli filmi protest kılan en temel…

Yazar Puanı

puan - 85%

85%

Julian Rosefeldt, dilden dile dolaşan manifestolardan tozlanmış ya da anlaşılamamış metinlere kadar birçok söylemi alıyor ve kendi eleştirel bakışıyla erittiği potada deneysel, farklı ve oldukça başarılı bir film olarak izleyicisine sunuyor.

Kullanıcı Puanları: 3.58 ( 2 votes)
85

36. İstanbul Film Festivali seçkisinde yer alan ve Cate Blanchett’in 13 farklı karakteri canlandırdığı, Julian Rosefeldt’in ilk uzun metraj filmi Menifesto, birçok farklı disipline ait sanatçı ve düşünürün manifestolarını bir araya getiren bir sanat eseri. Filmin yönetmeni Julian Rosefeldt’in öncelikle video enstalasyonları halinde üzerinde çalışmaya başladığı Manifesto, uzun metraj bir filme dönüştürülmüştü. Cate Blanchett’le tanışmalarının ardından birlikte projeler üretmeye başlayan Rosefeldt, tüm bu süreçlerin sonucunda uzun metraj Manifesto’suyla izleyici karşısına çıktı.

Manifesto: Manifestoların Yeniden Yazımı

Filmi, alıştığımız kurmaca ya da belgesel anlatı yapısından soyutlanarak parçalara bölündüğünde de bir araya getirildiğinde de anlamını koruyabilen bir sanat eseri olarak incelemek daha doğru olacaktır. Nitekim Manifesto, başı ya da sonu olan bir hikayeden ziyade, karakterlerin ve mekanların an’ları olarak karşımıza çıkıyor. Dadaistlerden futüristlere, Marx’a ve oradan da Dogma95’e doğru izleyicisini entelektüel bir yolculuğa çıkaran film, tabi ki Cate Blanchett’in büyüleyici ve her saniye kabuk değiştiren performansıyla zirveye ulaşıyor. Tarihe damgasını vurmuş ya da bir köşede sönük kalmış tüm bu manifestoların adeta bir yeniden yazım sürecine tabi tutulduğu film için “manifestoların manifestosu” tanımı yapılabilir.

Filmde toplamda 13, sınırları çok belirgin bir biçimde çizilmiş, arketip görürüz. Bu arketipler karikatürize edilme yanılgısından kaçınılarak belirli tipler halinde izleyiciye sunuluyor. Cate Blanchett bir öğretmen olarak karşımıza çıktığında dış görünüşü tam bir öğretmen havasındayken, bir haber spikeri olarak izleyiciyle buluştuğunda ise en bilindik spiker tavırlarıyla oyunculuğunu gerçekleştiriyor. Bu tipolojik yaklaşım filmin absürd tavrına tuhaf bir şekilde bir yenisini daha eklerken bir yandan da inandırıcı ve tanıdık bir havaya bürünebiliyor. Filmde bütün karakterler ait oldukları alt kültürlerin -dış görünüş bakımından- tüm özelliklerini taşıyacak şekilde yaratılıyor. Bu noktada kendisini en farklı ve aykırı görebilecek olan karakterlerin bile içinden çıktıkları alt kültürün birebir kopyası olmaktan öteye gidemediği gerçeği de bir yandan vurgulanarak, modern dünyanın tektipleştiren yapısına atıfta bulunuyor.

Her bir karakter Cate Blanchett tarafından öylesine mükemmel bir şekilde canlandırılıyor ki, 13 rol için de kendisine ayrı ayrı hayran kalmamak elde değil. Ancak belirtmek gerekiyor ki, filme hayat veren yalnızca Cate Blanchett değil. Julian Rosefeldt, Manifesto’nun 90 dakikalık süresi boyunca kullandığı mekanları da filminin gizli karakteri olarak çok detaylı bir şekilde biçimlendirmiş. Filmin genelinde her bir farklı karakterde öncelikli olarak, mekanı aktüel kameralarla gezerek izleyicisine tanıtırken, Cate Blanchett okuyacağı manifestolara voice-over kullanımıyla başlıyor. Bu şekilde bir süre mekanı tanıyarak, izleyeceğimiz bölümün dokusuna izleyici olarak adapte edildikten sonra Cate Blanchett’in yeni karakteriyle tanışıyoruz. Bu durum da bir karakterden diğerine geçerken izleyicinin hem yabancılaşmasını engelliyor hem de bir önceki karakterin sindirilebilmesi adına izleyiciye  zaman tanıyor.

Manifesto filminde kullanılan manifestoların içerik itibariyle bütünlüklü bir yapının parçaları olduğunu söylemek çok doğru değil. Rosefeldt bu noktada birbirini destekleyici manifestoları bir araya getirmekten ziyade farklılıkların bir aradalığı üzerinden yeni bir tartışma yaratma yolunu seçmiş. Bu sebeple birbirini çürüten ya da birbirini doğrulayan manifestoları yan yana görmek gayet mümkün. Genellikle sanata bakış ve sanatın ne olduğu üzerine yoğunlaşmış olan birbirine zıt metinlerin kullanılması ise izleyici tarafında net bir sanat tanımının varolamayacağı yönünde bir düşünme pratiğine evriliyor.

Manifesto oldukça protest ve izleyiciyle birebir ilişki içinde olan deneysel bir film. Zaten özünde izleyiciyle kurduğu temasın ve hitabın şekli filmi protest kılan en temel unsur. Manifesto hem bireye seslenen hem de bir noktada onu ayrı tutan yapısıyla ne tam bir özdeşleşme ne de tam bir yabancılaşma sunuyor. Aksine, bunu izleyicinin deneyiminin ve alışkanlıklarının nasıl şekillendiğine göre değiştiriyor. Bu sayede özdeşim ve yabancılaşma sık sık birbirinden rol çalıyor. Manifesto, yer yer toplum eleştirisi, yer yer sanatın “ne”liğini sorgulayan bir metin, yer yer de sinemanın nasıl olması gerektiğine dair geliştirilen bir akıl yürütme olarak yorumlanabilir ve tüm bunlar bir araya getirildiğinde de filmin son karakteri olan “öğretmenin” Godard’dan alıntıladığı cümleyle karşılaşıyoruz: Nereden aldığınız değil, nereye götürdüğünüz önemlidir. Julian Rosefeldt, dilden dile dolaşan manifestolardan tozlanmış ya da anlaşılamamış metinlere kadar birçok söylemi alıyor ve kendi eleştirel bakışıyla erittiği potada deneysel, farklı ve oldukça başarılı bir film olarak izleyicisine sunuyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi