Shakespeare’in eserlerinin vazgeçilmez temalarından biridir “kader”. Özellikle onun güldürülerinde karşımıza sıklıkla çıkan tesadüfi olayların özünde, ilk bakışta kaderci bir anlayışı ve her şeyin tam bir döngüye ulaşıp tamamlandığını sezeriz. Halbuki Shakespeare’in eserlerinde kader, kaçınılmaz bir şey olmaktan ziyade kahramanların bilinçli şekilde ilerledikleri bir yol olarak sunulur. Kaderden kaçamama durumu ise, yolun sonuna geldiklerinde ortaya attıkları bir mağduriyet gibidir. Yazarın en önemli eserlerinin başında gelen Macbeth de bu kavramların en çok işlendiği oyunların başında gelir. “Seçimlerimizin ya da hırslarımızın ne kadarı bize aittir?” sorusunu sorar. Bilinç dışımızda yer alan, bastırdığımız istek ve arzularımızın su yüzüne çıkmasının ne kadarı kadercilik olarak adlandırılabilir ki? Ya da özgür irademiz, aslında düşündüğümüz kadar özgür değil mi?

Sorduğumuz sorular hala geçerliliğini koruyor ki, Macbeth 400 yıldır okunmaya ve uyarlama filmleri ile beyazperdeye konuk olmaya devam ediyor. Bu yıl Cannes Film Festivali’nde ilk gösterimi yapılan, Justin Kurzel’in uyarlaması da aynı sorular üzerinden ilerleyen bir film olarak beklentilerimizin bir kısmını karşılarken yeni sorular sormak konusunda çekingen davranıyor.

Konuyu kısaca özetlememiz gerekirse; İskoç kralı Duncan’ın en yakın komutanlarından biri olan Macbeth, bir isyanı bastırdıktan sonra üç cadı ile –eserin yazıldığı dönemde cadıların varlığına gerçekten inanılmasından dolayı cadı kelimesi yerine Weird Sisters-Tuhaf Kız kardeşler olarak kullanılır- karşılaşır. Cadılar, Macbeth’i geleceğin kralı, diğer komutan Banquo’yu ise “soyundan krallar gelecek olan kişi” olarak selamlarlar. Macbeth, eşi Leydi Macbeth’in de yönlendirmesiyle krallık yolunda cinayetler ve entrikalarla dolu bir delirme sürecine girer.

Kurzel, kendi Macbeth versiyonunun ana esere bağlı kalması konusunda büyük çaba göstermişe benziyor. Aslında bunu büyük bir çaba olarak adlandırmamak da mümkün, zira filmin yeni bir şey söylediğini göremiyoruz. Belki en büyük farklılık, karakterlerin motivasyonları konusunda ortaya çıkıyor. Cadıların senaryoda kapladığı alan, birçok karakterin önüne geçiyor ve bunlara meşhur Leydi Macbeth’imiz de dahil. Evet, oyunda da Leydi Macbeth aslında ilk cinayetin azmettiricisi gibi görünse de diğer bütün yaşananlar Macbeth’in kendi kararları çerçevesinde gerçekleşir. Film bunu bir adım daha ileri taşıyarak neredeyse tüm karar anlarını Macbeth’in üzerine yıkıyor ve Leydi’yi bir anlamda saf dışı ediyor. Bu bakış açısı, bana biraz ölümü temsil eden kadın figürünün yumuşatılması amacıyla yapılmış gibi geliyor. En azından Kurzel, belki de en önemli ve tek farkı burada yaratıyor. Bu çabanın hem olumlu hem de olumsuz sonuçlar doğurması ise kaçınılmaz oluyor.

Leydi’nin yanı sıra Banquo, Macduff ve Malcolm gibi karakterlerin geri planda kalmaları, Macbeth’i ön plana çıkarırken onun aklını yitirmesi ve halisünasyonlar görmeye başlaması daha etkileyici bir hal alıyor. Geniş açı dış çekimler içerisinde insanın tozdan ibaret kalmasına karşın Macbeth’in krallığının iç çekimlerle, sarayın odalarında kapalı kalması; krallığın aslında karakterin kendi kafasında oluşturduğu bir hayali imge olarak sunulması oldukça başarılı. Buna karşın açılıştaki etkileyici savaş sahnesine rağmen –ki Macbeth’i savaş üzerine bir oyun olarak görmemek lazım- görsel açıdan yer yer tiyatro sahnesini hatırlatacak minimalist yaklaşımların başarısızlığını da dikkat çekiyor. True Detective’in ilk sezonundan hatırladığımız görüntü yönetmeni Adam Arkapaw’ın yakaladığı müthiş kadrajlar ile yer yer basit bir tiyatro sahnesinin verdiği teatral havanın çatıştığını görebiliyoruz. Burada da mümkün olduğunca karelerin renkleriyle oynanırken siyah ve kırmızı tonlara ağırlık verilerek sembolik bir çaba gösteriliyor. Lakin anlatım tarafından desteklenmeyen bu süslü müdahaleler, aşırıya kaçmış gibi görünüyor. Koca bir krallığın kaderini tek bir kişinin üzerine yıkmak ve onun hikayesini neredeyse etrafındaki birkaç kişi üzerinden vermek, hikayenin epik olma iddiasını görsel açıdan karşılayamıyor.

Macbeth: Kralına Sadakat Gösteren Bir Film

Macbeth’in defolarını örten en önemli husus ise Michael Fassbender’in mükemmel oyunculuğu. Marion Cotillard, bir röportajında “bir gün Leydi Macbeth’i oynayacağımı biliyordum” demiş olabilir ama olaya Şekspiryen açıdan bakın ya da bakmayın, bu rol asıl Fassbender’in kaderiymiş gibi görünüyor. Gerçi tüm senaryonun onun hizmetinde olmasının ya da her karenin dörtte üçünde perdeyi onun yüzünün kaplaması da oyuncuya yardımcı oluyor. Buna karşın, bu kadar teatral bir metni abartıya kaçmadan canlandıran oyuncu, filme de sınıf atlatmayı başarıyor. Marion Cotillard ise önceden de söz ettiğimiz gibi kendisine ayrılan rolün sınırlarından dışarı çıkamıyor. Ne karakterin obsesif kompülsif kişiliği ne de meşhur uyurgezerlik sahnesi yeterince işlenmiyor. Filmin açılışında yer alan cenaze sahnesinin karakter üzerinde bir artısı ya da eksisi yok. İnsan en azından “sütümü zehire çevirin” tiradı üzerinden bir anlamlandırma çabası bekliyor.

Şüphesiz ki Macbeth’i beyazperdeye uyarlamak hem kolay hem de zor. Evrensel temalar üzerinden yeni bir anlatı oluşturmak ya da kendi döneminde bile oldukça hızlı bulunan bir oyunda karakterleri derinleştirmek her zaman mümkün olmuyor. Bu açıdan Kurzel ve çok da tecrübeli olmayan senaristler, tüm filmi tek karakter üzerine kurarak ama bir yandan da arka plandaki anlatıyı da olduğu gibi vererek belki de Fassbender üzerine bir kumar oynuyorlar ve kazanıyorlar. Uzun vadede ise Macbeth’in kaderinde “yıllarca hatırlanacak bir uyarlama olabilme” ihtimali görünmüyor. Ya da ben yanılırım ve bu sadakat çabası ödüllendirilir.

Shakespeare’in eserlerinin vazgeçilmez temalarından biridir “kader”. Özellikle onun güldürülerinde karşımıza sıklıkla çıkan tesadüfi olayların özünde, ilk bakışta kaderci bir anlayışı ve her şeyin tam bir döngüye ulaşıp tamamlandığını sezeriz. Halbuki Shakespeare’in eserlerinde kader, kaçınılmaz bir şey olmaktan ziyade kahramanların bilinçli şekilde ilerledikleri bir yol olarak sunulur. Kaderden kaçamama durumu ise, yolun sonuna geldiklerinde ortaya attıkları bir mağduriyet gibidir. Yazarın en önemli eserlerinin başında gelen Macbeth de bu kavramların en çok işlendiği oyunların başında gelir. “Seçimlerimizin ya da hırslarımızın ne kadarı bize aittir?” sorusunu sorar. Bilinç dışımızda yer alan, bastırdığımız istek ve arzularımızın su yüzüne çıkmasının ne kadarı kadercilik olarak adlandırılabilir ki? Ya da özgür irademiz, aslında düşündüğümüz kadar özgür değil mi? Sorduğumuz sorular hala geçerliliğini koruyor ki, Macbeth 400 yıldır okunmaya ve uyarlama filmleri ile beyazperdeye konuk olmaya devam ediyor. Bu yıl Cannes Film Festivali’nde ilk gösterimi yapılan, Justin Kurzel’in uyarlaması da aynı sorular üzerinden ilerleyen bir film olarak beklentilerimizin bir kısmını karşılarken yeni sorular sormak konusunda çekingen davranıyor. Konuyu kısaca özetlememiz gerekirse; İskoç kralı Duncan’ın en yakın komutanlarından biri olan Macbeth, bir isyanı bastırdıktan sonra üç cadı ile –eserin yazıldığı dönemde cadıların varlığına gerçekten inanılmasından dolayı cadı kelimesi yerine Weird Sisters-Tuhaf Kız kardeşler olarak kullanılır- karşılaşır. Cadılar, Macbeth’i geleceğin kralı, diğer komutan Banquo’yu ise “soyundan krallar gelecek olan kişi” olarak selamlarlar. Macbeth, eşi Leydi Macbeth’in de yönlendirmesiyle krallık yolunda cinayetler ve entrikalarla dolu bir delirme sürecine girer. Kurzel, kendi Macbeth versiyonunun ana esere bağlı kalması konusunda büyük çaba göstermişe benziyor. Aslında bunu büyük bir çaba olarak adlandırmamak da mümkün, zira filmin yeni bir şey söylediğini göremiyoruz. Belki en büyük farklılık, karakterlerin motivasyonları konusunda ortaya çıkıyor. Cadıların senaryoda kapladığı alan, birçok karakterin önüne geçiyor ve bunlara meşhur Leydi Macbeth’imiz de dahil. Evet, oyunda da Leydi Macbeth aslında ilk cinayetin azmettiricisi gibi görünse de diğer bütün yaşananlar Macbeth’in kendi kararları çerçevesinde gerçekleşir. Film bunu bir adım daha ileri taşıyarak neredeyse tüm karar anlarını Macbeth’in üzerine yıkıyor ve Leydi’yi bir anlamda saf dışı ediyor. Bu bakış açısı, bana biraz ölümü temsil eden kadın figürünün yumuşatılması amacıyla yapılmış gibi geliyor. En azından Kurzel, belki de en önemli ve tek farkı burada yaratıyor. Bu çabanın hem olumlu hem de olumsuz sonuçlar doğurması ise kaçınılmaz oluyor. Leydi’nin yanı sıra Banquo, Macduff ve Malcolm gibi karakterlerin geri planda kalmaları, Macbeth’i ön plana çıkarırken onun aklını yitirmesi ve halisünasyonlar görmeye başlaması daha etkileyici bir hal alıyor. Geniş açı dış çekimler içerisinde insanın tozdan ibaret kalmasına karşın Macbeth’in krallığının iç çekimlerle, sarayın odalarında kapalı kalması; krallığın aslında karakterin kendi kafasında oluşturduğu bir hayali imge olarak sunulması oldukça başarılı. Buna karşın açılıştaki etkileyici savaş sahnesine rağmen –ki Macbeth’i savaş üzerine bir oyun olarak görmemek lazım- görsel açıdan yer yer tiyatro sahnesini hatırlatacak minimalist yaklaşımların başarısızlığını da dikkat çekiyor. True Detective’in ilk sezonundan hatırladığımız görüntü yönetmeni Adam Arkapaw’ın yakaladığı müthiş kadrajlar ile yer yer basit bir tiyatro sahnesinin verdiği teatral havanın çatıştığını görebiliyoruz. Burada da mümkün olduğunca karelerin renkleriyle oynanırken siyah ve kırmızı tonlara ağırlık verilerek sembolik bir çaba gösteriliyor. Lakin anlatım tarafından desteklenmeyen bu süslü müdahaleler, aşırıya kaçmış gibi görünüyor. Koca bir krallığın kaderini tek bir kişinin üzerine yıkmak…

Yazar Puanı

Puan - 70%

70%

Kurzel ve çok da tecrübeli olmayan senaristler, tüm filmi tek karakter üzerine kurarak, ama bir yandan da arka plandaki anlatıyı da olduğu gibi vererek belki de Fassbender üzerine bir kumar oynuyorlar ve kazanıyorlar.

Kullanıcı Puanları: 3.99 ( 5 votes)
70
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi