Array ( [0] => 9 [1] => 38 [2] => 7467 [3] => 10 [4] => 832 [5] => 11 [6] => 1237 [7] => 1875 [8] => 1125 [9] => 15422 [10] => 12794 [11] => 13 [12] => 708 [13] => 7468 [14] => 14 [15] => 208 [16] => 15421 [17] => 1859 [18] => 15423 ) test Array ( [0] => 1875 [1] => 2692 ) test Array ( [0] => Array ( [name] => Fantastik [link] => http://www.filmloverss.com/kategori/turler/fantastik/ ) )
Macario
1960 - Roberto Gavaldón
91
Meksika
Senaryo B. Traven, Emilio Carballido, Roberto Gavaldón
Oyuncular Ignacio López Tarso, Pina Pellicer, Enrique Lucero

Macario

Kırk yıldan uzun kariyerine elliden fazla film sığdırmış olan Meksikalı yönetmen Roberto Gavaldon, genellikle Meksika Sineması içinde dahi adı pek sık anılmayan yönetmenlerden biri. Burada, birçok filmini artık izleme şansına sahip olmamamız büyük bir pay sahibi hiç kuşkusuz. Elbette Gavaldon aşina olduğumuz şekilde auteur bir yönetmen değil ama bu ortaya koyduğu bazı eserlerin yetkinliğini düşürmüyor. Öyle ki yönetmenin yazımıza konu olan Macario filminin, sinema tarihinin en gizemli yapımlarından biri olduğunu söylemek yanlış olmaz.

1960 yapımı olan Macario, daha filme hiç değinmeden bile yalnızca yapım ekibiyle dikkatleri üzerine çekmeyi başarabilen bir proje. Örneğin film 1950’de yayınlanan The Third Guest (Üçüncü Misafir) isimli bir romandan uyarlama. Peki bu romanın önemli kılan ne? Bu roman B. Traven takma adıyla eserlerini yazan bir yazar tarafından yazılmış. Fakat ortada şöyle bir durum var ki bu yazarın ne doğum tarihini ne ölüm tarihini hatta ve hatta gerçek ismiyle, aslen nerede yaşadığını dahi tam olarak bilmiyoruz. 19. Yüzyılın sonlarında doğduğu ve 1970’lerde öldüğü tahmin ediliyor. Ayrıca birçok kişi Alman asıllı olduğunu düşünmesine karşın bir dönem çok büyük ihtimalle Meksika’da yaşamış olabileceğini düşünenler de var. Ama ilginç olan şu ki tüm bu gizemine rağmen yazarın onlarca romanı (1927 basımı The Treasure of Sierra Madre (Altın Hazineleri) kitabı en bilinenidir) ve birçok kısa öyküsü var. Özellikle kitaplarındaki konular çoğunlukla Meksika’da geçmesine rağmen, kitaplar ilk olarak İngilizce ve daha sonraları Almanca olarak basılmış. Bu açıdan yazarın Meksika’yla olan ilişkisi de oldukça gizemlidir. Yazarı bir kenara bırakıp diğer ekip üyelerine değinecek olursak örneğin bu romanı filme uyarlamak için yönetmenle birlikte çalışmış olan senarist Emilio Carballido’da önemli bir isimdir. Mesela kendisi  Luis Buñuel’in 1959 yapımı Nazarin filminin de senaristleri arasındadır. Tüm bunların yanında Macario’nun görsellik konusunda en büyük dayanağı olan efsane bir görüntü yönetmeni de vardır, Gabriel Figueroa.  John Ford, Howard Hawks ve John Huston gibi usta yönetmenlerle çalışmış olan Figueroa ayrıca yine Buñuel’in demirbaş görüntü yönetmenlerinden biridir.

Filme dair tüm bu bir nevi ön tanıtımdan sonra aslında bahsetmeden geçmememiz gereken bir mevzu daha var ki o da filmin çekildiği sosyopolitik dönem. Birinci Dünya Savaşı’nın arefesinde Zapata önderliğinde başlayan bir ayaklanmayla tarihteki ilk devrimlerden biri gerçekleşmiştir Meksika’da. Fakat 1910’lu yıllarda başlayıp 1920’de amacına ulaşan devrimin getirdiği şiddet 1930’lara kadar devam edecek ve milyonlarca insan katledilecektir. Ardında başa gelen hükümetlerce sol ve devrim merkezli bir anlayış güden ülke siyaseti bu açıdan özellikle 1980’lere kadar dünyada her türlü siyasi yasaklının ya da liberalizm kurbanının evi haline gelecektir. Ağırlıklı olarak köylü devrimi düşüncesine dayanan bu siyasi hareket, her ne kadar teorik olarak bunu karşılasa da pratikte ülke içinde birçok sorun hiçbir zaman giderilemeyecektir. İşte film tam da Meksika’nın bu buhranlı ve yoksul olduğu bir dönemde çekilmiştir. Zaten uyarlanan kitabın yazarı B. Traven anarşist düşünceleriyle tanınan biridir. Bu açıdan bir üçüncü sinema örneği olarak düşünebilirsiniz Macario’yu fakat durum aslında bundan çok daha derinlere işler. Öyle ki film aslında anlattığı hikaye çerçevesinde tam da Meksika’nın içinde bulunduğu çıkmaza uygun bir şekilde devrim düşüncesiyle başlayıp daha sonra bu düşünce üzerinde hiç de beklenmedik ve oldukça çarpıcı şeyler söyleyen bir yapıya bürünecektir.

Nihayet artık filme gelcek olursak; 1800’lerde Meksika’ya özgü ölüler gününde başlar film. Ölmüş yakınlarına yemek sunulması dışında birçok, aslen korku unsuru olarak tanımlanan kuru kafa ve benzeri ikonik eşyaların da satıldığı bir gelenektir bu. Ormandan odun kesip bunlardan kazandığı parayla beş çocuklu ailesini geçindirmeye çalışan Macario ve eşi tıpkı civar köylerdeki insanlar gibi çok ağır bir yoksulluk altındadırlar. Öyle ki akşam olduğunda önündeki yemeği hala doymamış olan çocuklarına veren oldukça zor durumdaki bir adamla karşılaşırız. Tüm bu yoksulluğa rağmen ülkede inanılmaz bir zenginlik de vardır. Öyleki Macario güzelce pişmiş bir hindi yemenin hayaliyle açlığı içinde kahrolurken odunlarını sattığı fırında soylu bir aile kutlama için onlarca hindi pişirtmektedir. Tüm bu hayat mücadelesi için sonunda Macario devrimci bir karar verecek ve tek başına bütün bir hindi yiyebileceği zamana kadar yemek yemeyi reddecektir. Bu açıdan Zapata’ya yapılan gönderme oldukça güçlüdür çünkü Macario’nun insanca yaşamak için başka çaresi kalmamıştır. Kocasının bu ölümcül kararından dolayı büyük bir korkuya kapılan eşi bunun üzerine gizlice, çok küçük meblağlar karşılığında çamaşırlarını yıkadığı zengin ailenin bahçesinden bir hindi çalar ve onu pişirip Macario’ya verir. Burada özellikle kadının hindiyi sürekli aç olan çocuklarından saklama çbası oldukça çarpıcıdır. Tam ormana odun kesmeye giderken eşinin verdiği hindiyle büyük bir mutluluğa ulaşan Macario, kimseye görünmemek için hızla ormanın derinliklerine gider. İşte film tam da buradan sonra ilginçleşir. Macario tam hindisini yiyecekken önce şatafatlı giysisi ve ona büyük zenginlikler vaad eden insan görünümünde şeytanla karşılaşır, şeytan ondan vereceği zenginlikler karşısından hindisinin yarısını ister. Fakat Macario onun vaad ettiklerini reddederek kaçar. Ardında kuytu bir köşede tam yemeye yeltendiği sırada bu sefer beyazlar için tanrı ortaya çıkar. Yaşlı adam silüetinde gözükerek ondan iyi bir davranış da bulunmasını ve hindisini bu yaşlı adamla paylaşmasını ister. Macario çok üzülür ve zorlanır fakat her ne kadar iyi davarnışlarda bulunmak istese de vermek istemez ve yine kaçar. Sonundaysa karşısında soluk yüzüyle aç ve bitkin bir şekilde ölüm çıkar. Ölüm ona hiçbir şey vaad etmez ya da ondan bir şey beklemez tek istediği aç karnını doyurabilmek için hindinin yarısıdır ve Macario sonunda onunla paylaşır. Yemeklerini bitirdikten sonraysa ölüm Macario’nun bu davranışının mükafatı olarak ona özel bir şifalı su verir. Bu su ölmekte olan hastaları hemen iyileştirebilmektedir fakat bir koşul vardır. Macario hastaya şifalı suyu vermeden önce ölüm eğer hastanın ayak ucunda gözükürse ne olursa olsun o kişi ölecektir.

Bu olaydan sonra Macario birçok deneyim yaşayarak insanları bu suyla kurtarmaya başlar ve kısa sürede ünü her yere yayılır. Ve sonunda zengin ailelerle işbirliği yaparak bu işten para kazanmaya başlar. Öyle ki zengin ya da fakir olsun herkese iyilik yaparken bir yandan da tüm fakirliğe karşı zengin hayatı sürmeye başlar. Elbette bu ani yükselişi ve her geçe gün popüleritesini arttırıyor olması bazılarının işlerini bozar, mesela doktorların cenaze levazımcılarının. Sonunda Macario kiliseyle karşı karşıya gelir. Çünkü kilise, gelen şikayetler doğrultusunda Macario’yu büyücülükle suçlamaktadır ve devlet görevlisi de kilisenin buyruklarına uyar. En sonundaysa Macario’nun eline son bir fırsat geçer. Bölgenin liderinin hasta çocuğunu iyileştirmesi karşılığında affedilmesi kararlaştırılır. Şifa evi askerlerce basılıp tüm şifalı suların bulunduğu şişler kırıldığı için Macario’nun elinde yalnızca ailesi için sakladığı son bir su kalmıştır. Bunu kullanarak çocuğu iyileştirmeye çalışır fakat beklenmedik bir şey olur ve ölüm çocuğun ayak ucunda gözükür yani ne olursa olsun çocuk ölecektir. Bu durum karşısında Macario korkuya kapılır ve ne yaparsa yapsın işe yaramaz, bunun sonucunda pencereden gizlice kaçarak saklanmak için ormana gider. Ormanda kaçarken karşısını yine önce şeytan çıkar ve ona eğer hindisini onunla paylaşmış olsaydı başına bunların gelmeyeceğini söyler ve ardından tanrı gözükür ona teslim olmasını söyler. Ama Macario hiçbirini dinlemez ve kaçmaya devam eder. Sonundaysa kendini devasa bir mağarada bulur. Bu, filmin en çarpıcı sahnelerinden biridir. Öyle ki bu devasa mağaranın içi binlerce yanmakta olan mumla doludur ve ölüm de onların arasında beklemektedir. Ölüm, ona tüm bu mumların yaşamakta olan bir insanları temsil ettiğini söyler, sönenlerin de ölmüş olanları. Ardından da Macario’nun tüm kurtulma şansı olan o çocuğun mumunu gösterir, neredeyse sönmek üzeredir ve yanacak malzemesi kalmamıştır. Bunun üzerine Macario hayatta kalabilmek için kendi sönmek üzere olan mumunu alıp kaçar. Buraya kadar olan bölümle ilgili dahi söyleyebileceğimiz birçok şey varken yönetmen finalde en çarpıcı hamlesini yapar. Macario hindisinin yarısı yenmiş bir halde ölü bulunur ve film biter.

Öncelikle filmin bir anlamda en bilinen sahnesi olan o mağara dolusu mumlu sahnenin görüntü yönetmeni Figueroa’nın dehasını ortaya koyan bir sahne olduğun belirtmekte fayda var. Çünkü mağaranın ışıklandırılmasından mumların yerleştirilmesi ve tüm bunların yanında mistik havayı yaratmak için hafifçe yüzen sis tabakaları oluşturmak gibi inanılmaz girift bir görsellik yaratmıştır Figueroa. Ayrıca benzer efsane mumlu bir sahneyi 1921 yapımı Der müde Tod filminde de görmüştük. Fritz Lang’ın birçok şaheserinden sadece bir olan bu filmde de buna benzer muazzamlıkta bir sahne vardır.

Filmi kısaca okumasına gelecek olursak burada filmden bahsetmeden önce Meksika tarihinden özellikle bahsetmemizi de açıklığa kavuşturmuş olacağız. Çünkü Macario’nun bir anlamda Zapata’nın, neden şeytan ve tanrıyla anlaşma yapmadığı ve ölümle anlaştığını, özellikle mağara sahnesine kadar olan bölüm içinde değerlendirmek oldukça önemlidir. Köylüleri temsil eden Macario devrimci bir kararla hindiyi elde ettikten sonra şeytan olarak karşısına çıkan kişinin burjuva biri olarak tasvir edilmesi ve Macario’nun ondan nefret etmesi aslında tam da üçüncü sinemaya meyil etmemiz konusunda bizi yönlendiriyor keza tanrının ve devamında göreceğimiz üzere tek amacı kendi refah ve güçlerini korumak olan rahiplerin insanlığa fayda adı altında aslında onlara yardım etmeyerek sömürmelerini göstermek de bu açıdan oldukça net bir tavır. Ama ölümle olan ilişki oldukça ilginç daha da ötesi ölümün vermiş olduğu yaşam iksiri meselesi.

Burada bu gizemli suyu hiç kuşkusuz bir tür güç olarak düşünebiliriz. Önemli olan gücün kaynağının devrimsel bir karar sonucu aslında tam da varoluşundan doğarak gelmesidir. Yani Macario ölümle hindisinin bölüşmeye karar verdiği için bu gücü elde eder. Ama ölümle paylaşmasının altında yatan sebebi saf iyi bir düşünceyle, hümanistçe açıklayamayız. Çünkü Macario her ne kadar ona acıdığı için paylaşsa da bir yandan da kaçması için zamanı kalmadığı için de paylaşmaktadır. Yani bu güç, tam da insanoğlunun devrimsel kararları doğrultusunda keşfettiği doğasından gelir ama unutulmamalıdır ki bu doğa iyi ve kötüyü de içinde barındırmaktadır.

Güç zamanla kendini gösterip diğer güçlerle (kilise, iktidar, burjuvazi) rekabet edecek düzeye geldiğinde de kaçınılmaz olarak bir mücadele ortaya çıkar. Burada diğer güçlerin bu güce yaklaşımı oldukça önemlidir. Öyle ki burjuvazi ilk andan itibaren bunu kullanabileceğini fark edip ona arka çıkar. Kilise ise temellerini sarsacak bir tehdit oluşturduğu için bu güce mutlak bir şekilde karşıdır ve bunun için iktidarı da yanına çeker. Fakat en beklenmedik olan Macario’nun son kurtuluş şansı olan bölümdür. Yani iktidar da eğer işine gelecek bir şey yaparsa bu güçle anlaşma eğilimindedir. Peki kilisenin tümden karşı çıktığı, iktidarın belli durumlarda anlaşabildiği ve burjuvanın bulduğu ilk fırsatta onun yandaşı olarak onun üzerinden para kazandığı bu güç nedir?

Hiç kuşkusuz Macario ile Zapata arasında bir bağ kurarak yönetmen bu gücü devrimsel bir güç olarak tasvir etmiştir fakat filmin en çarpıcı yanı bu gücün oluşumuyla ilgili değil onun işleyişiyle iligli ortaya koyduğu söylemlerdir. Bu güç zengin fakir ayrımı gözetmeksizin herkesin hayatını kurtarabilecek bir güçtür fakat tüm bu iyimserliğine karşın bir “güç”tür ve bundan dolayı beklenilen mutlaklığın dışında bir özellik göstermeye mahkumdur. Tıpkı Meksika hükümetlerinin teorik olarak mutlak beklentilerle inşa ettikleri köylü devrimine dair siyasi temeller gibidir bu güç. Fakat doğası gereği kaotiktir ve kötüyü her zaman içinde barındırır. Bu yüzden Macario bu yaşam iksirlerininin sağladığı olanakları tam anlamıyla işe yarar ve istediği şekilde kullanamaz ve yine bu yüzden sonunda Macario ölür. Yani yine tıpkı tarih boyunca Meksika yönetiminin pratik olarak sorunları tam olarak çözemeyip bizzat içindeki devrimcileri de öldürmesi gibi. Macario, yani bu gücü ortaya çıkaran kişi, tam da ortaya çıkardığı bu güç sonucunda tıpkı Zapata gibi ölür. Sonunda görürüz ki bu güç diğer güçler karşısında yenilir. Çünkü kilise sonunda iktidarı ikna eder ve burjuvazi işine gelmeyen bir durumla karşılaştığı an bu gücü hemencecik terk eder. Yani yine Meksika’da olduğu gibi sonunda kilise ve burjuva iktidara geri gelir. Elbette burada kitabın 1952’de yazılıp, filmin 1960’da çekilmesinden sonra Meksika’nın 1980’lerden itibaren liberal ekonomilerle işbirliği içinde olmaya başlaması ortaya konan söylemin sosyolojik ve siyasi açıdan ne derece temellendirilmiş ve doğrulanmış olduğunu açık bir şekilde göstermektedir. Bu yüzden filmin finali tam anlamıyla can alıcıdır. Yani Macario’nun hindisinin yarısını yemiş bir halde ölü bulunduğu o son sahne. Bu bize göstermektedir ki aslında tüm bu olanlar, yani hindiyi yemeye başladıktan sonrası ki burada Macario’nın ölümle birlikte hindiyi yediği yerle yarım hindiyle ölü bulunduğu yerin farklı olması önemlidir, olacak olanların (çünkü hikaye 1800’lerin sonlarında geçiyor) bir metaforudur. Macario aslında hindinin yarısını yedikten sonra ölmüştür yani diğer kısmını ölüm yememiştir. Bizler onu ölümün yemesi üzerinden bir tür Meksika tarihi ve geleceği üzerine söylenen düşünceler bütününe tanık olmamız için yapılmış bir benzetmesine tanık oluruz sadece. Bir anlamda yaşanan tüm o devrimleri ve mücadeleleri tek bir ana indirgemek.

Burada demek istediğimi açık bir şekilde söylemek gerekirse, aslında Macario (Zapata) o yarım hindiyi yedikten sonra tüm o yaşananlar, o hindiyi yeme kararı sonucu ortaya çıkan gücün diğer güçlerle mücadelesi sonucu yenilerek yok olması,  yine geriye o ilk ana dönülmesiyle sonuçlanacaktır, yani o hindiyi yediği ana. İşte bu sebepten ötürü gücü tanımlama üzerinden bir üçüncü sinema örneği olarak başlayan film sonunda çok sert bir öz eleştiri yapmaktadır.

Meksika Sineması’nın, hikaye olarak tarihi yapısını inanılmaz başarılı bir metaforlar silsilesi olarak anlatmakla kalmayıp geleceğe dair fikirler ileri sürebilme, görsel olarak sinema geçmişinden aldığı gerçeküstücülüğü enfes sahnelerle yaratma ve tüm bunları inanılmaz bir kurguyla birleştirerek üzerine haftalarca düşünmenize sebep olacak yoğunlukta bir külliyat olarak yaratabilme başarısını göstererek, en nadide eserlerinden biri olmayı başaran Macario, tüm bu unutulmuşluğu ve tozlu raflara hapsolmuşluğundan kurtularak sinemaya bir kez daha hayran olmanızı sağlayacak muazzam bir yapım.

İzleyin, izlettirin…



MAİLİNİZ VAR
Sinema dünyasından son haberlere herkesten önce
ulaşmak için mail listemize üye olabilirsiniz.
Üye Ol