Görüntünün hareketlenmesi sanatta yeni bir formun doğumudur fakat görüntüleri birbiriyle harmanlayıp bir anlama ulaştıran anlatıdır. İnsanlar kıymetli yaşam çizgilerinde alan açarlarsa buna değmesini umarlar haliyle. Bu karanlıkta izlediğimiz perde için de geçerlidir; Lumière Kardeşler icatlarından sonra ilk kameramanları dünyanın dört bir yanına yollayıp farklının peşine düşmelerindeki amaç tam olarak da budur. Hareketten evrilmiş sinema da yüzyılı aşkın hikayesinde bu amacı korumuştur.  Sinema tek tipleşmeye inat farklıyı, ilgi çekiciyi arar, yansıtır; döneminin fikirlerini, ideolojilerini anlatı formuna yedirir ve akımları doğurur. Teknolojisi her daim geliştiği gibi anlatısı da evrilir; ama hiçbir zaman ilgi çekiciliğinden ödün vermez.

Doğum gününü kutlayan Luc Besson, sinemasında da ilgi çekenin peşinden koşar. Kısa filmi L’Avant Dernier’i uzun metraj Le Dernier Combat’a devşiren Besson takip eden filmleriyle kendi akımının önemli figürlerinden birine dönüşür. Ülkesinin sinemasından Traffaut ve Godard’dan etkilendiği kadar Amerikan Scorsese ve Cappola anlatılarıyla beslenip Cinéma du Look ismini ortaya çıkaracak filmler çeker. Besson akımdaşları gibi gençliğe, gençlerin öncelerinden kalma toplumsal kuralların yıkımına, marjinalliğe ve aksiyona odaklanır. Karakterleri ilgi çekicidir çünkü kalabalıkta sırıtanlar, merak uyandıranlardır.

Besson, sinemasında karakterlerini toplumun tek-tipinden uzaklaştırır ve sivrilmiş punklara, asilere, kuralsızlara çevirir kamerasını. Gençliğin temelinden yükselen bütün bu kafalar haliyle Besson sinemasındaki ana yaş grubunu oluşturur. Natalie Portman gibi Oscar’la tescillenmiş bir aktristi sinema dünyasına katan Léon: The Professional filmi yaşadığı topluma, aile yapısına, adalet sistemindeki boşluklarda üremiş adaletsizliğe baş kaldıran bir çocuk-kadın figürünü karşımıza koyar. Mathilda’yı ilgi çekici yapan yaşı gereği ona seyirci tarafından atfedilen bütün fikir ve yargıları yerle bir etmesidir. Bir suikastçının çırağı olarak çıktığı yolda ustasının mesleki ahlakını içselleştirmesine rağmen kendi yolunu kendi çizen özgür bir kadındır. Yaşadığı aşktan açıkça bahsedebilmesi, her yeni işte yaratıcı aklı, tatlı diliyle açtırdığı kapılar ve avının peşine düşüp intikam yolunda ilerlemesi onu yaşıtlarından farklı bir yere koyar. Mathilda kendi değer ve ahlaki yargılarını yarattığı gibi kendi yazgısında da söz sahibidir.

Ölümüyle dirilen Nikita’da da aynı izlenimi görmekteyiz. Çocukluğundaki toyluğu devletin gizli birimi sayesinde üzerinden atıp profesyonel bir suikastçıya dönüşen Nikita ona yeni bir yaşam, ‘kariyer’ ve kimlik(ler) verilse bile varoluşunun altında yatan yalnız kendisidir. Herkes ve her şeyden vazgeçebiliyorsa sebebi, onun varlığında yerlerinin olmamasıdır. Subway’deki Héléna’nın da geçmişini terk edişi ve Fred’in temsiline yönelmesinde de aynı sebep yatar. Héléna ne kadar olağan, kurallara uygun hele ki kapitalist dünyada zengin kocasıyla tembelliğini yüceltmiş yaşasa da tüm bu değer ve yargılarını terk edebileceğinin farkına varır. Bir başka deyişle: hayatına kendi yüklediği anlamlardan sıyırır. Geride bıraktıkları Hélénasız anlamsızlaşırken varlığına yeni anlamlar yüklemeye başlar. Yüzeyde geçirdiği yaşamdan arınırken yer altında kendi varlığını teşvik eden yeni bir Héléna’ya dönüşür.

Odağa koyulmuş figürler her ne kadar çevredeki istisnai personaları oluştursalar da yine de toplumlarından bağımsız hareketlenemezler. Etrafımızda yer alan herkes doğrudan veya dolaylı olarak yaşamımızı şekillendirirler; sosyal hayvanlığımızın zorunluluklarından biri de budur. Besson da karakterlerinin hikayelerini kaleme alırken toplumla ilişkilerini kadar bütünün içinde nasıl yerleşeceklerini de kurgular. Varoluşçulukla beslediği figürlerini şekillendirirken onların dönüşümlerini teşvik edici nitelikle toplumu ve çevreyi betimler çünkü uzam ve insanlık olmadan bireyi değiştirmek mümkün değildir.

Le Dernier Combat çevresel felaketin ardından değişmiş uzamda hayatta kalmaya çalışan sağ kalanlara bakar. Ana figür ‘Adam’ın (The Man) karşılaştığı iki türlü insan grubunu ve alanlarını izleriz: ilkinde lider olarak belirlenmiş erkeğin etrafını çıkar ilişkisini merkeze alan klan sistemi; ikincisi ise göç ettikten sonra karşısına çıkan, av-avcı ikili ilişkisini öne çıkaran yaşam savaşı. Filmde sağ kalanlar arasında sözlü iletişim olmamasına rağmen birbirleriyle iletişim kurabilmektedirler; kurdukları iletişimin seyirci tarafından algılanabilir olmasının sebebiyse söz algısının gelişemediği türümüzün ilk zamanları gibi basite, ihtiyacı karşılamaya yönelik indirgenmedendir. Bireylerin birbirleriyle sözlü iletişime geçmesine gerek yoktur; hayat döngüsü zaten emir-itaat ve kaçma-kovalama olarak şekillenmiştir. Toplumda, biyolojik yaşamda da olduğu gibi kullanılmayan organ körelmiştir. Böyle bir topluluk zihniyetinde hayatta kalmaya çabalayan adam da çevresinin özelliklerini taşır.

Luc Besson: Toplumları ve Karakterleri

Doğanın yok olmasının ardından topluma bakan tek filmi Le Dernier Combat değildir; bilim kurgu türündeki Le Cinquième Élément (Beşinci Element) filminde doğanın küllerinden  yükselmeye devam etmiş ve kapitalizmin doruklarına ulaşmış bir toplum tasviri vardır. Tüketimin teknolojiyi, teknolojinin tüketimi tetiklediği döngüde toplumun her ‘gereksiz’ ihtiyacını bile karşılayan alet edevatlar mevcuttur. Kapitalizmin insan hayatı üzerindeki baskınlığını Korben’ın yaşamı ve ev dediği kutusuyla yansıtırken Zorg’un elinde tuttuğu güç ve parayla karşı tarafını da sunar. Film her ne kadar karakterlerini saf iyi ve saf kötü gibi ayırmış olsa da iyilik ve kötülüğe bahşettiği değerlerle, yozlaşmaya, güce, bürokrasinin işlevsizliğine ve en önemlisi kapitalist toplumun geleceğine dair ipuçları sunar.

Besson dünyaya indiğinde, zaman dilimimize döndüğünde de hikayelerinin geçtiği yerleri boylu boyunca sarar. Karakterlerini toplumun içine oturtsun veya dışına itelesin, bağlarını hiçbir zaman koparmaz; aksine teşvik edici kullanır. Geçen iki yüzyılda gelişen kent yaşamında eski değerlerinden kopup ‘yozlaşan’ ve nüfus olarak artan şehir toplumuna karakterlerini cımbızla yerleştirir. Léon ve Mathilda’nın birlikteliğine baktığımızda yirminci yüzyılın sonunda metropol kelimesine devşirilmiş kentsel yaşamda anonim kalabilerek varlıklarını sürdürebildiklerini görüyoruz. Bireylerin birbirlerini tanımıyor olmasından faydalanırlarken bir anlamda görünmez oldukları da söylenebilir. New York Şehri gibi bir kovanda iki arıyı aramak pek de kolay değildir. Bu soyut ve anonim yaşamda Léon mesleğini devam ettirebilirken Mathilda telefonda önceden gittiği okula bildirdiği gibi ‘ölü’ kalabilmektedir. Güneş ışığına bitkiler ve insanları gibi gerek duymayan, toplumdan bilinçli olarak kendilerini dışına itip ‘altına girenler’ de Subway filminde karşımıza çıkarlar. Metroda yaşamlarını devam ettiren karakterlerin bir alt-toplum veya alternatif toplum oluşturma gayeleri yoktur; ne de olsa toplum ortak çıkarlar uğruna bir araya gelenlerden oluşur. Metroda yaşayanlarda gözüken tek ortaklıksa toplumun reddedilişidir.

Besson, sinemasının ilk yıllarında jenerasyonunun yaşamlarını nasıl kendi ellerinde tuttuğuna odaklandı. Karakterlerini tasarlarken onları varoluşlarına bırakıp kendi kendilerini şekillendirmelerini sağladı. Onların ve hayat örgülerinin belli başlı kurallara veya tanımlanmış bir yapıya bağlı kalmaksızın serbest bırakarak ilgi çekiciliklerini teşvik etti. Aksiyon türünde söz sahibi bir yönetmense bunun sebebi hareketin bolluğuna iyi tasarlanmış insanları katabildiği içindir. Toplumu ve odağına aldığı insanı harmanlarken bireyin biricikliğinin onu inşa etmesinde özgür bırakmasındandır. İlgi çekiciliğini tasvir ettiği gençliğe borçludur.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi