Geçtiğimiz günlerde Dubai’ye giderek, Netflix’in yeni bilimkurgu projesi Lost in Space’in oyuncularıyla bir röportaj gerçekleştirdim. Roundtable olarak gerçekleştirilen söyleşideki sorulardan bazıları şahsıma ait değil. Ancak, birçok katılımcı benzer sorular hazırladığı ve daha da önemlisi bir katılımcıya maksimum bir ya da iki  soruluk  zaman kaldığı için diğer sorulardan da bir kısmını aşağıda okuyabileceğiniz röportaja ekledim; kendi sorduğum soruları ise haricen belirttim. Bu vesileyle de hatırlatalım, Lost in Space Netflix‘te yayında. 

Deşifre: Sıla Şahinöz

Molly Parker ve  Toby Stephens

Netflix

Basit bir soruyla başlamak istiyorum. Rolünüze nasıl hazırlandınız? Her ikinize de sormak istiyorum; karakterlerinize hazırlanırken 1965’teki diziden ne kadar etkilendiniz ya da sizce bu karakterlerde o tarihten bu yana ne gibi değişiklikler oldu?

Molly Parker:  Bence en büyük değişim, 1965’teki diziyi modernize ediyor oluşumuz. Altmışlı yıllardaki Amerikan dizilerinin nasıl göründüğünü bilirsiniz. Bu dizilerde aileler mükemmel bir şekilde gösteriliyor. Orijinal Maureen Robinson ise ‘Gelecekte her şey çok harika olacak.’ düşüncesinde bir insandı. Fakat hiçbirimiz bununla ilgilenmiyoruz. Yani bu şov, günümüzden 30 yıl sonrasında geçiyor ve yazarlarımızın, böyle bir dünyada yaşamaya hevesli olduklarını düşünüyorum. Dizideki kadınlar sadece güçlü kadınların yeteneklerine sahip değiller, aynı zamanda erkek işi olarak görülen herhangi bir işi de çok rahat bir şekilde yapabilirler. Fakat hiç kimse bunun hakkında konuşmuyor ve bu durumun ileride değişeceğini umuyoruz. Seyirciler ise bu günlerde o kadar sofistike ki, her şeyin farkındalar. Bu yüzden iyi bir şey yapmak için görsel olarak muhteşem olmanın da gerekli olduğunu düşünüyorum.

Toby Stephens: Biz Dünya’yı yok ediyoruz ve yaşanılamaz hâle geliyor. Gidecek bir yer bulmanız gerekiyor. Yeni bir yaşam alanı bulmak için yola çıkıyoruz. Bir gezegende yaptığınız bir şeye çok çabuk kanınız ısınabilyor ama bu gezegeni yok edip başka bir gezegene taşınmanız gerektiğini de biliyorsunuz. Bence bizim dizideki bu durum, orijinal serideki gibi sade bir şekilde anlatılmıyor ve bizim dizinin daha gerçekçi bir ton yakalamasını sağlıyor.

Utku Ögetürk: Yeniden çevrimlerin ve/veya kültleşen film ya da dizilerin öncesinin anlatıldığı hikâyelerin böylesine popüler olması hakkında ne düşünüyorsunuz?

Molly Parker:  Bence insanlar ilgi çekici yeni hikâyeler arıyorlar. Ancak, Lost in Space’in orijinali de bir çeşit yeniden çevrim gibiydi çünkü İsviçreli Robinson Ailesi’nden (Swiss Robinson Family) yola çıkılarak uyarlanmıştı. Yani burada diğer yeniden çevrilmelerden farklı olarak bir çeşit evrensel bir hikâye var diyebilirim.

Toby Stephens: Bence bu yeniden çevrimler sebebiyle insanlar, daha önce yapılan bir şeyi yeniden yapmanın verdiği rahatlık ile yeni fikirler konusunda umursamaz davranabiliyor. Ancak, Lost in Space açısından ele alacak olursak burada farklı bir şey yapıyoruz ve umarım insanlar bu diziyi izleyerek farklı bir şey yaptığımızı görürler. Dizideki aile, olağanüstü bir gezegene taşınıp bir arada olmaya çalışıyorlar. Bence bu İsviçreli Robinson Ailesi’nin gücüydü ve bu yüzden Lost in Space’te birlikte olduğu gibi kalıyorlar. Evet, biz bir yeniden çevrim yapıyoruz ama şimdi anlattığımız bu hikâye, 60’lı yıllardaki aileden tamamen farklı bir ailenin hikâyesi. Dolayısıyla bu durum, diziye yeni bir dinamik getiriyor.

Bilimkurgu projelerinde robotlar ya da fırtına gibi durumları hayal etmeniz ve buna göre role girmeniz gerekir; bu duruma nasıl alışıyorsunuz?

Molly Parker:  İlk başta ‘Ne yapacağım ben?’ diyorsunuz ama hissediyorsunuz. Hayal etmeniz gerekiyor. Oyunculuğunuzla bunu başarıyorsunuz. Görsel efektleri yapmak yaklaşık sekiz ay sürdü ve biz, çekimleri yedi ayda gerçekleştirdik. Görsel efektleri yapmak, diziyi çekmekten daha uzun sürdü. Bunu yaparken bir hesaplama yapıyorsunuz kafanızda. Sahneyi çektikten sonra da bununla bir bağınız kalmıyor. Ve siz, dizide bunun görsel efektli hâlini görüyorsunuz. Bunu başardığınızı gördüğünüz o ân kendinizi iyi hissediyorsunuz.

Utku Ögetürk: Lost in Space’ten bağımsız olarak kişisel bir soru sormak istiyorum. Madeline’s Madeline’in bu yılın en değerli keşiflerinden; sizin performansınız da harikaydı. Aynı yıl içerisinde, böylesine farklı iki projede yer almak zor olmalı. Yüksek bütçeli bilimkurgu projesinde oynamakla, düşük bütçeli bir sanat filminde oynamak arasında ne gibi farklılıklar görüyorsunuz?

Molly Parker: Kesinlikle ikisi birbirinden çok farklı şeyler. Çoğu zaman bütçeyle ilgili düşündüğüm şey, bu işleri yapmak için ne kadar zamanımın olduğu. Kariyerimin çoğu zamanında, özellikle ilk 10-15 yılında, çok fazla bağımsız film yaptım ve buna çok alıştım. Demek istediğim, Madeline’s Madeline gibi düşük bütçeli filmler yaptım ve ben, bu filmleri çok seviyorum. Her zaman kalbimde özel bir yerleri var. Çünkü böyle bir yola girdiğinizde, az zamanda birlikte çalıştığınız insanlarla çok daha yakın oluyorsunuz. Son birkaç yılda, bir sürü televizyon dizisinde yer aldım ve bunun için şanslı olduğumu düşünüyorum. Diziyi çekmek için çok fazla zamanınız var. Küçük bütçeli bir filme göre ise karakter gelişimini açığa çıkartmak için daha uzun bir yolculuğun içinde oluyorsunuz. Bu yüzden televizyonda olmaktan da zevk alıyorum.

Mina Sundwall, Taylor Russell ve Maxwell Jenkins

Netflix

Bu proje size ilk geldiğinde ne düşündünüz?

Mina Sundwall: Ben tek çocuğum. Büyük aileler hakkında anlatılan hikâyeler ilgimi çekiyor. Bunun gerçekten aile dinamikleri hakkında güzel bir hikâye olduğunu düşündüm ve bu yüzden senaryoyu okurken bu ailede ne olduğunu öğrenmek istediğimi fark ettim. Bu karakterlerin her birine ne olduğunu öğrenmek istedim.

Taylor Russell: Bunun aile üzerine anlatılan bir bilimkurgu hikâyesi olmasını seviyorum, çünkü bu çok nadir görülen bir durum. İlk bölümü okuduğumda bütün karakterleri çok sevdim ve hepsinin çok farklı olduğunu düşündüm. Hiçbir şekilde klişe değildi ve bana klişeymiş gibi hissettirmedi. Bu dizide yapacağınız çok şey var ve dizinin çok güzel görünmesini sağlayan inanılmaz kaynakların bulunduğu bir bilimkurgu materyaline sahip olduğu için çok şanslıyız.

Bu kostümleri giymek nasıl bir deneyim?

Maxwell Jenkins: Müthişti. Ben her zaman kendi uzay takımımın olmasını istemişimdir. Uzay giysilerini giymeyi çok seviyorum ama bu uzay giysisini giydim ve bunun vermiş olduğu kibrin, gerçek duygularımı ele geçirmesinden biraz rahatsız olmuştum.

Mina Sundwall: Çok rahatsız kostümler. Evet ekranda çok iyi duruyor ama hiç rahat kostümler değil. Çünkü sahneyi çekerken çok koşuyoruz, zıplıyoruz. Bizim için çok zordu ve kendimizi rahat hissetmiyorduk.

Rolünüze nasıl hazırlandınız?

Maxwell Jenkins: Yapımcılara ve yönetmenlere hangi filmleri izlemem gerektiğini ve role hazırlanmak için ne yapmam gerektiğini sordum. Onlar da E.T, The Iron Giant ve Black Stallion filmlerini izlememi söylediler. Bunlar benim favori filmlerimdi. İzlediğim filmler olduğu için kendimi Robinson hakkında biraz daha rahat hissettim.

Mina Sundwall: Çekimlere başlamadan önce, hikâyenin temelini anlamak için oriijinal diziyi izledim. Çünkü daha önce bu evrene hiç aşina değildim. Yapımcılarımız da senaryoyu kafamızda canlandırmanın kolay bir şey olmadığını söylediler. Bu nedenle, yeniden çevrim olan senaryoda karakterim Penny’de farklı bir yan bulmam benim için çok önemliydi. Bu yüzden Penny ile aramda gerçekten bir bağ olmasını istedim. “Böyle bir durumda olsam, ne yapardım ve nasıl tepki verirdim?” sorusunu sordum. Çünkü bu insanlar kendilerini sıra dışı durumlarda buluyorlar.

Taylor Russell: Babam Star Trek gibi bilimkurgu klasikleriyle büyümüş. Benim de bir sürü filmi izlememi sağladı ve işin hayal etme kısmını gerçekten çok sevdim. Bununla beraber ben çocukluğumda futbol ve bale gibi bir sürü değişik aktivite yaptım. Bu işi yapıyorken de fiziksel sınırlarınızı zorlayan açılımları seviyorum. Mesela ilk bölümde bir yüzme sahnem vardı ve bu sahne, yeşil perde yardımıyla CGI olarak çekildi. Hiç su yoktu.

 

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi