Film seçerken; hele de festival filmiyse bu, İngiliz filmi olması beni güdüleyen şeylerin başında geliyor. Çünkü mezun olduğum bölüm dolayısıyla İngiliz olan her şeyi; daha doğrusu adadan çıkma her şeyi ön koşul olmadan seviyorum. Az sonra okuyacağınız film yazısı bu yüzden sevgi dolu olacaktır, baştan belirteyim.

İngilizlerin mizah duygusu bir tuhaf. Coğrafi ve kültürel durumlarından dolayı illa kara mizaha yakın duran, çok çirkin ya da zalimce görebileceğimiz konuları ve olayları kahkahalarla gülebileceğimiz senaryolara dönüştürebildiklerini çok gördük bu güne kadar. Korkunç cinayetler ve seri katiller hakkında bir müzikal yapma fikri de elbet İngilizlerden çıkıyor hal böyle olunca. London Road bir müzikalden filme dönüştürülmüş. Müzikal olma özelliğini korurken bir yandan da fake documentary (sahte belgesel) ya da mockumentary dediğimiz türün de örneği olmuş aynı zamanda. Hikaye basit: Bir mahalle var, iyi ve ahlaklı (bunlar aslında sonunda soru işaretiyle yazacağımız kelimeler, çünkü şüphe götürür tanımlamalar) insanların yaşadığı, aile salonumuz yukarıdadır diye birilerini davet edebileceğimiz türden bir yer yani. Ancak buna rağmen ilginç bir biçimde gri, hatta renksiz, karikatür duran yapılarıyla ve insanlarıyla çekicilikten tamamen uzak. Mahallenin dönüşümü sırasında oralara dadanan fahişeler bir bir öldürülmeye başlıyor, halk huzursuz. Bunu içlerinden birinin yaptığını biliyorlar, hatta film öyle güzel vermiş ki bu şüphe duygusunu, her bir mahalleli aslında “katil ben miyim?” diye kendini sorguluyor film boyunca. Çünkü aslında biliyor ki katil, cinayeti fiziksel olarak işleyen değil de cinayete zemin hazırlayandır gerçekte. Bütün büyük televizyon kanalları bu hikayenin peşinde; canlı yayınlar, muhabirler kamp kuruyorlar, büyük bir yarış var haber atlatmak için birbirlerine, bu aynı zamanda bir çağdaş medya eleştirisi.

Katilin bulunup dava sürecinin başlaması herkese rahat bir nefes aldırıyor. Herkes suçu kendi sırtından atıp günah keçisine yüklediği için mutlu. Ve bu olur olmaz mahalle dönüşmeye başlıyor. Daha anlayışlı, güler yüzlü, renkli bir komşuluk ortamı görüyoruz. Daha fazla anlatmaya lüzum yok. Orta sınıf ahlakı o kadar çirkin ki; bu çirkinlikten kurtulmaya çalışırken kendine makyaj yapan mahalle güzelleşirken çirkinleşiyor, maskeler ve boyalar dökülürken gerçek yüzünü gördüğümüz insanları sevmemiz gereken noktalarda, onlardan iyice soğumaya başlıyoruz. Bu şarkı sözleriyle, tekrarlanan (böylece vurgulanan) danslarla, vücut dilleriyle, imgelerle öyle güzel kotarılmış ki… Filmin bazı noktalarında; misal spikerin, durduğu evin duvarına çizilmiş resimle kendi temsil ettiği değerin cuk diye örtüşmesi, henüz kirlenmemiş zihniyle bir çocuktan gelen dost eli, kendi kızı için istemediği şeyi başkasına hak gören masum ve fedakar annenin içinde uyuyan faşisti uyandırması gibi yerlerde acı acı güldürürken seyirciye çat çut tokatlar atıyor yönetmen. Neşeyle, renkle, çiçeklerle yoğrulmuş sahtelikler aslında “biz de mi böyleyiz?” sorusunu sorduracak izleyene. Hatta oradan hareketle kendi memleketini düşünebilenler, daha da fazla düşünecek ve üzülecek. Çünkü aslında İngiltere; Türkiye’den farksız, ahlakçılığın ve yalanın ırkı yok. Gülerken düşünmek, bunu mesaj kaygısını hissetmeden yaşamak isteyene ilaç gibi film.

Şarkılara tempo tutarken hem kızacak hem eğlenecek, kara mizahın neden karardığını anlayacaksınız. Sinemayla müziği harmanlarken müzikal topuna girmek cesaret işi, ortaya çıkan ürün her zaman verimli olmayabiliyor. London Road ise bunu pek güzel kotarmış. “Ne de güzelidir İngilizlik demek” için hap gibi film olmuş; dilerim bu ilacı içer ve seversiniz. İyi seyirler.

Film seçerken; hele de festival filmiyse bu, İngiliz filmi olması beni güdüleyen şeylerin başında geliyor. Çünkü mezun olduğum bölüm dolayısıyla İngiliz olan her şeyi; daha doğrusu adadan çıkma her şeyi ön koşul olmadan seviyorum. Az sonra okuyacağınız film yazısı bu yüzden sevgi dolu olacaktır, baştan belirteyim. İngilizlerin mizah duygusu bir tuhaf. Coğrafi ve kültürel durumlarından dolayı illa kara mizaha yakın duran, çok çirkin ya da zalimce görebileceğimiz konuları ve olayları kahkahalarla gülebileceğimiz senaryolara dönüştürebildiklerini çok gördük bu güne kadar. Korkunç cinayetler ve seri katiller hakkında bir müzikal yapma fikri de elbet İngilizlerden çıkıyor hal böyle olunca. London Road bir müzikalden filme dönüştürülmüş. Müzikal olma özelliğini korurken bir yandan da fake documentary (sahte belgesel) ya da mockumentary dediğimiz türün de örneği olmuş aynı zamanda. Hikaye basit: Bir mahalle var, iyi ve ahlaklı (bunlar aslında sonunda soru işaretiyle yazacağımız kelimeler, çünkü şüphe götürür tanımlamalar) insanların yaşadığı, aile salonumuz yukarıdadır diye birilerini davet edebileceğimiz türden bir yer yani. Ancak buna rağmen ilginç bir biçimde gri, hatta renksiz, karikatür duran yapılarıyla ve insanlarıyla çekicilikten tamamen uzak. Mahallenin dönüşümü sırasında oralara dadanan fahişeler bir bir öldürülmeye başlıyor, halk huzursuz. Bunu içlerinden birinin yaptığını biliyorlar, hatta film öyle güzel vermiş ki bu şüphe duygusunu, her bir mahalleli aslında "katil ben miyim?" diye kendini sorguluyor film boyunca. Çünkü aslında biliyor ki katil, cinayeti fiziksel olarak işleyen değil de cinayete zemin hazırlayandır gerçekte. Bütün büyük televizyon kanalları bu hikayenin peşinde; canlı yayınlar, muhabirler kamp kuruyorlar, büyük bir yarış var haber atlatmak için birbirlerine, bu aynı zamanda bir çağdaş medya eleştirisi. Katilin bulunup dava sürecinin başlaması herkese rahat bir nefes aldırıyor. Herkes suçu kendi sırtından atıp günah keçisine yüklediği için mutlu. Ve bu olur olmaz mahalle dönüşmeye başlıyor. Daha anlayışlı, güler yüzlü, renkli bir komşuluk ortamı görüyoruz. Daha fazla anlatmaya lüzum yok. Orta sınıf ahlakı o kadar çirkin ki; bu çirkinlikten kurtulmaya çalışırken kendine makyaj yapan mahalle güzelleşirken çirkinleşiyor, maskeler ve boyalar dökülürken gerçek yüzünü gördüğümüz insanları sevmemiz gereken noktalarda, onlardan iyice soğumaya başlıyoruz. Bu şarkı sözleriyle, tekrarlanan (böylece vurgulanan) danslarla, vücut dilleriyle, imgelerle öyle güzel kotarılmış ki... Filmin bazı noktalarında; misal spikerin, durduğu evin duvarına çizilmiş resimle kendi temsil ettiği değerin cuk diye örtüşmesi, henüz kirlenmemiş zihniyle bir çocuktan gelen dost eli, kendi kızı için istemediği şeyi başkasına hak gören masum ve fedakar annenin içinde uyuyan faşisti uyandırması gibi yerlerde acı acı güldürürken seyirciye çat çut tokatlar atıyor yönetmen. Neşeyle, renkle, çiçeklerle yoğrulmuş sahtelikler aslında "biz de mi böyleyiz?" sorusunu sorduracak izleyene. Hatta oradan hareketle kendi memleketini düşünebilenler, daha da fazla düşünecek ve üzülecek. Çünkü aslında İngiltere; Türkiye’den farksız, ahlakçılığın ve yalanın ırkı yok. Gülerken düşünmek, bunu mesaj kaygısını hissetmeden yaşamak isteyene ilaç gibi film. Şarkılara tempo tutarken hem kızacak hem eğlenecek, kara mizahın neden karardığını anlayacaksınız. Sinemayla müziği harmanlarken müzikal topuna girmek cesaret işi, ortaya çıkan ürün her zaman verimli olmayabiliyor. London Road ise bunu pek güzel kotarmış. “Ne de güzelidir İngilizlik demek” için hap gibi film olmuş; dilerim bu ilacı içer ve seversiniz. İyi seyirler.

Yazar Puanı

Puan - 79%

79%

Sinemayla müziği harmanlarken müzikal topuna girmek cesaret işi, ortaya çıkan ürün her zaman verimli olmayabiliyor. London Road ise bunu pek güzel kotarmış.

Kullanıcı Puanları: İlk sen puanla!
79
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi