Array ( [0] => 9 [1] => 38 [2] => 7467 [3] => 10 [4] => 832 [5] => 11 [6] => 1237 [7] => 1875 [8] => 1125 [9] => 15422 [10] => 12794 [11] => 13 [12] => 708 [13] => 7468 [14] => 14 [15] => 208 [16] => 15421 [17] => 1859 [18] => 15423 ) test Array ( [0] => 11 [1] => 14 [2] => 2692 ) test Array ( [0] => Array ( [name] => Dram [link] => http://www.filmloverss.com/kategori/turler/dram/ ) [1] => Array ( [name] => Romantik [link] => http://www.filmloverss.com/kategori/turler/romantik/ ) )
Lola
1961 - Jacques Demy
90
Fransa
Senaryo Jacques Demy
Oyuncular Anouk Aimée, Marc Michel, Jacques Harden
Gizem Çalışır
Lola, her ne kadar Hollywood Sineması’nın etkilerini taşıyan bir film olsa da sahip olduğu sinemasal kodlar ve ikonik imajlar bakımından Yeni Dalga’nın çocuğudur.

Lola

“İkimiz hakkında çok düşündüm. Ama önemli değil. Bu bizim hatamız değil. Hayat böyle. Yalnızız ve yalnız kalmalıyız. Ama önemli olan istediğin şeydir, neye mal olduğu değildir. Basit bir mutluluk varsa o mutluluk istenir. Seni tekrar görene kadar hiçbir şey istemiyordum. Ama şimdi… Haklısın. Yaşamak harika.”

Roland Cassard (Filmden)

 

Yeni Dalga’nın Bağımsız Ruhu

“Bir zamanlar sinema yapmanın ne denli keyifli ve zevkli bir çaba olduğunu haykıran tüm Yeni Dalga sanatçıları içinde, görüntü ve sesin mutluluğuna ve sinema ikonografisinin duygusallığına en sadık kalanı Jacques Demy olmuştur.”

-David Thomson-

Jacques Demy denince, ilk etapta birçoğumuzun aklına Agnés Varda gelir. Şahsen ben, Jacques Demy’nin Agnés Varda’nın eşi olduğunu yine Agnés Varda’ya ait Agnes’in Plajları (Les Plages D’Agnés, 2008) isimli filmde öğrenmiştim. Aslında Demy’yi de bu şekilde keşfetmiştim. Sinemayla yakından ilgili olanlar Jacques Demy’nin Fransız Yeni Dalga akımının temsilcilerinden biri olduğunu; fakat hiçbir zaman Jean Luc Godard, François Truffaut veya Claude Chabrol kadar ön plana çıkmadığını bilirler. Bu durumun Demy’nin kendi tercihi olduğunu düşünecek olursak, onu Yeni Dalga’nın bağımsız ruhlu yönetmeni olarak ilan edebiliriz. Diğer Yeni Dalga yönetmenleri gibi Cahiers du Cinema ekolünden ve film eleştirmenliği geçmişinden gelmeyen Demy; Yeni Dalga akımının sinemasal kodlarına sadık kalsa da ele aldığı konular ve türler bazında Hollywood müzikalleri ve melodramlarına yakın tonlarda gezinir.

Özellikle en çok bilinen ve Catherine Deneuve’ü tüm dünyaya duyuran müzikal filmi Cherbourg Şemsiyeleri (Les Parapluies de Cherbourg, 1964) ile başarılı bir çıkış yapan Demy, bu filminden sonra Hollywood macerası da yaşamış ama hiçbir zaman çizgisinin dışına çıkmamıştır. Demy’nin taşıdığı göçebe ve bağımsız ruhun emareleri; onun sinemasını yersiz yurtsuzlaştırırken, anlattığı hikayeleri de evrensel kılar. Ele aldığı aşk masallarını güçlü bir sinematografik zarafet ve müzikle birleştiren Demy, kariyeri boyunca çocukluk ve gençlik düşlerimizin peşinden gitmiştir.

Max Ophüls Etkisi ya da Aşk Bir Döngü Müydü?

Jacques Demy’nin 1961 yapımı ilk filmi Lola; filmin hemen girişinde belirtilmiş olan bir yazıyla, Alman asıllı Fransız yönetmen Max Ophüls’a adanmıştır. Kameranın durağan halden kurtularak hareketli hale gelmesini sağlayan ilk yönetmenlerden biri olan Ophüls, bu yönüyle Yeni Dalga’yı derinden etkilemiştir. Ophüls, Yeni Dalga sinemacılarını etkilemiştir etkilemesine ama hiçbiri Jacques Demy’nin üzerinde bıraktığı etki kadar güçlü olmamıştır. Üst üste çektiği filmlerinde aşkı ele alan ve anlattığı hikayelerle sinema tarihine geçen Ophüls, kendi mirasını Demy’ye devretmiş ve onun da aşk üzerine filmler yapmasını sağlamıştır. Demy’nin, ilk filmi Lola’yı Max Ophüls’e adaması boş yere değildir; zira film, hemen hemen her açıdan Ophüls sinemasından izler taşımaktadır.

Demy’nin Lola filmi; ismini Ophüls’ün 1955 yapımı filmi Lola Montes’e borçlu olsa da, konusu ve içeriği itibariyle yine Ophüls imzalı bir başka yapım olan Aşk Zinciri’ne (La Ronde, 1950) göndermeler taşır. Aşkın aynı döngüsellik içinde sürekli başa döndüğü ve her yeni ilişkide birbirinin içine geçerek bir zincir oluşturduğu Aşk Zinciri; Lola’nın çıkış noktasını oluşturur. Nantes kenti görüntüleri eşliğinde açılan Lola; çocukluk hayalinin peşine düşen bir kadının hikayesidir. Fakat Demy filmi öyle kurgulamıştır ki zincirin başındaki ve sonundaki halkalar birbiri içine geçerken muğlaklaşır.

Kabare dansçısı olan Lola (Anouk Aimée), on dört yaşından beri aşık olduğu ilk aşkı ve oğlunun babası Michel’in (Jacques Harden) bir gün geri gelmesini beklemektedir. Yıllar sonra karşılaştığı çocukluk arkadaşı Roland Cassard (Marc Michel) ise Lola’ya aşıktır. Bir kitapçı dükkanında Cassard’ın karşısına çıkan Madam Desnoyer (Elina Labourdette) de Cassard’a aşık olmuştur. Kocasını savaşta kaybeden Madam Desnoyer’in on dört yaşındaki kızı Cecile (Annie Duperoux) ise Lola ile ilişkisi olan bir Amerikan askerine (Alan Scott) aşık olur. Amerikan askeri de Lola’ya karşı güçlü duygular hissetmektedir. Herkes birbirine aşıktır aşık olmasına fakat hikayenin sonunda hangi aşkın galip geleceğini filmin sonuna dek öğrenemeyiz. 

Birbirinin Aynısı, Birbirinin Aynası…

Lola’da; birinin yaşadığı aşk hikayesi aynı döngülere gebe bir başkasının aşkına ayna olur. Ama baştan belirtmek gerek ki bu aynayı Lacan’ın aynası farz etmeyin. Lola’nın aynası düşsel bir aynadır. Dansçı Lola, on dört yaşındaki Cecile’in aynadaki yansıması ve geleceğinin bir önizlemesidir. Çocukluk arkadaşı Cassard ile karşılaşmalarından öğreniriz ki sahne adı Lola olan bu genç kadının gerçek adı Cecile’dir. Küçük Cecile gibi Lola da ilk aşkı Michel ile on dört yaşında tanışmış ve o günkü doğum gününü kendinden büyük bu asker ile bir lunaparkta geçirmiştir. Ve şimdi tarih tekerrür ederken küçük Cecile de, Lola’nın geçmişini yaşamakta ve bu Amerikan askerine aşık olmaktadır.

İlk aşkın ne denli güçlü ve önemli olduğunun altını çizmek konusunda hassas olan Demy, küçük Cecile’in aşık olduğu an’ı öylesine şiirsel ve sihirsel bir anlatımla aktarır ki sinemanın gücüne bir kez daha şaşıp kalırsınız. Jacques Demy’nin yarattığı bu sahne, hafıza ve bellek oluşturma konusunda söylenmiş tüm sözlerin kanlı canlı bir aynası olur. Bir lunaparkta geçen ve slow-motion çekilmiş bu sahnede Cecile’in genç Amerikan askerine aşık oluşuna tanıklık ederken aklımıza tek bir soru takılır: Acaba Cecile’in hayatı da, yaşadığı ilk aşkın meyvesi olan oğlunu tek başına büyüten Lola’nın hayatının aynası olmaya devam edecek mi?

Karakterleri birbirine bağlayan zincirler Lola’yı güçlü ve çok katmanlı bir film haline getirir. İkinci Dünya Savaşı’nda kocasını ve her şeyini kaybeden Madam Desnoyer, tıpkı Lola gibi kızını tek başına büyütmek zorunda kalmış bir annedir. Cassard’ın çocukluğu ise ailesinden kaynaklanan sıkıntılar içinde geçmiştir: istenmeden dünyaya gelmiş bir çocuk olmasının yanı sıra mutsuz ve sürekli kavga dövüşün olduğu bir evde büyümüş ve günün birinde babası evi terk etmiştir. Buradan da anlaşılabileceği üzere; sürekli tekrarlanan durumlar her karakteri birbirinin aynası ve birbirinin muhtemel geleceği olarak yeniden kurar. Lola’nın hikayesinin mutlu sona erişeceğinin bir garantisi yoktur. Aynı şekilde Demy, kendi hikayesini yazmaya çalışan ve hayallerinin peşinden koşan küçük Cecile ve annesinin geleceğini de muğlak bırakır. Filmin sonunda herkes Nantes kentini terk eder etmesine ama Demy, hangisinin ya da hangilerinin gerçekten aradığı mutluluğa erişeceğinin cevabını tam anlamıyla vermez.

Müziksiz Müzikal: Lola

Başta da belirttiğim gibi Jacques Demy, Hollywood’un müzikal türünü kendi kültürüyle ve Yeni Dalga’nın kodlarıyla başarıyla birleştirebilmiş bir yönetmen olarak kendine has bir seyirci kitlesi kazanmıştır. İlk filmi olmasının dışında Lola’yı diğer filmlerinden ayrı kılan bir diğer özellik; müzikal olmamasına rağmen müzikal türünün vaat ettiği zarafete ve estetiğe sahip olmasıdır. Filme adını da veren Lola’nın bir kabare dansçısı olmasından, filmin müziklerini –özellikle Lola isimli parçayı- birlikte yapan Agnes Varda ve Michel Legrand’ın yakaladığı tınılara dek neredeyse tüm film müzikal havasına işaret eder. Hatta daha sonra Jacques Demy de Lola’yı ‘müziksiz müzikal’ olarak adlandırmıştır.

Filmin hikayesi dışında özellikle birçok sahnede de Max Ophüls’ün anısını yaşatmaya çalışan Demy; dönemin en başarılı sinematograflarından biri olan Raoul Coutard ile birlikte çalışır. Coutard’ın yakaladığı görüntüler, uzun planlardan oluşan kimi sahneler, bir evin odalarını hareketli bir şekilde dolaşıp duran kamera hem filmin içeriğindeki döngüsellikle bütünleşir hem de Ophüls’ün anısını tazeler.

Demy’nin Hollywood’un romantik filmlerine olan ilgi ve sevgisini de Lola’da görmek mümkündür. Örneğin; Lola’nın çalıştığı kabarenin yakınlarındaki bir sinema salonuna giren Cassard’ın izlediği film, Gary Cooper imzası taşıyan Cennete Dönüş’tür (Return to Paradise, 1953). Cennete Dönüş filmi konu ve içerik bakımından Lola’nın sinematik referans noktalarından biri olurken aynalama mantığı bir kez daha gün yüzüne çıkar. Zira, Gary Cooper imzası taşıyan Cennete Dönüş de; yabancı bir kadınla yaşadığı romantik ilişki sonunda onu hamile bırakan bir Amerikan askerinin daha sonra onları terk edip gitmesini anlatır. Bu ve bunun gibi çoğaltılabilecek birçok örnek Hollywood Sineması’nın Lola ve Jacques Demy üzerindeki sinematik etkisini ortaya koyar.

Lola, her ne kadar Hollywood Sineması’nın etkilerini taşıyan bir film olsa da sahip olduğu sinemasal kodlar ve ikonik imajlar bakımından Yeni Dalga’nın çocuğudur. Bindirme kurgulardan ani kesmelere, hareketli kamera kullanımından teknik kuralları yıkan çekimlere dek hemen hemen her sahnede Yeni Dalga’nın etkisini hissetmek mümkündür.  Demy’nin, Lola’daki siyah-beyaz tercihi ise Amerikan melodramlarına bir gönderme olmaktan çok Avrupa Sineması’nın şiirselliğini taşır. Bu noktada Lola’yı, İtalyan Yeni Gerçekçiliği’nden de taşıdığı izlerle ‘şiirsel-gerçekçi’ bir başyapıt olarak ilan etmek abesle iştigal olmayacaktır.



MAİLİNİZ VAR
Sinema dünyasından son haberlere herkesten önce
ulaşmak için mail listemize üye olabilirsiniz.
Üye Ol