Mülteci sorunu son yıllarda dünyanın en çok tartıştığı konulardan bir tanesi. Buna rağmen, etkili ve ideal çözümler üretmek konusunda yeterince başarılı olunabildiği söylenemez. Orta Doğu’nun sıkıntılı politik atmosferi dahilinde çözülemeyen mülteci sorunlarının demografik ve sosjolojik problemlerden öte, daha derin sebeplere dayandındığını gözler önüne seren L'insulte - Hakaret, gittikçe daha da derine inerek ülkeler arası krizlerin merkezine oturuyor. Son yıllarda oldukça yakından tecrübe ettiğimiz ve sık sık tartışmalara konu olan mültecilik kavramı dahilinde ele almak biraz eksik kalacaktır, çünkü Orta Doğu’nun belirsizlikleri göz önünde bulundurulduğu zaman mülteci kavramı çok daha farklı bir anlam kazanıyor. Dördüncü uzun metraj filminde Lübnan’ın yaşadığı iç krizleri bireyler üzerinden genelleyerek işleyen yönetmen Ziad Doueiri, başarılı bir ilk yarının ardından çizgisinin dışına çıkıyor ve formüllere hapsettiği filmin ikinci yarısıyla potansiyelinin çok altında bir final yapıyor. Daha önce filmleri Toronto’da ve Sundance seçkisine dahil edilen Zaid Doueiri'nin son filmi Hakaret ile 74. Venedik Film Festivali’nden En İyi Erkek Oyuncu ödülüyle döndü ve Lübnan’ın Yabancı Dilde En İyi Film Oscar Aday Adayı oldu. Hakaret, Beyrut’ta Lübnan Hristiyan Partisi’nin mitinglerinden biriyle açılıyor. Tony (Adel Karam) parti liderinin bütün mitinglerine katılan oldukça milliyetçi bir parti üyesidir. Onun aşırı sağ fikirlere olan yakınlığı, mahallesinde inşaat düzenlemesi yapan firmada ustabaşı olarak çalışan Filistinli Yasser (Kamel El Basha) ile çok sıradan denebilecek bir sorun yüzünden tartışma yaşamasına sebep oluyor. Filme adını veren hakaret ise, yine filmin ilk ikili arasında gerçekleşen bu tartışma sırasınd agerçekleşiyor. Filistin mülteci kamplarından birinde yaşayan ve aslında yasa dışı olarak çalışan Yasser ile Tony arasında yaşanan bu sorun, günlük bir sıkıntıdan ya da küçük bir yanlış anlamadan öteye gidiyor. Bir hakaret üzerinden alevlenen bu sıkıntı çok geçmeden ulusal bir davaya dönüşüyor. Bu durum siyasal atmosfteri oldukça kırılgan olan ülkelerin küçücük bir kıvılcamla nasıl kontrolden çıkabileceğine dair bir fikir sunuyor. Siyasi geçmişin ve halen devam etmekte olan politik krizlerin ekseninde büyüyen bu olayın ülke içinde yarattığı bölünme, Orta Doğu’nun siyasi atmosferinin ne kadar patlamaya hazır olduğunu gözler önüne seriyor. Bölgenin politik geçmişinin bireyler üzerinde yarattığı güdülemenin bu patlamanın zeminini hazırlaması da filmin asıl vurgulamak istediği noktalardan biri olarak göze çarpıyor.  Hakaret - L'insulte: Bütün Savaşlar Böyle Başlar Bir hakaret davasının bu denli büyümesinin en önemli sebebi elbette tarafların olay karşısında dışa vurdukları tepkilerde yatıyor. Tony ile Yasser’in birbirlerine karşı gösterdikleri tepkileri erkeklik onuru üzerinden okumak, eşlerinin dengeleyici birer unsur olarak boy göstermesiyle mümkün görünebilir. Ancak, toplum psikolojisinin baskınlığı bu denge unsurlarını da bir süre sonra ortadan kaldırıyor ve mahkeme sırasında net bir şekilde ikiye bölünmüş grupları görüyoruz. Karakterlerin motivasyonu bağlamında, filmin ikinci yarısından itibaren fazlaca vurgulanan bir diğer etmen olarak da insan doğası karşımıza çıkıyor. Yönetmen bu tezi ispatlayabilecek kanıtları filmin bütünü boyunca aralara serpiştiriyor ama, birkaç cümleyi birbirine bağlayarak oluşturulmaya çalışılan fikir birliği zorlamasından öteye gidemiyor. İnsan doğasını vicdani olarak ele aldığı düğüm noktasını ise, Tony’nin çocuğunun prematüre doğması oluşturuyor. Yaşam mücadelesi veren bir çocuğun varlığı, iki tarafın da daha anlayışlı bir tavır takınmasını sağlamaya başlayacakken, dava ulusal çapta yayılıyor. Davanın ulusal krize dönüşmesinin ardından, yönetmen insan doğasını tarihsel yaşanmışlıklarla güdülenmeye bağlıyor. Kara Eylül, Damour Katliamı ve Lübnan İç Savaşı gibi Orta…

Yazar Puanı

Puan - 73%

73%

73

Hakaret, toplumsal hafızayı canlı tutan ve Orta Doğu halklarında travma yaratmış olayların günümüze yansıyan izdüşümlerine detaylıca değinen değerli bir yapım.

Kullanıcı Puanları: 4.24 ( 4 votes)
73

Mülteci sorunu son yıllarda dünyanın en çok tartıştığı konulardan bir tanesi. Buna rağmen, etkili ve ideal çözümler üretmek konusunda yeterince başarılı olunabildiği söylenemez. Orta Doğu’nun sıkıntılı politik atmosferi dahilinde çözülemeyen mülteci sorunlarının demografik ve sosjolojik problemlerden öte, daha derin sebeplere dayandındığını gözler önüne seren L’insulte – Hakaret, gittikçe daha da derine inerek ülkeler arası krizlerin merkezine oturuyor. Son yıllarda oldukça yakından tecrübe ettiğimiz ve sık sık tartışmalara konu olan mültecilik kavramı dahilinde ele almak biraz eksik kalacaktır, çünkü Orta Doğu’nun belirsizlikleri göz önünde bulundurulduğu zaman mülteci kavramı çok daha farklı bir anlam kazanıyor. Dördüncü uzun metraj filminde Lübnan’ın yaşadığı iç krizleri bireyler üzerinden genelleyerek işleyen yönetmen Ziad Doueiri, başarılı bir ilk yarının ardından çizgisinin dışına çıkıyor ve formüllere hapsettiği filmin ikinci yarısıyla potansiyelinin çok altında bir final yapıyor. Daha önce filmleri Toronto’da ve Sundance seçkisine dahil edilen Zaid Doueiri’nin son filmi Hakaret ile 74. Venedik Film Festivali’nden En İyi Erkek Oyuncu ödülüyle döndü ve Lübnan’ın Yabancı Dilde En İyi Film Oscar Aday Adayı oldu.

Hakaret, Beyrut’ta Lübnan Hristiyan Partisi’nin mitinglerinden biriyle açılıyor. Tony (Adel Karam) parti liderinin bütün mitinglerine katılan oldukça milliyetçi bir parti üyesidir. Onun aşırı sağ fikirlere olan yakınlığı, mahallesinde inşaat düzenlemesi yapan firmada ustabaşı olarak çalışan Filistinli Yasser (Kamel El Basha) ile çok sıradan denebilecek bir sorun yüzünden tartışma yaşamasına sebep oluyor. Filme adını veren hakaret ise, yine filmin ilk ikili arasında gerçekleşen bu tartışma sırasınd agerçekleşiyor. Filistin mülteci kamplarından birinde yaşayan ve aslında yasa dışı olarak çalışan Yasser ile Tony arasında yaşanan bu sorun, günlük bir sıkıntıdan ya da küçük bir yanlış anlamadan öteye gidiyor. Bir hakaret üzerinden alevlenen bu sıkıntı çok geçmeden ulusal bir davaya dönüşüyor. Bu durum siyasal atmosfteri oldukça kırılgan olan ülkelerin küçücük bir kıvılcamla nasıl kontrolden çıkabileceğine dair bir fikir sunuyor.

Siyasi geçmişin ve halen devam etmekte olan politik krizlerin ekseninde büyüyen bu olayın ülke içinde yarattığı bölünme, Orta Doğu’nun siyasi atmosferinin ne kadar patlamaya hazır olduğunu gözler önüne seriyor. Bölgenin politik geçmişinin bireyler üzerinde yarattığı güdülemenin bu patlamanın zeminini hazırlaması da filmin asıl vurgulamak istediği noktalardan biri olarak göze çarpıyor.

 Hakaret – L’insulte: Bütün Savaşlar Böyle Başlar

Bir hakaret davasının bu denli büyümesinin en önemli sebebi elbette tarafların olay karşısında dışa vurdukları tepkilerde yatıyor. Tony ile Yasser’in birbirlerine karşı gösterdikleri tepkileri erkeklik onuru üzerinden okumak, eşlerinin dengeleyici birer unsur olarak boy göstermesiyle mümkün görünebilir. Ancak, toplum psikolojisinin baskınlığı bu denge unsurlarını da bir süre sonra ortadan kaldırıyor ve mahkeme sırasında net bir şekilde ikiye bölünmüş grupları görüyoruz. Karakterlerin motivasyonu bağlamında, filmin ikinci yarısından itibaren fazlaca vurgulanan bir diğer etmen olarak da insan doğası karşımıza çıkıyor. Yönetmen bu tezi ispatlayabilecek kanıtları filmin bütünü boyunca aralara serpiştiriyor ama, birkaç cümleyi birbirine bağlayarak oluşturulmaya çalışılan fikir birliği zorlamasından öteye gidemiyor. İnsan doğasını vicdani olarak ele aldığı düğüm noktasını ise, Tony’nin çocuğunun prematüre doğması oluşturuyor. Yaşam mücadelesi veren bir çocuğun varlığı, iki tarafın da daha anlayışlı bir tavır takınmasını sağlamaya başlayacakken, dava ulusal çapta yayılıyor. Davanın ulusal krize dönüşmesinin ardından, yönetmen insan doğasını tarihsel yaşanmışlıklarla güdülenmeye bağlıyor. Kara Eylül, Damour Katliamı ve Lübnan İç Savaşı gibi Orta Doğu’nun ama özellikle Lübnan’ın bugünkü dengesiz ve kırılgan ortamını hazırlayan olaylara göndermeler yapılıyor. Savaş suçlarının halklar arasında yarattığı ayrılık, normalleşmiş ve gerek kolluk kuvvetlerinin gerekse yargının davranışlarına atfedilen ırkçılığı da merkeze oturtmayı başarıyor. Geçmişte işlenen suçların bireylerin günlük hayatta sergiledikleri davranışlara olan etkilerini ve sosyal yaşamdaki bölünmeyi bu bağlamda incelemeyi sağlıyor.

Senaryonun dayandığı olaylar zinciri ve alt metinler filmin ilk yarısında doğal bir şekilde işleniyor ancak, filmin ikinci yarısından itibaren söylenemeyenleri söyleme dozu artarken, filmin atmosferi tamamen değişiyor. Özellikle temyiz mahkemesi başladıktan sonra bir Amerikan yapımı izlemekle aynı tecrübeyi yaşatıyor. Temyiz mahkemesi sahneleri hakemli bir münazara gibi dizayn edilmiş. Zekice planlanmış satranç hamlelerini andıran diyaloglar ve avukatların medeni bir şekilde karşılıklı sunduğu kanıtlar bu tecrübeyi pekiştiriyor. Süresi boyunca Lübnan özelinde Orta Doğu’nun dengesiz politik ortamına odaklanan film, mahkeme sahnelerinin stilize haliyle birlikte bir çelişkiye düşüyor. Bununla birlikte iki tarafın avukatları arasındaki ilişkinin ortaya çıkmasıyla çıkar çatışması yaratılmaya çalışılırken, senaryonun belli formüllere dayanarak ilerletildiği de fazlasıyla göze çarpıyor. Senaryonun takip ettiği formüller, genel izleyicinin izlemeyi tercih ettiği ve festival izleyicisinin de izlerken daha rahat edebileceği bir tempo oluşturuyor diyebiliriz; öte yandan filmin ilk yarısında inşa ettiği ve sahip olduğu iyi fikri beslediği doğal anlatımını sekteye uğratıyor. Bu durum tahmin edilebilirliği artırırken, çözüm kısımlarının etkileyiciliğini de kesin bir şekilde azaltıyor; farklı bir iz bırakma kapasitesi alışıldık yöntemlerle birlikte harcanıyor. Filmin finali de bu tahmin edilebilirlikten nasibini alıyor. Hakaret’in ihtiyacı olan A Separation (2011)’ın finalinde olduğu gibi bir belirsizlik hali değil elbette, zaten senaryonun izlediği yol da buna izin vermiyor. Ronit ve Shlomi Elkabetz ikilisinin neredeyse tamamen mahkeme salonunda geçen çarpıcı draması Gett: The Trial of Viviane Amsalem (2014)’de tercih ettikleri mahkeme sahneleri filmi önemli derecede yükselten baş unsur olarka göze çarpıyordu. Hakaret için ise bunu söylemek zor, filmin en önemli handikapı temyiz ile başlayan mahkeme sahnelerinin filmin potansiyel etkisini belli seviyede aşağı çekmesi.

Bunların yanı sıra, Hakaret’in teknik kullanımları da oyunculukları kadar başarılı. Helikopter çekimleri de dahil olmak üzere, steadicam çekimleri başta olmak üzere oldukça stilize ve kaliteleri sekanslar filme eşlik ediyor. Oyunculukların başarısı ile yükselen Hakaret, Venedik’te kazanılan ödülün ne kadar haklı olduğunu da kesin bir biçimde gösteriyor. Volpi Kupası’nı kazanan Kamel El Basha ile birlikte Adel Karam’ın performansı da fazlasıyla etkileyici. Film boyunca sürükleyiciliği sağlayan en önemli unsur olarak oyunculuklar arasındaki uyumu ve performansların gücünü rahatlıkla gösterebiliriz.

Hakaret, toplumsal hafızayı canlı tutan ve Orta Doğu halklarında travma yaratmış olayların günümüze yansıyan izdüşümlerine detaylıca değinen değerli bir yapım. Senaryosal tercihlerle potansiyelini harcasa da, akıcılığını belli bir seviyede tutmayı başarıyor. Yönetmen Ziad Doueiri, gelecek filmlerde çıtasını yukarı çekmeyi başarabilirse, adını çok daha geniş kitlelerce bilinir hale getirebilir.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi