Önceki Sayfa1 / 4Sonraki Sayfa

Geçtiğimiz yıl Oscar törenine damga vurmuş filmlerden biri, 12 yıla yayılmış bir sinema deneyimi olarak karşımıza çıkan Çocukluk – Boyhood (2014) filmiydi. En İyi Film, En İyi Yönetmen ve daha birçok dalda Akademi ödülüne aday gösterilen filmin en büyük kozu, her ne kadar bu dalda heykelciği kucaklayamamış olsa da, akıcı sinema dili ve gerçekçi tarzıyla filmin yönetmeni Richard Linklater’dı. Linklater’ı yalnızca olgun dönem eseri Boyhood’la analiz etmek doğru olmamakla birlikte hayranlıkla izlediğimiz yenilikçi fikrinin ürünü bu filmin temelinde yatan bakış açısını göz ardı etmemek gerek. Özellikle Slacker (1991), Waking Life (2001) ve Before serisine (1995-2013) baktığımız zaman Linklater’ın sinema dili üzerine rahatlıkla yazabilir, tartışmaya açık genellemeler yapabiliriz. Ama ben daha çok mektup yazacağım gibi!

Linklater filmlerinin en belirgin ortak özelliği; uzun monologlar, röntgenci bir kameranın takip ettiği uzun sekanslar ve oldukça güçlü şehir tasvirleri diyebiliriz. Yalnız burada bir parantez açmakta fayda var; bu tasvirler Woody Allen’ın yaptığı gibi söz konusu şehirleri başrol kadar kilit bir noktaya konumlandırmaktansa, filmin alt yapısı haline getirmekle daha çok ölçüşüyor. Özellikle meşhur üçlemesine baktığımızda hikâyenin geçtiği şehirler (Viyana, Paris, Yunanistan) filmin ahengini tamamlayan ve felsefî derinliğini temellendiren birer unsur görevi görüyor.

Senaryosundan kamerasına kadar sinema dili için kesin bir şekilde söyleyebiliriz ki Linklater, “takıntılı” denebilecek kadar gerçekçi bir çizgide duruyor. 20 dakikaya varabilen plan-sekanslar, oyuncuların kesintisiz ve derinlikli diyalogları ile en nihayetinde üçlemesini gerçek zamanlı olarak 9’ar yıl arayla çekmiş olduğunu da göz önünde bulundurursak hayranlık uyandıran bir takıntı bu. Hatta Linklater, serinin ikinci ve üçüncü filminin senaryosunu ilk filmde başarılı bir oyuncu-yönetmen ilişkisi kurduğu Ethan Hawke ve Julie Delpy ile birlikte yazarak hikâyeyi daha da gerçek kılmayı hedefliyor ve başarıyor da… Senaryoya katkılarıyla birlikte Hawke ve Delpy’nin spontane gelişen performansları karakterleri çok daha gerçekçi kıldığı gibi, diyaloglar da bu gerçekliğe paralel olarak seyircisini yakalıyor. Filmi çekme fikrinin altında yatan sebebi düşününce de gerçeklik değerini ikiye katlıyor. Linklater fikrin, bir gece Philadelphia’da tanıştığı ve uzun süre yollarda yürüyüp sohbet ettiği Amy adında genç bir kadın sayesinde geliştiğini söylüyor.

Söz konusu diyalogların barındırdığı felsefi derinlik, birçok düşünürün ifade edemediği kadar yalın ve akıcı, birçok kitapta şahit olamayacağımız kadar gündelik ve çarpıcı bir gerçeklikle sunuluyor. Aslında seriyi tamamlayan sinemaseverin durduğu nokta da bu etkiyle doğru orantılı; seyirci, müthiş bir deneyim yaşıyor. Linklater, karakterleri odağına alarak ve onları dile getirerek seyircisine dev ve zaman zaman acımasız bir ayna tutuyor. Belki hayatınızın bir noktasında kurduğunuz ya da kuracağınızı hissettiğiniz o cümle, filmde başroldeki oyuncunun ağzından çıkınca sizi olduğunuz yere çiviliyor. Rutin hayatınızda beyninizi düşünsel olarak oyalayan tüm aforizmaların, teoride kalan bilgilerin, açığa çıkmamış ifadelerin çırılçıplak karşınızda durduğunu düşünün. Bir nevi soğuk duş etkisi. Tüm teoriler samimi bir şekilde ve durmaksızın pratiğe dökülüyor.

Linklater bu sinema dilini zaman zaman hayranı olduğu Fransız Yeni Dalga akımının temsilcilerine yaptığı güzellemelerle desteklediği gibi (Celine’in davranışları, Godard’ın Vivre sa vie filmindeki “Nana” karakterini anımsatır) alt metni ve ara diyaloglarıyla da önemli mesajlar veriyor. Medyanın kitleler üzerindeki etkisine ve kontrol yetkisine oldukça sert eleştiriler yapan Linklater, özellikle ilk filmde feminizme alternatif bir bakış açısı geliştirerek, kavramı eril açıdan ele almasıyla cesur olarak nitelenebilecek bir hamle yapıyor.

En nihayetinde Richard Linklater’ı gerek sinemasal düzlemde gerekse felsefe alanında bir kalıba sığdırmak, tek bir başlık altında ele almak çok sağlıklı bir hamle değil. Hatta Linklater’ı anlatmak, anlamak kadar; anlamaksa en az filmlerindeki felsefî labirentleri çözmek kadar risk barındırıyor. Bu nedenle üçlemeyi hakkını vererek izlemek için aslında hayatta biraz yol almış olmak şart. Sevmeyi, sevilmeyi bilmek; hata yapmış olmak, bir hatadan pişmanlık duymak gerek sanki biraz. Anlayacağınız yaşanmışlık istiyor. Bu bağlamda bendeniz, tecrübelerime güvenerek değil de hislerimle temas halinde Linklater sinemasını güzellemiş olduğum bu yazıyla karşınızdayım.

Not: Serinin üç bölümünden bahsettiğim bir sonraki kısımda sürprizbozanların canınızı sıkmasını istemem. Bu bir uyarıdır.

Önceki Sayfa1 / 4Sonraki Sayfa
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi