“Aşık mıyım? — Evet, beklediğime göre.” Öteki hiç mi hiç beklemez. Bazı bazı beklemeyen kişiyi oynamak isterim; başka bir yerde oyalanmayı, geç gelmeyi denerim; ama her zaman yenilirim bu oyunda: ne yaparsam yapayım, boşuna, tam zamanında, hatta saatinden önce, orada olurum. Aşığın kaçınılmaz kimliği yalnızca budur: ben bekleyenim.” Roland Barthes - Bir Aşk Söyleminden Parçalar Komediden gerilime farklı türlerde birçok film yapan ve hemen hepsinde de dikkatleri çekmeyi başaran Fransız yönetmen Claire Denis’nin, başrolünü Juliette Binoche’a emanet ettiği; Binoche’un zarafeti ve doğallığıyla ışıldayan Let The Sunshine In - İçimdeki Güneş aşk, arzu, tutku ve kadın hassasiyeti üzerine yaptığı mizahi çıkarımlarla büyük keyif veren bir film. Paris’te ressamlık yapan, 50’li yaşlarında, boşanmış, tek çocuklu bir kadının ‘gerçek’ aşkı ve kimlik arayışını ironik bir dille ekranlara taşıyan Denis; Cannes’da Yönetmenlerin 15 Günü bölümünden de büyük ödülle dönmüştü. Juliette Binoche’un mutsuz, gelgitleri olan ve hayatını duygularının yönlendirmesine izin veren Isabelle isimli bir sanatçıyı canlandırdığı İçimdeki Güneş; Fransız edebiyat eleştirmeni ve kuramcısı Roland Barthes’ın ‘Bir Aşk Söyleminden Parçalar’ isimli eserinin serbest bir uyarlaması olarak da dikkatleri çeken bir niteliğe sahip. Let The Sunshine In: Benimle Aşık Olur Musun? Göstergebilim üzerine yaptığı çalışmalarıyla hayranlık uyandırıcı işlere imza atan Barthes’ın edebiyat tarihinin başlıca aşk metinleri üzerinden kaleme aldığı bu arzu anatomisi, aşk söylemini özne üzerinden kurmaya çabalar. Barthes’ın fikirlerinin ışığında ve hatta onun izlerini takip ederek yol alan Claire Denis ve filmin senaryosunu birlikte kaleme aldığı Christine Angot’nun özellikle üzerinde durdukları ‘acı’ ya da ‘ızdırap’ duyma halidir. Tamamlanamama, eksik hissetme, yalnızlık ve aşka duyulan özlemin acısı, ızdırabı… Aşık olmak için aşık olunan veya aşka aşık olunan günümüzde, ‘tutku’su elinden alınmamış aşkı arayan bir kadının ironik ve mizah yüklü bir dille anlatılan acıklı hikayesi. Fark ettiniz mi bilmiyorum ama; onun hikayesi aslında ne kadar da çok bizim hikayemiz!? Hemen her şeyin ışık hızıyla yaşandığı çağımızda ıskartaya çıkarılan aşklar, yenisi gelince eskisi anında unutulan ilişkiler, bekleyemeyişler, iletişimsizlikler (pardon, iletişim çağı değil miydi bizimki?), laylaylom galiba sana göre sevmeler ve daha neler neler… Acı çekecek, acımızı yaşayacak geniş zamanlarımız da yok ki zaten. Hep bir yetişme telaşı, hep bir geç kalmışlık; herkes ekmeğinin derdindeyken aşk lüks bu devirde. Bırakın aşkın öznesi olmayı nesnesi bile olamıyoruz; çünkü ortada aşk namına bir şey yok. İşte pek sevgili Isabelle o olmayan şeyi arıyor, hatta onu yaratmaya çalışıyor. Farklı tenlerle kendi bedenini, cinselliği keşfediyor, dehlizlerine iniyor cinselliğin evet; ama onun esas aradığı tutku, aşktan gelen tutku. Bir umut belki bu sefer bulmuştur diye biz de seviniyoruz, ama her seferinde öyle komik hatta öyle saçma şeylerle yüzleşiyoruz ki tıpkı Isabelle gibi biz de yılıyoruz. Kibirli ve yalancı bir bankacıdan bencil ve geveze bir aktöre, kendi sanat çevresindeki ukala ve snob bir tiple yakınlaşmalardan eski kocayla yeniden mi denesemlere, dans pistinde tutkuyla dans eden ama alt kültürden gelen bir yabancıdan sanat ortamlarına yeni dahil olan gizemli sanatçıya dek bir sürü kişiyle ilişki kurmaya ve onlara aşık olmaya çabalarken kendini tüketen Isabelle rolünde bir kez daha hayranlıkla izlediğimiz Juliette Binoche, döktürüyor da döktürüyor. Filmlerinin çoğunda imgelere ve imgesel anlatım kullanmaya önem veren Denis ise bu sefer…

Yazar Puanı

puan - 80%

80%

Her an her şeye açık olmanın yolunun, beklenen ve özlenen her neyse, onun gelişini tutkuyla ve aşkla beklemekten geçtiğini mizahi bir yolla gösteren Claire Denis içimizi ısıtan bu filmi, tabii ki Tindersticks’ten Stuart Staples’ın müzikleri ile harmanlıyor.

Kullanıcı Puanları: İlk sen puanla!
80

“Aşık mıyım? — Evet, beklediğime göre.” Öteki hiç mi hiç beklemez. Bazı bazı beklemeyen kişiyi oynamak isterim; başka bir yerde oyalanmayı, geç gelmeyi denerim; ama her zaman yenilirim bu oyunda: ne yaparsam yapayım, boşuna, tam zamanında, hatta saatinden önce, orada olurum. Aşığın kaçınılmaz kimliği yalnızca budur: ben bekleyenim.”

Roland Barthes – Bir Aşk Söyleminden Parçalar

Komediden gerilime farklı türlerde birçok film yapan ve hemen hepsinde de dikkatleri çekmeyi başaran Fransız yönetmen Claire Denis’nin, başrolünü Juliette Binoche’a emanet ettiği; Binoche’un zarafeti ve doğallığıyla ışıldayan Let The Sunshine In – İçimdeki Güneş aşk, arzu, tutku ve kadın hassasiyeti üzerine yaptığı mizahi çıkarımlarla büyük keyif veren bir film. Paris’te ressamlık yapan, 50’li yaşlarında, boşanmış, tek çocuklu bir kadının ‘gerçek’ aşkı ve kimlik arayışını ironik bir dille ekranlara taşıyan Denis; Cannes’da Yönetmenlerin 15 Günü bölümünden de büyük ödülle dönmüştü. Juliette Binoche’un mutsuz, gelgitleri olan ve hayatını duygularının yönlendirmesine izin veren Isabelle isimli bir sanatçıyı canlandırdığı İçimdeki Güneş; Fransız edebiyat eleştirmeni ve kuramcısı Roland Barthes’ın ‘Bir Aşk Söyleminden Parçalar’ isimli eserinin serbest bir uyarlaması olarak da dikkatleri çeken bir niteliğe sahip.

Let The Sunshine In: Benimle Aşık Olur Musun?

Göstergebilim üzerine yaptığı çalışmalarıyla hayranlık uyandırıcı işlere imza atan Barthes’ın edebiyat tarihinin başlıca aşk metinleri üzerinden kaleme aldığı bu arzu anatomisi, aşk söylemini özne üzerinden kurmaya çabalar. Barthes’ın fikirlerinin ışığında ve hatta onun izlerini takip ederek yol alan Claire Denis ve filmin senaryosunu birlikte kaleme aldığı Christine Angot’nun özellikle üzerinde durdukları ‘acı’ ya da ‘ızdırap’ duyma halidir. Tamamlanamama, eksik hissetme, yalnızlık ve aşka duyulan özlemin acısı, ızdırabı… Aşık olmak için aşık olunan veya aşka aşık olunan günümüzde, ‘tutku’su elinden alınmamış aşkı arayan bir kadının ironik ve mizah yüklü bir dille anlatılan acıklı hikayesi. Fark ettiniz mi bilmiyorum ama; onun hikayesi aslında ne kadar da çok bizim hikayemiz!? Hemen her şeyin ışık hızıyla yaşandığı çağımızda ıskartaya çıkarılan aşklar, yenisi gelince eskisi anında unutulan ilişkiler, bekleyemeyişler, iletişimsizlikler (pardon, iletişim çağı değil miydi bizimki?), laylaylom galiba sana göre sevmeler ve daha neler neler… Acı çekecek, acımızı yaşayacak geniş zamanlarımız da yok ki zaten. Hep bir yetişme telaşı, hep bir geç kalmışlık; herkes ekmeğinin derdindeyken aşk lüks bu devirde. Bırakın aşkın öznesi olmayı nesnesi bile olamıyoruz; çünkü ortada aşk namına bir şey yok. İşte pek sevgili Isabelle o olmayan şeyi arıyor, hatta onu yaratmaya çalışıyor.

Farklı tenlerle kendi bedenini, cinselliği keşfediyor, dehlizlerine iniyor cinselliğin evet; ama onun esas aradığı tutku, aşktan gelen tutku. Bir umut belki bu sefer bulmuştur diye biz de seviniyoruz, ama her seferinde öyle komik hatta öyle saçma şeylerle yüzleşiyoruz ki tıpkı Isabelle gibi biz de yılıyoruz. Kibirli ve yalancı bir bankacıdan bencil ve geveze bir aktöre, kendi sanat çevresindeki ukala ve snob bir tiple yakınlaşmalardan eski kocayla yeniden mi denesemlere, dans pistinde tutkuyla dans eden ama alt kültürden gelen bir yabancıdan sanat ortamlarına yeni dahil olan gizemli sanatçıya dek bir sürü kişiyle ilişki kurmaya ve onlara aşık olmaya çabalarken kendini tüketen Isabelle rolünde bir kez daha hayranlıkla izlediğimiz Juliette Binoche, döktürüyor da döktürüyor.

Filmlerinin çoğunda imgelere ve imgesel anlatım kullanmaya önem veren Denis ise bu sefer sözlü bir anlatımı ve ince bir mizah anlayışıyla yazılmış yoğun diyalog kullanımını tercih ediyor. Bazen takip etmekte güçlük yaşasak da Denis ve Angot ikilisinin kaleminden çıkan ve oyuncuların tonlamalarıyla iyice güçlenen diyaloglar, karakterler arasında gelişen arzu ve duygusal yoğunluğun aktarılmasında da başat rol üstleniyor. Özellikle Gérard Depardieu ve Juliette Binoche’un birlikte yer aldığı sahnede doruğa ulaşan mizah anlayışı Let The Sunshine In’in gerçek bir diyalog ve oyunculuk resitali olduğunu kanıtlar nitelikte. Let The Sunshine In, elbette sadece diyalogları, senaryosu ve oyunculuklarıyla değil Agnes Godard imzası taşıyan sinematografisiyle de kendine hayran bırakıyor. Her an her şeye açık olmanın yolunun, beklenen ve özlenen her neyse, onun gelişini tutkuyla ve aşkla beklemekten geçtiğini mizahi bir yolla gösteren Claire Denis içimizi ısıtan bu filmi, tabii ki -tüm ekip üyeleri olmasa da- Tindersticks’ten Stuart Staples’ın müzikleri ile harmanlıyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi