Artist ile En İyi Yönetmen kategorisinde Oscar kazanan ve tüm dikkatleri üzerine çeken Michel Hazanavicius, bu filmden üç yıl sonra çektiği The Search ile politik zeminlerde yüzmeye çalışmış ancak bocalamıştı. Yine üç yıllık bir aradan sonra bu kez Fransız Yeni Dalga'nın en meşhur ismi Jean Luc-Godard'ın gençlik yıllarını ve Anne Wiazemsky ile olan şöhretli aşkını yansıttığı dönem filmi Le Redoutable ile geri döndü. Godard'ın sinemaya bakış açısından ziyade, yönetmenin siyasi düşüncelerini, naif bir dille yansıtmayı amaçlayan Hazanavicius'un kısmen başarılı olsa da, söz konusu ismin Godard olduğunu düşünecek olduğumuzda beklentileri karşılayamadığını dile getirebiliriz.  Le Redoutable: Fransız Yeni Dalga Eşliğinde Vasat Bir Biyografi Le Redoutable için söylenebilecek en önemli detay, Hazanavicius'un sadece Godard'ın hayatını anlatmakla kalmaması; auteur'un hayatını beyazperdeye yansıtırken onun sinemasından beslenmiş olması diyebiliriz. Sinematografi, sanat yönetimi ve hikaye anlatısı ile seyircisini Fransız Yeni Dalga'ya götüren Hazanavicius, Godard'ın Fransa bayrağından esinlenerek filmlerinde kullandığı mavi, kırmızı ve beyaz renklerine de sıklıkla yer vermeyi tercih ediyor. Yer yer mizahi yanı ağır basan, yer yer ise dönemin Fransa'sı ve ülkenin içinden geçtiği politik süreç hakkında göndermeler içeren film, daha çok bu alana yönelirken Godard'ın sinemaya bakış açısını ıskalıyor. Burada asıl problem, yönetmenin sinemasına odaklanılmaması değil, yönetmenin politik görüşüne ve yukarıda da belirttiğim üzerim dönemin siyasi ortamına ağırlık verilirken buna rağmen beyazperdeye yansıtılan düşüncelerinin altının doldurulmamaması oluyor. Oysa, hem sinemasal hem de politik açıdan Hazanavicius'un elindeki malzemeye bakacak olursak ortaya Le Redoubtable'ın sunduğundan çok daha fazlasını çıkarmak için Oscarlı yönetmen olmaya dahi gerek olmadığını görebiliriz. Bir örnek ile açıklayacak olursak, 1968 yılında, Fransa'da kan gövdeyi götürürken öğrencilerin yanında, hükümetin karşısında yer alan Yeni Dalga'nın öncülerinden Godard ve François Truffaut, aynı yıl tüm bu olaylar sürerken Cannes Film Festivali'nin gerçekleşecek olmasını protesto eder, festival öncesi düzenledikleri basın toplantısı ile manifestolarını paylaşır. Festivalin kurucusu olan ve uzun süre başkanlığını sürdüren  Robert Favre le Bret önce, baskılara rağmen festivalin gerçekleşeceğini ardından sadece partiler ve kokteylleri kaldıracaklarını söyler ancak dönemin üç silahşörleri François Truffaut, Lelouch ve Godard'ın geri atmaması sonrası festival yarıda kesilir. Böylesine önemli bir olayın geçtiği dönemi kapsayan Le Redoutable'ın bu olayı seyirciye birebir yaşatma imkanı varken, bunu es geçmesi anlaşılır gibi değil. Anne Wiazemsky'nin otobiyografisinden uyarlanan filmde Wiazemsky'i Nymphomaniac ile tanıdığımız Stacy Martin, Jean-Luc Godard'ı ise Fransız sinemasının yükselen değeri, biyografik filmlerin aranan yüzü Louis Garrel canlandırıyor. İkilinin beyazperdedeki uyumu muazzam. İzlerken, adeta Godard ve Wiazemsky'i seyrediyor hissine kapılıyoruz; birbirlerine karşı ters düşmeleri, birlikte eğlenmeleri, ilk kavgaları, büyük aşkları ile filmin hikâyesi, senaryosu ve yer yer diyalogları ne kadar vasatlaşırsa vasatlaşsın, bu iki oyuncunun varlığı seyirci açısından Godard ve Wiazemsky ile samimi bir tanışma fırsatı sağlıyor.  Üzerine beylik laflar edilecek bir film değil Le Redoutable; izleyip kolaylıkla unutabileceğimiz, Godard ve Wiazemsky'nin aşkına tanık olma fırsatı sunduğu için değerli ancak hiçbir şeye tam anlamıyla dokunamaması ve içi boşaltılmış bir aşk hikâyesi olması sebebiyle vasatı aşamayan bir biyografi.

Yazar Puanı

Puan - 55%

55%

Le Redoutable, izleyip kolaylıkla unutabileceğimiz, Godard ve Wiazemsky'nin aşkına tanık olma fırsatı sunduğu için değerli ancak hiçbir şeye tam anlamıyla dokunamaması ve içi boşaltılmış bir aşk hikâyesi olması sebebiyle vasatı aşamayan bir biyografi.

Kullanıcı Puanları: İlk sen puanla!
55

Artist ile En İyi Yönetmen kategorisinde Oscar kazanan ve tüm dikkatleri üzerine çeken Michel Hazanavicius, bu filmden üç yıl sonra çektiği The Search ile politik zeminlerde yüzmeye çalışmış ancak bocalamıştı. Yine üç yıllık bir aradan sonra bu kez Fransız Yeni Dalga’nın en meşhur ismi Jean Luc-Godard’ın gençlik yıllarını ve Anne Wiazemsky ile olan şöhretli aşkını yansıttığı dönem filmi Le Redoutable ile geri döndü. Godard’ın sinemaya bakış açısından ziyade, yönetmenin siyasi düşüncelerini, naif bir dille yansıtmayı amaçlayan Hazanavicius’un kısmen başarılı olsa da, söz konusu ismin Godard olduğunu düşünecek olduğumuzda beklentileri karşılayamadığını dile getirebiliriz. 

Le Redoutable: Fransız Yeni Dalga Eşliğinde Vasat Bir Biyografi

Le Redoutable için söylenebilecek en önemli detay, Hazanavicius’un sadece Godard’ın hayatını anlatmakla kalmaması; auteur’un hayatını beyazperdeye yansıtırken onun sinemasından beslenmiş olması diyebiliriz. Sinematografi, sanat yönetimi ve hikaye anlatısı ile seyircisini Fransız Yeni Dalga’ya götüren Hazanavicius, Godard’ın Fransa bayrağından esinlenerek filmlerinde kullandığı mavi, kırmızı ve beyaz renklerine de sıklıkla yer vermeyi tercih ediyor. Yer yer mizahi yanı ağır basan, yer yer ise dönemin Fransa’sı ve ülkenin içinden geçtiği politik süreç hakkında göndermeler içeren film, daha çok bu alana yönelirken Godard’ın sinemaya bakış açısını ıskalıyor. Burada asıl problem, yönetmenin sinemasına odaklanılmaması değil, yönetmenin politik görüşüne ve yukarıda da belirttiğim üzerim dönemin siyasi ortamına ağırlık verilirken buna rağmen beyazperdeye yansıtılan düşüncelerinin altının doldurulmamaması oluyor. Oysa, hem sinemasal hem de politik açıdan Hazanavicius’un elindeki malzemeye bakacak olursak ortaya Le Redoubtable’ın sunduğundan çok daha fazlasını çıkarmak için Oscarlı yönetmen olmaya dahi gerek olmadığını görebiliriz. Bir örnek ile açıklayacak olursak, 1968 yılında, Fransa’da kan gövdeyi götürürken öğrencilerin yanında, hükümetin karşısında yer alan Yeni Dalga’nın öncülerinden Godard ve François Truffaut, aynı yıl tüm bu olaylar sürerken Cannes Film Festivali’nin gerçekleşecek olmasını protesto eder, festival öncesi düzenledikleri basın toplantısı ile manifestolarını paylaşır. Festivalin kurucusu olan ve uzun süre başkanlığını sürdüren  Robert Favre le Bret önce, baskılara rağmen festivalin gerçekleşeceğini ardından sadece partiler ve kokteylleri kaldıracaklarını söyler ancak dönemin üç silahşörleri François Truffaut, Lelouch ve Godard’ın geri atmaması sonrası festival yarıda kesilir. Böylesine önemli bir olayın geçtiği dönemi kapsayan Le Redoutable’ın bu olayı seyirciye birebir yaşatma imkanı varken, bunu es geçmesi anlaşılır gibi değil.

Anne Wiazemsky’nin otobiyografisinden uyarlanan filmde Wiazemsky’i Nymphomaniac ile tanıdığımız Stacy Martin, Jean-Luc Godard’ı ise Fransız sinemasının yükselen değeri, biyografik filmlerin aranan yüzü Louis Garrel canlandırıyor. İkilinin beyazperdedeki uyumu muazzam. İzlerken, adeta Godard ve Wiazemsky’i seyrediyor hissine kapılıyoruz; birbirlerine karşı ters düşmeleri, birlikte eğlenmeleri, ilk kavgaları, büyük aşkları ile filmin hikâyesi, senaryosu ve yer yer diyalogları ne kadar vasatlaşırsa vasatlaşsın, bu iki oyuncunun varlığı seyirci açısından Godard ve Wiazemsky ile samimi bir tanışma fırsatı sağlıyor. 

Üzerine beylik laflar edilecek bir film değil Le Redoutable; izleyip kolaylıkla unutabileceğimiz, Godard ve Wiazemsky’nin aşkına tanık olma fırsatı sunduğu için değerli ancak hiçbir şeye tam anlamıyla dokunamaması ve içi boşaltılmış bir aşk hikâyesi olması sebebiyle vasatı aşamayan bir biyografi.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi