Fransa, şüphesiz, birçok önemli akımın doğuşuna tanıklık etmiş bir ülke. Aydınlanma ideallerinden ulus devlet fikrine, empresyonizmden Yeni Roman hareketine kadar dünyayı sarmış birçok düşünce bu topraklarda yeşerdi. Sinema da bu konuda geride kalmadı tabii. Bunlardan en çok bilineni kuşkusuz Yeni Dalga olsa da, bu hareketten on yıllar önce sinemanın rüştünü ispat etme dönemlerinde önemli bir sinema anlayışının daha doğuşu gerçekleşmişti. Bu, şiirsel gerçekçilikti. Jean Vigo, Jean Renoir ve Marcel Carné gibi önemli isimlerin içinde bulunduğu bu sinemasal yaklaşım özellikle otuzların ikinci yarısı ve kırkların başlarında yapılan bir avuç – az ama etkili – film ile dünya sinemasına damgasını vurmuştu. Bugün inceleyeceğimiz film de, bu önemli isimlerden biri olan Marcel Carné’nin yönettiği ve dönemin büyük oyuncularından Jean Gabin ve Arletty’nin yer aldığı Le jour se lève  – Son Ümit isimli film.

Film, dökümhane işçisi olan François’nın (Jean Gabin) Valentin isimli yaşlıca bir adamı öldürmesi ile başlar. Polis tarafından etrafı sarılan François, ne yapacağını bilemez halde beklerken geçmişi ve onu bu duruma sokan koşulları hatırlar. Françoise’a aşık olan François, onu Valentin’e kaptırmanın acısını çekmektedir; bir yandan da Clara (Arletty) ile yakınlaşır, Clara ona aşık olsa da Françoise’ı unutamaz. Bir emekçi olan François, narsist bir birey olan Valentin’in hayatına girmesi ile tüm hayatının altüst edilişine tanıklık edecektir.

Film umutsuz bir açmazı anlatır. François’nın bir emekçi ya da bir burjuva olmasının şiirsel gerçekçilikte bir önemi yoktur. Şiirsel gerçekçilik, kaderci bir hayat görüşüne sahiptir. Dönemdaş sayılabileceği Sovyet Montaj sinemasından da bu yönde ayrılır. Sosyal gerçekçilikten uzak, gerçekliği yeniden ve karamsar bir şekilde yaratan ama film estetiğine özel önem gösteren bir anlayışa sahiptir. Marcel Carné filmlerinde bu karamsarlık her daim mevcuttur. İki büyük savaş arası Fransası’nın içinde bulunduğu puslu, karanlık, kötü bir şeylerin olacağını içten içe bilme durumu bu dönem sinemasına da yansımıştır kuşkusuz. Jean Renoir’nın La Règle du jeu (Oyunun Kuralı – 1939) filmi için de geçerlidir bu mesela. Yahut, yine Carné’nin Les Enfants du Paradis (Paradideki Çocuklar – 1945) filmini de düşündüğümüzde umutsuzluğun hakim olduğunu görürüz. Sanatçı, üretim yaptığı dönemden elbette etkilenir. Fakat, sanki Carné karakterleri için gidişatı değiştirmenin bir yolu yoktur; geçmişe dönüp baktığımızda bile hayatın gidişatının, zamanın akışının bizi buraya – ve yalnızca buraya – getireceğini görür ve kabulleniriz.  Filmin sonunda, François’nın verdiği karar da böyle bir yukarıdan bakışın sonucudur zaten. Önce geçmişi hatırlar ve bundan kaçışın olmayacağına karar verir.

Le Jour se Lève: Şiirsel Karamsarlık

Bu filmde de gördüğümüz karamsarlık, dediğimiz gibi, kesinlikle dönem şartları ile ilgili olmalıdır. Bunun farklı bir tezahürü, kanımca, Alman Dışavurumculuğunda da gözlemlenebilir. Toplumsal olanı biçimsel olarak yansıtma isteği açısından da ortaklıkları vardır. Fransız sinemasındaki yetenekli kostüm tasarımcıları, set dekoratörleri ile büyük, epik sahneler stüdyo ortamında gerçekçi bir şekilde canlandırılır. Dışavurumculuktan ayrıldığı yan da bu gerçekçi kısmıdır zaten. Kısa süresi ile aslında bir “akımdan” ziyade yönelim olarak değerlendirilen şiirsel gerçekçilik, İtalyan Yeni Gerçekçiliğinden (özellikle çıraklığını şiirsel gerçekçi yönetmenlerle yapmış Luchino Visconti) Fransız Yeni Dalgasına kadar birçok önemli hareketi ve ismi etkilemiştir. Lazare Meerson gibi set tasarımcıları, Georges Auric ve Maurice Jaubert gibi besteciler ve hepsinden de önemlisi Jacques Prévert gibi yazarlar sayesinde bu hareket kendi ruhunu bulabilmiş ve geleceği etkilemeyi başarabilmiştir.

Le jour se lève – Son Ümit filminde de geçmiş olabildiğince canlı olarak gözümüzün önünde yeniden yaratılır. Jean Gabin’in oynadığı François karakterinin her hareketi bilinçli ve anlamlıdır ve bu sonuçlardan kaçamayacağını onun aklına kazır. Yaşam tüm çıplaklığı ile karşımızdadır (ve elbette François’nın da karşısındadır). Bu onu ahlaki bir seçim yapmak zorunluluğunda bırakır.

Marcel Carné üzerinden bir iki laf daha edelim kapanış olarak. Carné, umutsuzlukla boğulmuş bir neslin sanatçısı olarak, 50’lerin bolluk döneminde kendine yer bulamasa da önce dünya sinemacıları sonra da Yeni Dalga’ya yol açacak Cahiers du Cinema eleştirmenleri tarafından sevinçle karşılanır. Öyle ki sonuncusu 2012’de yapılmış olan İngiliz Sight and Sound’un en iyi filmler soruşturmasının 1952’deki ilkinde, Le jour se lève – Son Ümit yedinci sırada yer alırken, epik filmi Les Enfants du Paradis de yirmi dördüncü olarak yer bulur. Carné ve Prévert gibi isimlerin sinemada aktif dönemleri kısa sürse de etkileri uzundur.

Sonuç olarak, Le jour se lève – Son Ümit bir dönemin karamsarlığını, kaçıştan yoksunluğunu, geleceğe olan ümitsizliğini üstün bir yönetmenlik başarısının yanı sıra geleceğe örnek olacak bir senaryo ve prodüksiyon işçiliği ile bir araya getiren şiirsel gerçekçiliğin en önemli yapıtlarından biri olarak dünya sinemasının parlak bir örneği olmayı sürdürüyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi