Sinema tarihinde adı özgünlük ve farklılık ile aynı anlama gelen birkaç isim varsa, Lars von Trier’in bunlardan biri olduğu su götürmez bir gerçek. Adı duyulduğunda karmaşık düşüncelere yol açan ve bu karmaşıklığın ve muğlaklığın derinliğiyle doğru orantılı bir saygı uyandıran Trier; adeta bir sinema ekolü olurken bu yolda kendi hayatından beslendiğini de hiç saklamadı. İşte Lars von Trier’in yaşamından filmlerine yansıyanlar!

1956 yılının Danimarkası’na gözlerini açan, annesinin ölüm döşeğindeki itirafı ile gerçek babasının kim olduğunu 33 yaşında öğrenen, kendisini bilmeye başlamasıyla sinemaya olan tutkusunu da beslemeye başlayan Lars von Trier; sinema tarihinde erişilmesi kolay olmayan seviyelere çıktı. İsmiyle beraber “farklı”, “özgün”, “anlaşılmaz”, “derin”, “cesur” gibi sıfatları da çokça kullandırtan Trier, sadece eserleriyle değil, söylemiyle de şaşırttı; fakat kim olduğunu hiçbir zaman saklamadı. Belki de onu bu kadar özgün ve bir o kadar da kendi halinde kılan şey, sahip çıkmaktan geri durmadığı geçmişi ve kimliğiydi. Kim olduğunu bilmesiydi. Filmlerini yaparken müthiş bir farkındalık ve bu derece farkındalıkla yan yana gezdiği çok görülmeyen doğallıkla hareket etti. Trier, 1984 yılında The Element of Crime ile başladığı sinema filmleri serüvenine, kendi hayatından yansıyan ışıkla aydınlanan yolda devam etti ve ediyor.

Breaking the Waves (1996)

breaking-the-waves-filmloverss

Emily Watson’ın başrolde yer aldığı ve Bess karakterine hayat verdiği Breaking the Waves, Trier’in filmografisinde ışıldayan bir yıldız. Golden Heart üçlemesinin ilk filmi olan, üçlemede The Idiots (1998) ve Dancer in the Dark (2000) tarafından takip edilen Breaking the Waves; saf duygularını dizginleyemeyişinden dolayı çevresi tarafından zihinsel problemleri olduğu düşünülen Bess’in başından geçenleri masalsı bir dil ile aktarıyor. Sadece duygularını dışa vurduğu için anormal karşılanan Bess, hiçbir aşırılığın ve duygusallığın yer almadığı bir yerde hissettiği gibi yaşamanın getirdiği zorluklar ve vicdan muhasebesiyle yaşamaktadır. Tanrı ile yakından bir bağ kurup onunla adeta dertleşen Bess, çok istediği bir şeyin hiç tahmin etmediği şekilde gerçekleşmesinden sonra suçlu hissetmekten kendini alamaz. Çok sevdiği kocası Jan’ın eve dönmesini bu kadar arzuyla istemesi, Bess’e göre felaketlerin başlangıcı olmuştur. Hiçbir zaman kendi için yaşamaması gerektiği öğretilen, duygularını göstermekten alıkonan Bess’in mutlu olmayı isteyerek çabaladıktan sonra pişmanlık yaşaması kaçınılmazdır. Hiçbir kısıta maruz bırakılmayıp bununla beraber hiçbir duygunun da işaretlerine tanık olmadığı bir ailede büyüyen Trier, tabii ki bu konuya da değinecekti.

Antichrist (2009)

antichrist-filmloverss

Depression üçlemesinin ilki olarak yönetmenin filmografisinde yerini alan, Charlotte Gainsbourg ve Willem Dafoe’nun başrollerde yer aldığı Antichrist; başlangıçta yarattığı şok etkisini son sahnesine kadar devam ettiren, baştan aşağı Trier kokan bir başyapıt olarak 2009 yılında sinema tarihindeki yerini aldı. Tutku dolu açılış sahnesinin, bu tutkunun getirdiği korkunç bir acı tarafından takip edildiği film; izleyicide yarattığı rahatsızlık hissini bir an olsun hafifletmiyor. Duygu yoğunluğunda kaybolmanın müthiş bir kayıp ile cezalandırılması üzerinden derinleşen Antichrist, acısının getirdiği depresyondan kurtulamayan kadının eşi tarafından bir “korkuyla yüzleşme” terapisine tabi tutulmasıyla gittikçe rahatsız edici boyutlara erişiyor. Pişmanlıktan, insanın en karanlık tarafından, korkulardan ve cinsellikten olduğu kadar şiddetten de beslenen Antichrist; adeta Trier’in geçmişinin ve şimdisinin parçalarını doğuruyor. Öyle ki Trier sanki filmde büyük acı içerisinde resmettiği kadın ile annesinden intikam alıyor, kaybedilen çocuk ile kendi umursanmamışlığına dem vuruyor ve dinsel ögeler ile korkuyu yakınlaştırarak kendi arada kalmışlığına işaret ediyor. Dahiyane müzik seçimleriyse müzisyen olan öz babasından aldığı genlerin etkisini gösteriyor.

Melancholia (2011)

melancholia-filmloverss

Kirsten Dunst ve Charlotte Gainsbourg’un iki kız kardeşi canlandırdığı Melancholia’nın, Depression üçlemesinin Trier’i en çok anlatan filmi olduğu söylenebilir. Dunst’a Cannes Film Festivali’nde En İyi Kadın Oyuncu ödülünü kazandıran Justine karakteri, hayata karşı yitirdiği tutkusunun getirdiği depresyonun pençelerinden nadiren kurtulabildiği bir yaşam sürmektedir. Düğün gecesinde bile ana odaklanamayan, başrolünde olduğu bir toplulukta bile onu içine kapanmaya çağıran sese hayır diyemeyen, çoğunluğun sürdürdüğü sürekli mutluluk ve canlılık haline ayak uydurmaktan çok uzak olan Justine; en yakınlarından aldığı tepkilerle körüklenen bir acı içindedir. Onu en temel günlük gereksinimlerini bile gideremeyecek kadar hareketsiz hale getiren bu yabancılığı, yalnızca bir felaket anıyla yakınlaşabilecektir. Hayatın iyi değil de, daha çok kötülükten ibaret olduğu inancını zihnine kazımışçasına dünyanın sonunun geldiğini düşündüğü ana kucak açar. Adeta doğduğundan beri yaşamayı beklediği an olarak gördüğü felaket, ona ilk kez yaşadığını hissettirecektir. Ölüme en yakın olduğu anda yaşadığını hissetmek ise bir sinema yapıtının içine ancak Trier tarafından bu kadar güzel konabilirdi. Ve bu başyapıt, ancak Trier gibi hayatla bir alıp veremediği olan biri tarafından yapılabilirdi.

Nymphomaniac (2013)

nymphomaniac-filmloverss

Joe (Charlotte Gainsbourg)’nun kendini keşfetmeye başlamasıyla cinsel uyanışını da başlatarak tüm hikayeyi yazdığı Nymphomaniac; Trier’in Depression üçlemesinin sonuncusu ve kendini kabullenmenin zirvesi niteliğinde olan bir eser. Cinsellikle arkadaşı ile bir trende girdiği yarış aracılığıyla tanışıp bu tanışma sonrasında serüveninde bulması gereken gizli cevherin aşk olduğunu keşfeden Joe’nun hikayesine nokta koyan şey aşkı bulmak olmayacaktır. Joe, dizginleyemediği cinsel açlığını her fırsatta giderme tutkusuyla yaşamaya devam ederken her seferinde onu deneyimlediğinin bir ötesine taşıyacak tecrübeler peşinde koşar. Ailesini yitirme korkusunun bile önünde duramadığı bu açlık, ilk zamanlar Joe’ya vicdan azabı ve acı getirirken daha sonra Joe’nun kabullendiği ve beslemeyi kabul ettiği bir tarafı olarak varlığını sürdürür. Burada da alışılmışın dışında bir kadın karakter ile yola çıkan Trier, aşırılıktan beslenen ve ne pahasına olursa olsun olduğu şeyin peşinden giden bir karakteri merkez alırken; bir yandan kadınlara karşı düşmanlığı olduğu söylentilerine destek atıyor gibi görünürken bir yandan da sınırların dışına çıkma cesaretine övgü yağdırıyor olabilir. Sonuçta Trier’in kendisi de, korku ve endişeleri tarafından çevrelenen hayatında sınır tanımayan bir çıkış bulmuştur: Sinema.

Bir sanat eserinin sanatçısından tamamen bağımsız bir içerik barındıramayacağının bir kanıtı olurcasına Lars von Trier filmlerinin her biri Danimarkalı yönetmenin benliğinden ve yaşam deneyiminden belirgin izler taşımaktadır. 2009 yılında gittikçe ateistliğe yaklaştığını beyan eden Trier’in dinden, duygulardan, hayattan zevk alma üzerine hiçbir şeyden bahsedilmediği bir ailede yetiştiği düşünülürse; filmlerinin dışarıdan durağan ama içine girdikçe fırtınalar kopartan tarzı anlaşılabilir. Disiplinli bir bakış açısının yanı sıra hiçbir kuralın da getirilmediği bir aile ortamı, Trier’de oldukça karmaşık ve farklı bir kişiliğe yol açmıştır. Hemen hemen her şeyden korktuğunu söyleyen Trier, korkularına rağmen tutkularının peşini bırakmamıştır ve korkularına rağmen yürüdüğü bu yolda sinemanın önde gelen isimlerinden biri olmuştur. Ara ara yaşadığı depresyon dönemleri onu, yapmaktan korkmadığı tek şey olduğunu söylediği yönetmenlikten alıkoyamamış; tam tersine benzersiz özgünlüğünü besleyen bir araç olarak  Trier sinemasına derinlik kazandırmıştır.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi