Normalliğin sorgulanması gereken tanımının yanında hastalıklı görünen filmlerin tekinsiz yönetmeni Lars Von Trier, izleyicisini zaman zaman kendisine yakınlaştıran zaman zaman da çıkışlarıyla uzaklaştırabilen bir otör. Lens kullanımı, kamera hareketleri, mekan ve müzik tercihleriyle fark yaratan, Dogma 95 hareketinin kurucularından olan Lars Von Trier, sinemasında da bu akımın kurallarını sık sık uygular.

Lars Von Trier ve Dogma 95

Lars Von Trier, Thomas Vinterberg, Soren Kragh Jacobsen ve Kristian Levring’in öncülüğünde başlatılan akımın yayınlanan önemli bir bildirisi vardır. Bu bildiride çekimlerin stüdyo dışında yapılması, sesin asla görüntülerden ayrı üretilmemesi, kameranın elde taşınıyor olması, herhangi optik numaralar ve filtrelerin kullanılmaması gerektiğinden bahseder. Klasik anlatı sinemasına tam bir başkaldırı olarak yorumlanabilecek olan Dogma 95 hareketinin kuşkusuz en önemli uygulayıcılarından olan Lars Von Trier, Europa (1991), Breaking the Waves (1996), Dancer in the Dark (2000), Dogville(2003), Melancholia (2011) ve son olarak Nymphomaniac (2013) filmleriyle oldukça ön plana çıkmıştır. Filmleri dışında da talihsiz şekillerde gündeme oturan yönetmenin en çarpıcı vukuatı Melancholia ile yarıştığı Cannes Film Festivali’nde “Hitler’i anlıyorum” demesi üzerine büyük bir sansasyonla filmi yarışmaya devam ettiği halde Lars Von Trier’in festival dışı edilmesiydi. Bunun üzerine özür dileyen yönetmen geniş kitleler tarafından hala affedilmedi.

Lars Von Trier evreni geniş ve içinde kaybolmanın hiç de zor olmadığı bir evren. Bu yüzden yönetmenin karmaşık evreninden seçtiğim üç filmle, bir günü üç bölüme ayırmayı tercih ettim.

Dogville’de Gündoğumu

Lars Von Trier’in 2003 yılında yayınlanan filmi Dogville, yönetmenin daha ünlü oyuncularla çalışmaya başladığı ama aykırı çizgisini koruduğu filmlerden biri. Tamamen bir tiyatro sahnesinin köymüş gibi kullanılmasıyla karmaşık bir mekan algısı yaratan film, ilk yarım saat bu mekana alışamayan izleyici için devam etmesi zor bir hal alabilir.

Doğrudan demokrasinin işlediği bir köy olan Dogville’e bir gün, içinde bulunduğu şartlardan kaçan genç bir kadının gelmesiyle başlayan olaylarda Von Trier izleyiciyi, insan olmanın en aydınlık taraflarından en karanlık yönlerine kadar acımasız bir yolculuğa çıkarır.

Herkesin birbirini tanıdığı küçük yerlerde en büyük sırların saklandığı gerçeğini izleyicinin yüzüne vurmaktan çekinmez. O adeta “hiçbir yer” olan tiyatro sahnesi, birden bildiğiniz her yer olabilir. Dogville tam da bu yüzden sarsıcıdır tam da bu yüzden tahammül etmesi zor bir filmdir. Çünkü insanlık/insan olmak gibi pozitif değerler yüklenen “insanın” (hakim ve mağdur olanın da) özünde kötü olmaktan çekinmediğinden, eline geçen fırsatı sonuna kadar değerlendireceğinden dem vurur Dogville. İzleyen bu noktada kendisini tüm bu olan bitenin dışında tuttuğu konumunun ikiyüzlülüğüyle final sahnesinde yüzleşir. Alınan intikam sonucu katharsise ulaşan ve rahatlayan izleyici de aslında eline fırsat geçtiğinde kötülük yapmaktan çekinmeyeceği ya da bu kötülükten haz duyabildiği sonucuyla yüzleşmek durumunda bırakılır.

Haklılık, bakılan yerden kendini her zaman güçlü gösterir. Dogville sakinleri de kendilerini içinde bulundukları her durumda haklı görebilir, izleyen alınan intikamdan haz duyabilir ya da Lars Von Trier Hitler’i anlayabilir. Ne zaman ki kendi hazzımızı ve kötülüğün her yönden kötülük olabileceğini sorgulayacağız, sanırım o zaman  kendi karanlık Dogville’lerimizde gündoğumunu yaşayabileceğiz.

Melancholia’da Gün

Kirsten Dunst ve Lars Von Trier’ın sevdiği oyunculardan Charlotte Gainsbourg’un rol aldığı Melancholia, yönetmenin sevilen eserlerinden biri, kuşkusuz. Melankolinin ve melankoli halinin bireyi sürüklediği depresyonun salt bir şekilde gün ışığına çıkarıldığı filmde, Justine her şeyin iyi gidiyor gibi göründüğü hayatının içinde sıkışıp kalmıştır. Mutlu olma zorunluluğu ve mutlu olmaya çalışmanın getirdiği sürekli mutsuzluk Justine’in elinden an’ı almıştır. Justine’in içinde bulunduğu anı sonuna kadar yaşayabileceği tek an yönetmenin Justine’i karşı karşıya getirdiği Melankoli gezegenidir. Modern insanın belirgin bir temsili olan Justine’in yalnızca sonun yaklaşmasıyla içinde bulunduğu zamanı hissetmeye başlaması ona kendi yarattığı gerçeklikten daha büyük bir gerçekliğin sunulmasıyla mümkün olur.

Melankoli’nin bütün aydınlığıyla geldiği ve her şeyi yok ettiği gün, salt gerçekliğiyle Justine tarafından yaşanan belki de tek gündür.

Dancer In the Dark’ta Günbatımı

Björk’ün bir hastalık sebebiyle görme yetisini gitgide kaybeden Selma karakterini canlandırdığı Dancer in the Dark, Lars von Trier’in müzikal özelliklere sahip bir filmi. İnsanın kötülüğünün yanında Selma’nın saflığı onun Amerikan olmayışına, komünist bir ülkeden gelişine yani dolayısıyla kapitalizmin insan üzerindeki etkilerine bağlanabilir. Sistemin içerisinde gitgide körleşen ve ölüme doğru giden Selma, hayalini kurduğu dans ve söylediği şarkılarla varlığını ayakta tutar. Björk’ün başarılı bir oyunculuk sergilediği filmle seslendirdiği şarkılar ise filmin yoğun duygu durumunu izleyicisine en kısa yoldan aktarabilme özelliğine sahip.

Saf ve çocuksu tavırlarıyla ait olmadığı bir dünyaya çocuğuyla tutunmaya çalışan ve çocuğunun sağlığı için her türlü tehlikeyi göze alan Selma’nın bu toplumda yerinin olmadığı, hem işten çıkarılması, hem güvendiği insanlar tarafından dolandırılması hem de adalet önünde yargılanması, olay örgüsü göz önüne alındığında Selma bütün içtenliğiyle şarkılarını söylerken bütün kötülüklerin etrafını sarması ve Selma’nın tüm bunların bir kurbanı oluşu şeklinde yorumlanabilir. Filmlerinde oldukça gerçekçi bir tavır takınan ve insan doğasının ikircikli yanını durmadan kazıyan Lars Von Trier bu noktada Selma için neden böyle ütopik karakter özellikleri kurgulamıştır? Aslında Selma’nın müzikalin kendisi olduğu söylenebilir. Bütün janrların içinde en mutlusu, en safı, en içtenidir müzikal. Bu yüzden tüm karmaşanın içinde gülümsemesini koruyan Selma kendi başına bir müzikalin özellikleri ve yarattığı hislerle temsil edilmiştir denebilir.

Dancer in the Dark’ın gözleri git gide kararan Selma’sı sona yaklaştıkça izleyicinin dünyası da gitgide kararır. Ancak bu karanlık renklerin iç içe geçtiği değil kapkaranlık, ve acımasız bir dünyanın günbatımıdır.

Lars Von Trier evreninde birbirinden çok farklı günler geçirilebilir, ancak kaçışların, yüzleşmelerin ve rahatsızlığın yer almayacağı herhangi bir gün geçirilmesi sanırım düşünülemez.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi