İran sinemasının genç nesil yönetmenlerinden Reza Dormishian, 2014’te yönettiği I’m Not Angry! filmiyle adını duyurmuştu. Asghar Farhadi, Jafar Panahi, Abbas Kiarostami, Majid Majidi, Bahman Ghobadi gibi İran sinemasının başat yönetmenlerinin yanı sıra Dormishian’ın Marjane Satrapi, Ana Lily Amirpour ve Shahram Mokri gibi isimlerle beraber İran sinemasının toplumsal eleştirilerinin yanı sıra biçimsel anlamda da farklılıklar arayan yönetmenlerinin arasında olduğunu söyleyebiliriz. Dormishian’ın önceki filminde olduğu gibi yine prömiyerini Berlin’in “Panorama” bölümünde yaptığı yeni filmi Lantouri, İran sinemasının mesaj odaklı yapısını biçimci tercihleriyle birleştirerek ortaya hafızalardan çıkması zor ve oldukça tartışmalı bir politik drama çıkarıyor.

Lantouri’nin ilk bölümünde Pasha (Navid Mohammadzadeh) ve Baroon (Baran Kosari) başta olmak üzere çete üyelerinin Tahran sokaklarında tamamen zengin ve nüfuslu kişilere evlerinde ya da yol ortasında uyguladıkları çanta kapkaçlarından kavgalarına, araba hırsızlıklarından adam kaçırmalarına kadar olan olay dizilerini çeşitli röportajlar eşliğinde izliyoruz. Bu sokak çetesinin lideri olan Pasha’yı kimileri bir “pislik” olarak, kimileri ise bir “Robin Hood” olarak tanımlıyor. Pasha’nın o ana kadar oldukça acımasız hallerini, adam bıçakladığını bile görüyoruz ama örneğin Baroon bir röportajında onun birini öldürdükten sonra oturup çocuk gibi ağladığını söylüyor. Sürekli çelişkili bakış açılarının harmanlandığı anlatı izleyicide bir güven sorunu yaratıyor, çete üyelerine hangi yönden bakmamız gerektiğini konumlandıramıyoruz. Bunun yanı sıra filmin belgeselci tavrına rağmen belgesel olmaması süresi boyunca bizi olayların, karakterlerin, röportaj yapılan insanların ne kadarının gerçek ne kadarının kurmaca olduğuyla ilgili ciddi soru işaretleriyle bırakıyor.

Açılış sahnesindeki sembolik anlatımıyla daha ilk dakikalardan izleyicinin ilgisini çeken Lantouri, her saniyesi aktif kurgu düzeneğiyle iki saat boyunca izleyicinin olaylardan kopmasını engelliyor. İlk yarım saatte “Lantouri” adlı bir çete üzerinden İran’a yönelik bir sosyolojik eleştiri yapıyor gibi gözüken film, Dormishian’ın belgeselvari anlatısı, sahne geçişlerindeki Godardiyen kesmeleri ve üst üste gelen fotoğraf montajları ile farklı üslubunu belli ediyor. Özellikle her bir karakterin tanıtılırken birçok farklı açıdan fotoğraflarının deklanşör sesiyle beraber verilme stili izleyiciyi çok zorlayıcı ve riskli bir faktör. İki saat boyunca Lantouri çetesi üyelerinin, insan hakları savunucularının, sosyologların, medya çalışanlarının, din adamlarının, aktivistlerin, sanatçıların, öğrencilerin, aklınıza gelen herkesin defalarca deklanşör sesiyle beraber fotoğraflarının verilerek konuşmaya başlamasının izleyiciyi ittiği an çok zorlu bir seyir deneyimine dönüşme tehlikesiyle karşı karşıya kaldığını söylemek gerek. Buna rağmen Dormishian filmin her anında üslup açısından yeni bir şeyler deneyerek şaşırtmaya devam ediyor. İlk yarım saatte suç çetesinin üyelerini tanıdıktan sonra ikinci kısımda film tutkulu bir aşk filmine, üçüncü kısımda ise esas meselesi olan şok edici bir suça ve onun karşılığı olan “lex talionis”e geliyor.

Lantouri: İran Şeriat Hukukunun Kısasa Kısas Uygulaması Üzerine

İran gibi şeriat yasasını uygulayan bazı ülkelerde failin cezaya çarptırılmasını cezalandıran bir kanun mevcut. Buna kelimenin tam anlamıyla ‘göze göz’ anlamına gelen ‘lex talionis’ deniyor ve suçluya işlemiş olduğu suç kapsamında cezalandırma derecesi olarak mağdur tarafından misilleme yapılmasına izin veriliyor. İran’da bir kezzap saldırısı sonucunda kısasa kısas cezası ilk kez 2015’te uygulandı. 2005 yılında Hamid S. isimli bir kişi Davud Roşanay’a kezzapla saldırmış ve saldırı yüzünden Roşanay bir gözünü ve kulağını kaybetmişti. İran mahkemesi, zanlı hakkında kısas kararını uygulamıştı. 21 Eylül 2014’te ismi açıklanmayan bir kadın “Sima” adındaki başka bir kadının yüzüne kezzap atarak sol gözünün kör olmasına neden olmuştu ve 2017’de kendisine aynı cezanın uygulanmasına karar verildi. 2004’te Tahran’da kendisiyle evlenmeyi reddettiği Macid Muvahedi tarafından suratına kezzap atılarak kör edilen Amine Behrami’nin yıllar sonra doktor gözetiminde yapılmak suretiyle Muvahedi’nin sol ve sağ gözüne 20’şer kez damla damlatarak kısasa kısas uygulamasına karar verildi.

Dormishian’ın üzerinde durduğu dramatik unsur İslam hukukunun izin verdiği bu “göze göz” misilleme ile ilgili; aynı zamanda İran’ın insan hakları ihlalleri, kadın haklarına yönelik mücadele gibi konuların kırılmalarını da ifade ediyor. Filmin en önemli karakteri olan Maryam (Maryam Palizban) ise hayatını bu misillemeyle mücadele etmek üzerine kuran, “şiddete ve idam cezasına son” kampanyasını başlatan ve şiddet suçu mağdurlarının yakınlarını failleri affetmek için ikna etmeye çalışan bir toplumsal aktivist. Düşük bir sosyal sınıftan gelen Pasha’nın aristokrat bir sınıfa mensup olan Maryam’la tanışıp ona saplantılı derecede aşık olmasıyla birlikte bir aşk öyküsüne doğru yol alıyoruz. Çete içerisinden Baran’ın da Pasha’ya aşık olduğunu düşündüğümüzde bir aşk üçgeni yaratıldığını da söylememiz mümkün fakat Pasha tüm ısrarlarına ve hayatının her alanında aniden karşısına çıktığı Maryam’ın peşini bırakmıyor. İlk bölümde birini bıçakladıktan sonra Baran’ın ifadesine göre yere çömelip bir çocuk gibi ağladığı gösterilen, kimilerince zenginlerden çaldığı paraları yetimhanedeki çocuklara hediyeler alan bir “Robin Hood” şeklinde tanımlanan Pasha izleyici için hiçbir zaman tam olarak güvenilir bir tip değil ama bu gibi şeyler onunla bir bağ, sempati kurabilmemize olanak tanıyor. Bunun üzerine Pasha’nın Maryam’a aşık olduktan sonra çeteden ayrılmasını, sokaklarda sefil bir şekilde dolaşmasını, aşkının beynini tamamen ele geçirdiğini gördüğümüzde onun için üzülüyoruz bile. Fakat filmin esas korkunç meselesine doğru yön aldığımızda izleyici olarak adeta neye uğradığımızı şaşırıyoruz.

Dormishian, Pasha ve Maryam’ın ilişkisinde ortaya çıkan olaylar aracılığıyla cezalandırma ya da bağışlama kavramlarını korkunç ve grafiksel olarak gözler önüne seriyor. Yaşadığı trajedi sonrasında kendisine “kısasa kısas” uygulaması teklif edilen ve yıllarca bu uygulamanın kalkması için uğraş vermesine rağmen karşı tarafın da aynı şekilde cezalandırılmasını isteyen Maryam’ın kişisel ahlaki yolculuğuna şahit oluyoruz. Adeta bir Asghar Farhadi filmi çıkmazlığında sert bir ikilemi odağına almaya başlayan film, yönetmenin biçimsel tercihleri ve aksiyon filmi gibi akan hareketli kurgusuyla ülkesindeki türdeşlerinden ayrılıyor. Özellikle “kısasa kısas” uygulamalı sahnede yaratılan gerginliğin ve sinir bozuculuğun bilinçli olarak Luis Bunuel’in kısa filmi Bir Endülüs Köpeği (1929) imgesi üzerinden ilerlemesi sahnenin tansiyonunu artırıyor. Buna filmin Fajr Film Festivali’nde aldığı “En İyi Ses Kurgusu” ve “En İyi Ses Miksajı” ödülleri de eklendiğinde filmin sinir bozucu ses tasarımının genel çerçevede ne denli bir önemi olduğu ortaya çıkıyor.

Film hakkında söylenmesi gereken son sözü ise filmdeki onlarca röportaj kalabalığı içinden kadın hakları aktivisti ve avukat Zarrabi’nin söylediği şu cümlelere bırakmak gerekiyor: “Lantouri’nin filminiz için doğru bir isim olduğunu düşünmüyorum, çünkü bu film Maryam ve onun bağışlayıcılığı hakkında, o adamla ya da Lantouri çetesiyle ilgili değil.”

İran sinemasının genç nesil yönetmenlerinden Reza Dormishian, 2014’te yönettiği I’m Not Angry! filmiyle adını duyurmuştu. Asghar Farhadi, Jafar Panahi, Abbas Kiarostami, Majid Majidi, Bahman Ghobadi gibi İran sinemasının başat yönetmenlerinin yanı sıra Dormishian’ın Marjane Satrapi, Ana Lily Amirpour ve Shahram Mokri gibi isimlerle beraber İran sinemasının toplumsal eleştirilerinin yanı sıra biçimsel anlamda da farklılıklar arayan yönetmenlerinin arasında olduğunu söyleyebiliriz. Dormishian’ın önceki filminde olduğu gibi yine prömiyerini Berlin’in “Panorama” bölümünde yaptığı yeni filmi Lantouri, İran sinemasının mesaj odaklı yapısını biçimci tercihleriyle birleştirerek ortaya hafızalardan çıkması zor ve oldukça tartışmalı bir politik drama çıkarıyor. Lantouri’nin ilk bölümünde Pasha (Navid Mohammadzadeh) ve Baroon (Baran Kosari) başta olmak üzere çete üyelerinin Tahran sokaklarında tamamen zengin ve nüfuslu kişilere evlerinde ya da yol ortasında uyguladıkları çanta kapkaçlarından kavgalarına, araba hırsızlıklarından adam kaçırmalarına kadar olan olay dizilerini çeşitli röportajlar eşliğinde izliyoruz. Bu sokak çetesinin lideri olan Pasha’yı kimileri bir “pislik” olarak, kimileri ise bir “Robin Hood” olarak tanımlıyor. Pasha’nın o ana kadar oldukça acımasız hallerini, adam bıçakladığını bile görüyoruz ama örneğin Baroon bir röportajında onun birini öldürdükten sonra oturup çocuk gibi ağladığını söylüyor. Sürekli çelişkili bakış açılarının harmanlandığı anlatı izleyicide bir güven sorunu yaratıyor, çete üyelerine hangi yönden bakmamız gerektiğini konumlandıramıyoruz. Bunun yanı sıra filmin belgeselci tavrına rağmen belgesel olmaması süresi boyunca bizi olayların, karakterlerin, röportaj yapılan insanların ne kadarının gerçek ne kadarının kurmaca olduğuyla ilgili ciddi soru işaretleriyle bırakıyor. Açılış sahnesindeki sembolik anlatımıyla daha ilk dakikalardan izleyicinin ilgisini çeken Lantouri, her saniyesi aktif kurgu düzeneğiyle iki saat boyunca izleyicinin olaylardan kopmasını engelliyor. İlk yarım saatte “Lantouri” adlı bir çete üzerinden İran’a yönelik bir sosyolojik eleştiri yapıyor gibi gözüken film, Dormishian’ın belgeselvari anlatısı, sahne geçişlerindeki Godardiyen kesmeleri ve üst üste gelen fotoğraf montajları ile farklı üslubunu belli ediyor. Özellikle her bir karakterin tanıtılırken birçok farklı açıdan fotoğraflarının deklanşör sesiyle beraber verilme stili izleyiciyi çok zorlayıcı ve riskli bir faktör. İki saat boyunca Lantouri çetesi üyelerinin, insan hakları savunucularının, sosyologların, medya çalışanlarının, din adamlarının, aktivistlerin, sanatçıların, öğrencilerin, aklınıza gelen herkesin defalarca deklanşör sesiyle beraber fotoğraflarının verilerek konuşmaya başlamasının izleyiciyi ittiği an çok zorlu bir seyir deneyimine dönüşme tehlikesiyle karşı karşıya kaldığını söylemek gerek. Buna rağmen Dormishian filmin her anında üslup açısından yeni bir şeyler deneyerek şaşırtmaya devam ediyor. İlk yarım saatte suç çetesinin üyelerini tanıdıktan sonra ikinci kısımda film tutkulu bir aşk filmine, üçüncü kısımda ise esas meselesi olan şok edici bir suça ve onun karşılığı olan “lex talionis”e geliyor. Lantouri: İran Şeriat Hukukunun Kısasa Kısas Uygulaması Üzerine İran gibi şeriat yasasını uygulayan bazı ülkelerde failin cezaya çarptırılmasını cezalandıran bir kanun mevcut. Buna kelimenin tam anlamıyla 'göze göz' anlamına gelen 'lex talionis' deniyor ve suçluya işlemiş olduğu suç kapsamında cezalandırma derecesi olarak mağdur tarafından misilleme yapılmasına izin veriliyor. İran’da bir kezzap saldırısı sonucunda kısasa kısas cezası ilk kez 2015’te uygulandı. 2005 yılında Hamid S. isimli bir kişi Davud Roşanay’a kezzapla saldırmış ve saldırı yüzünden Roşanay bir gözünü ve kulağını kaybetmişti. İran mahkemesi, zanlı hakkında kısas kararını uygulamıştı. 21 Eylül 2014’te ismi açıklanmayan bir kadın “Sima” adındaki başka bir kadının yüzüne kezzap atarak sol gözünün kör olmasına neden…

Yazar Puanı

puan - 78%

78%

Lantouri’yi toplumsal bir eleştiri, ahlaki bir ikilem, korkunç bir aşk hikayesi ya da biçimsel açıdan benzersiz bir mockumentary olarak ayrı ayrı adlandırmak mümkün fakat yönetmen Dormishian’ın bunların hepsini aykırı bir kurguya yedirmesiyle beraber İran sinemasının son yıllardaki en özgün ve tartışmalı filmlerinden birine şahit oluyoruz.

Kullanıcı Puanları: 4.68 ( 2 votes)
78
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi