“Yürüyordum. Yürüdükçe de açılıyordum. Evden kızgın çıkmıştım. Belki de tıraş bıçağına sinirlenmiştim. Olur, olur! Mutlak tıraş bıçağına sinirlenmiş olacağım.”

Sait Faik

Chloé’ de o gün bir şeylere sinirlenmiş olacaktı ki bir hışımla saçını kestirmeye gitmiş. Kırt kırt gidiyor; yerlerde saçlar, kimin bu saçlar? Neyse ki biz izleyici olarak bilebiliyoruz. Saçları kim kesiyor, o bilinmiyor. Belli ki kendisine yeni bir “o” lazım. Karakter ihtiyacı tamam da, bunu karşılama yolu çok acayip. Film bir kitaptan (Lives of the Twins) uyarlama olduğu için yönetmene de laf edemiyorum. Lakin bir filmi ele alırken, şuradan buradan uyarlanmış olması okuyucusuna diğer unsurlar üzerine düşünmesini zorunlu kılmaz. Nihayetinde bu, o yapıtın fanlarına bahşedilmiş yüce bir duygu olmalı. Bizim elimizde bir anlatı var ve bu Ozon’un imzasını taşıyor. Başı sonu birbirinden bağımsız olsa da incelemek için güzel malzemeler sunuyor. Son dönem psikolojik gerilim filmlerindeki kısırlığı da bir bakıma dindiriyor. Yine de bu vesileyle Lynch’in ne büyük bir yönetmen olduğunu şahsen anlamış bulunuyorum.

Lakayıt bir üslupla incelemeye başlamış olsak da, belirttiğimiz gibi film çok ciddi psikolojik bulgular üzerinden analiz yapmaya imkan tanıdığı için oldukça değerli.  Bu sayede film severlerin, anlamlandıramadıkları filmleri okumak için psikanalize eğilim göstermesi olasılık dahilinde. Kaldı ki ben de sinema eğitimine ve daha sonra baş koyduğum psikanalize Mulholland Dr. filmini izleyip de, “ben ne izledim yahu?” diye yanımdakine soramamanın çaresizliği yüzünden başladım. Her anlatıda olduğu gibi kahraman, daima çaresizlik ihtiva eden bir ortamın bu karmaşık durumla en alakası olmayan insanıdır. L’amant Double filmini izleyenler de, alakasız oldukları bir hikayeye zorla davet ediliyor. Yetmiyor bunu anlaması isteniyor. Bu öyle bir film ki, uğruna İstanbul’lara kadar geldiğim fakat izlemek için son seansa yetişemediğim, aylar sonra Palto Film Günleri’nde karşıma çıkan ve festival izleyicisinin filmin “yarısında” çıkıp gitmesine ilk defa şahit olduğum türden. Pek çok izleyen rahatsız edici olarak tanımlayabilir lakin benim rahatsızlığım filmin serim kısmıyla çözüm kısmının birbirinden alakasız olması oldu.

Hişt Sen! Oradaki!

Film, Chloé adında genç bir mankenin saçının kesildiği sekansla açılış yapıyor. Saç kesiminin psikanalizdeki karşılığı Andre Green’in tanımıyla kendini iğdiş etmektir. Pekâlâ zaten Lacan’cı bir yorumla prime scene ya da ayna evresiyle iğdiş edilmiş kadının, diğer yandan Freud’un deyimiyle zaten eksik yaratılmış bir cinsin kendini kastre etmesi ne anlama geliyor? Bu sorunun cevabı, içinde bulunduğu mevcut durumdan kurtulmak olabilir. Sinemada kadın karakter üzerinde değişim söz konusu olduğunda mutlaka o güzelim saçlar bir şekilde kazınır, yontulur, erkek egemen sistem tarafından yok edilir. Örneğin V for Vendetta’da, hikâyenin çözümü Evey’nin saçlarının kesildiği 2. perdeyle başlar. Yine aynı durum söz konusudur. Karakterin iç çatışması her ne idiyse, öncelikle anlatı içinde kurulmuş olan düzenin ve alışılageldik normların bir şekilde bozulması gerekir. Kadın karakter üzerindeki bu bozunum genellikle dış görünüş üstünden olur. Fiziksel değişim, arzu nesnesi olma durumundan çıkış, karakterin gelişimine de olumlu katkıda bulunur. Bu sahnenin hemen ardından kadın karakteri kadın doğum uzmanı karşısında çaresizce beklerken buluyoruz. Kameranın bizleri görmemizi istediği karanlık delik, karakterin içinde bulunduğu bilinmez durumun habercisi konumunda. “İçerde bir sorun var ve o soruna bu yoldan gidiliyor”

Chloé’nin doktoruyla konuşmasında, onun fiziksel sebebi bulunamayan bir karın ağrısından muzdarip olduğunu öğreniyoruz. Bu belirsizlik üzerine kadın doğum uzmanı Chloé’yi psikiyatra yönlendirir. Doktorun cinsiyetini seçme kararını da ona bırakır. Bu nokta, hikâyenin gerçek anlamda harekete geçtiği noktadır. Filmin tamamı bu karın ağrısının sebebine odaklı olsa da, mukaddem (premise – öncül) olan fikrin ne olduğu açıkçası pek net görülemiyor. Freud kadınların yaşadığı psikolojik karın ağrılarının temelinde yatan şeyin kendi cinslerine karşı duydukları öfke ve kadınlığı inkâr etme durumunun olduğunu söyler. Ona göre adet sancısı da gerçekte var olmayan, var olamayacak yalancı bir ağrıdır ve kadının kendisinin geliştirdiği nörolojik aldatım senaryoları üzerinden varlığını kazanır. Yine de her karın ağrısını mutlaka kadınlık inkârı olarak okumak elbette doğru olmaz. Fakat saçını kestiren karakterin hemen ardından ortaya attığı karın ağrısı şikâyeti teşhisimizi bu yönde koymamıza yardımcı oluyor. Chloé kadın olmak istemiyor. Onun iç çatışması ve filmin ana mukaddemi (öncülü) bana göre budur.

Chloé daha sonra psikiyatristi olan Paul Meyer ile tanışır. Saçı kesilmiş de olsa (!) kadınlığını kullanarak onu kendine bağlar. Aralarındaki ilişki hiçbir terapist- mütehammil (patient/danışan) arasında oluşmaması gereken türdendir. Hızla başlayan bu ilişki başta Chloé’nin karın ağrılarını azaltsa da, Paul Meyer onun “eksik” tarafını tek başına doldurmaya yetememektedir. Belki ilgili olanlarınız vardır. Hermann Göring’in gerilemenin başladığı yıllarda Alman milli radyosuna çıkıp, “Herhangi bir düşman bombardıman uçağı Ruhr’a ulaşırsa adımı Hermann Meyer olarak değiştirebilirsiniz” dediği malum. Anlatıdaki gariplik Fransız bir psikiyatrın neden Alman soyadına sahip olduğu değil elbet. Bana yaptığı bu çağrışım. Çünkü Chloé hem kendi psikiyatrının kişisel alanına etik olmayan bir biçimde dahil olarak bir bakıma aşılamaz sınırları aşmış oluyor, hem de Paul Meyer kişilik olarak tam bir kaybedenmiş gibi davranıyor. Üstüne üstlük bu esnada, Hermann Göring’in var olan statü benine karşılık gelecek, bir Paul daha ortaya çıkıyor ki adı Louis Delord; olması gerektiği gibi Fransız ismiyle ve Paul Meyer’in tek yumurta ikizi olarak. Aynı Hermann Göring, şıp demiş burnundan düşmüş. Sözde esip gürleyen, özde kaybeden. Chloé bu noktada diyor ki, “Paul Meyer iyi de çok feminen, ben zaten bu feminenlikten kurtulmak istiyorum, bana bir rol modeli gerek”. İşte burada işler karışıyor. Meğersem Louis Delord diye biri yokmuş. Hepsi Chloé’nin zihninde oluşmuş. Plot twist gibi plot twist. Daha ne olsun ya?

Chloé önce maskülen ikiz Louis Delord ile kadınlığını yeniden keşfederek ağrılarını dindiriyor. Diğer yandan feminen Paul Meyer ile de maskülen tarafını deneyimlemek istiyor. Bu nedenle, kendine protez bir uzuv alarak ikizlerden biriyle ilişkiye girmeye niyetleniyor. Karakterin üzerinde durduğu nokta önemli. Çünkü kadın karakter proteze sahip olduktan sonra bir kadınla ilişki kurmak istemiyor. Mevcut ilişkisinde bir rol değişimini tahayyül ediyor ki bu da Jung’un Ænima-Ænimus kavramlarıyla açıklanabilir. Belki bu sahneyi Judith Butler’ın akışkan cinsiyet kavramıyla da açıklamak isteyenler olacaktır, lakin anlatı bu düstur üzerinde de çok durmuyor. Halbuki festival seyircisi de tam bu sahnede salondan çıkmıştı. Bu anlatının mukaddemi sence ne Ozon?

Freud’a göre kadın, mutlak eksikliğini gidermek için çocuk doğurmak ister. Doğum anında ilk kez kendini tamamlanmış bulur fakat doktor göbek kordonunu kestiği an yeniden kastre edilmiş olduğunu görerek hayal kırıklığına uğrar. Bu noktadan itibaren de çocuğunu bir uzuv olarak kabul ederek üzerine titrer. Onun başarısıyla başarılı olur, onun mutluluğuyla sevincine sevinç katar. Bunun dışında hiçbir fallik obje kadının eksikliğini tamam edemez. Protez de olsa, hissiyat olmayacağı için hiçbir fallus kadının eksikliğini gideremez. Bu iddiaya göre baktığımızda, Chloé’nin Meyer’e protez vasıtasıyla sahip olması da hiçbir işe yaramaz, karın ağrıları kaldığı yerden devam eder. Bütün bunlar olurken, paralel anlatıyı oluşturan Chloé – Delord ilişkisi de bozulmaya başlar. Bütün bu karmaşa yetmiyormuş gibi yeni bir mukaddem çıkar karşımıza. Paul Meyer neden ikiz kardeşi Louise Delord’u görmezden gelmekte ve onla hiçbir şekilde bağ kurmak istememektedir? Film tam 3. perdenin sonuna kadar iki ikiz kardeş arasındaki gerilim üzerinden ritmi artırıyor. Aradaki gerilim ikiz kardeşlerin aynı kızı sevmesinden kaynaklanıyor gibi görünüyorsa da, o kızın (Sandra) aslında Chloé’nin karnında ölen siyam ikizi olduğunu öğreniyoruz. Nereden baksak tutarsızlık, nereden baksak ahmakça. Yani anlatı içinde öyle bir müdahale ki bu, şahikaya (climax – doruk noktası) Delord kardeşlerden birini öldürme ikircikliği konurken, çözümde bambaşka bir gerçeğe açıyoruz gözlerimizi. Netice olarak da bizim “histeri” sandığımız, kadın karakter üzerine akıl almaz psikanalitik yöntemler kullanarak onun “eksik” olduğunu iddia ettiğimiz, korkunç cinsiyetçi yorumlarımızla bir başına kaldığımız absürt bir sonuçla karşılaşıyoruz. Diyeceğiz ama onu da diyemiyoruz ki… Ameliyat geçiren Chloé karnındaki siyam ikizinden koparılırken Freud’un o tarif ettiği doğum travması gerçekleşiyor. Chloé bütün enerjisini kaybetmiş görünüyor. Buna karşın prime scene’ini (çocuğun anneden ayrı bir varlık olduğunu anladığı ve eksiklik hissetmeye başladığı an) gerçekleştiren Anne figürüne karşı olan öfkesi de diniyor. Çünkü kendini iğdiş edenin Annesi olmadığını anlayarak elektral çatışmayı başarıyla atlatıyor. Kör göze parmak sokarcasına bütün film boyunca oradan oraya atlayan kedi imgesi (tüylü ve kıpırtılı her imge psikanalize göre fallik objeyi betimler) de cabası. Yok kedi kayboldu, yok komşununki öldü ama donduruldu, yok Delord’unki yamyam ikiz genetik harika. Komşu ne için vardı anlatıda? Dondurulmuş ölü kedi imgesi gözümüze sokulurken neye hizmet ediyordu?

İşte bu cevabını bulamadığımız sorulara, Kansas City Aldatmacası diyoruz. Keşke öyle diyebilsek yani. O kadar çiğ bir dikkat dağıtma yöntemi ki. “Kandırdım!” demek desen değil… Kandırılmış olsak keşke. Ben de tıpkı bu film gibi çok çiğ bir sonuçla yazımı noktalamak istiyorum. Evet bitti yazım. Umarım aynı hissi paylaşabilmişizdir.

“Nereden gelirse gelsin dağlardan, kuşlardan, denizden, insandan, ottan, böcekten, çiçekten. Gelsin de nereden gelirse gelsin! Bir hişt sesi gelmedi mi fena. Geldikten sonra yaşasın çiçekler, böcekler, insanoğulları. Hişt hişt! Hişt hişt! Hişt, hişt!”

Kaynakça

Leader, D. – Graves, J.: Yeni Başlayanlar İçin Lacan, 1997, Milliyet

Green, Andre: Kastrasyon Kompleksi 1992, İletişim

Abasıyanık, Sait Faik: Alemdağ’da Var Bir Yılan, İş Bankası

Freud, Sigmund: Uygarlığın Huzursuzluğu, 2000, İdea

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi