Loş, ılık ve dar bir oda.. Duvardaki eski saatin tıktıkları.. Odanın kahverengiye çalan ağır kokusu.. Sıkışık eşyalar arasında yorgan, minder yığınları..

Yeşil karyolanın tam karşısındaki tahta sandalyenin ucuna oturmuş minik kız, yüzündeki kırmızı tülbentin altından, yerdeki halının desenlerini gözüyle takip ederek adamın gelmesini bekliyordu. Daha önce hiç görmediği adamı.. Fotoğrafını göstermişlerdi bi kez. Beyaz saçları, gri, dudağının üstünü kaplayan bıyıkları ve küçük gözleriyle korkunç görünüyordu. Boyu ne kadardı acaba? Babasından uzun muydu? Babasından yaşlı olduğuna göre, uzun da olmalıydı.

Küçük kız, adamın gelmesini hiç istemiyordu. Keşke evde olsaydı. Kardeşini uyutur, annesinin çay getirişini izlerdi.

Bu yatakta yatmak istemiyordu. Yerdeki yatağını çok sevmese de, burada yatmayı hiç istemiyordu. Hem de beyaz saçlı, gri bıyıklı adamla.

Adama ne diyecekti? Annesi ,“Amman ha dede, baba demeyesin” demişti. Ama ne diyecekti? Adam geldiğinde ayağa kalkacak, tülbentini açana kadar yüzünü yerden kaldırmayacaktı. Annesi en çok da, “Sakın ağlamayasın, anneme gidecem demiyesin” demişti. Ama o annesi olmayınca çok korkuyordu.. “Ağlarsan, gidecem dersen, konuşursan dayağı yersin” demişti annesi. Dayağa alışkındı da, annesinden ayrı, başka bi evde hiç yatmamıştı.

Adam gelmesindi. Allah duyardı onu ve engellerdi nasılsa gelmesini. O hep iyi bi kız olmuştu. Hiç yalan söylemezdi. Babasına, abisine hiç karşı gelmezdi. Annesine yardım eder, kardeşlerine bakardı. Allah onu severdi, sevmeliydi, sevsindi.. Adam, hiç gelmesindi..

Annesi, “Canın elbet yanacak, kadın olacaksın, çocuk doğuracaksın. Allah en çok anne olanları sever” demişti. Ama o doğurmak istemiyordu, Zelişle, bez bebekleriyle oynarken bile hemencecik sıkılırdı. Ya bebeğinden de sıkılırsaydı?

Dışardan gelen ayakkabı sesiyle kafasını yerden kaldırdı ve hemencecik indiriverdi. “Ana” deyiverdi incecik, kırılgan sesiyle. Kınalı avuçlarının terini, gelinliğine şöyle bi sildi. Gıcırdayan kapı açıldı. Kırmızı tülbentin altından kaçamak bakışlarla beyaz saçlı, gri bıyıklı, kocaman adama korku dolu gözlerle baktı…

Lal Gece 1

Çocuk gelinler.. Halının altına gizlenen büyük tozlar.. Lal Gece filmi de, bir çocuk gelin hikayesi. Ergenliğe yeni girmiş bir kız çocuk ve hapisten yeni çıkmış bir adam.. Konuya dikkat çekmesi açısından önemli bir film olduğunu düşündüm hep. Fakat izledikten sonra bunu gerçekleştirebilmiş mi, karar veremedim. Sanırım hayal kırıklığına uğradım biraz. Adamın babacan tavrı, anlayışı, kızın isteklerine boyun eğişi, neredeyse “adamdan iyi kısmet bulamazdı” noktasına getiriyor insanı.

Kızın ürkmekten öte gitmeyen korkusu, adama karşı çabucak gelişen yakınlığı ve filmin sonuna doğru rahatlayan ifadesi…  Bunlar gerçekten bir çocuk gelin hikayesine ait olabilir mi? Belki evet, ama henüz gün yüzüne çıkarmaya başlanılan, acıklı bir olaya bu kadar pozitif bakmak doğru mu? Ya da bir tabak pirincin içindeki bulguru göstermek?

Küçücük bir çocuk, karşısında hiç tanımadığı ve kendinden çok yaşlı birini, üstelik ona “zarar” vereceğini bildiği birini gördüğünde, bu kadar rahat olabilir mi?

Belki ben yanlış biliyorum, belki de çocuk gelinlerin çoğu ilk gece duygusal ve fiziksel şiddete maruz kalmıyor! Belki de, bir çocukla evlenmenin doğru olduğuna inanan adamlar, benim sandığım kadar kaba değiller.. Ve belki de çocuk yaşta birinin evlendirilmesi o kadar da kötü bir şey değil!

Lal Gece, ağır akışına, çocuk gelinlerin dramına ılıman yaklaşmasına rağmen,  İlyas Salman’ın, Dilan Aksüt’ün tatminkar oyunculuğu için bile izlemeye değer bir film.

(Bu yazı konuk yazarımız Özlem Durmaz tarafından yazılmıştır.)

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi