Yönetmen koltuğunda Wes Ball’un oturduğu Maze Runner: The Death Cure, son birkaç yıldır distopik film evreninin en popüler filmleri arasında. Bilhassa yurt dışında olmak üzere çok sayıda ergen romanına sinmiş zombi teması hala günümüzün en popüler sinematografik ögelerinden biri. Dünyanın sonu, zombiler istilası ve insanlığın yok oluşu gibi başlıklar altında toplanmış filmlerde dikkatimizi, dünyanın sonunu getiren zombiler çekebilir. Çünkü artık bu tip filmlerde “zombi” kavramına yenilikçi bir dokunuş getirilmeye çalışılıyor. Maze Runner serisinin son filminde zombiler, filmin her saniyesinde zihnimizde ancak film boyunca zombilerle karşılaşma sayımız herhalde bir elin parmaklarını geçmez. Maze Runner: The Death Cure, aslında serinin bu son halkasında bize “zombi” fikrini fiziksel olarak göstermekten ziyade o kavramın zihnimizde canlanmasını teşvik ediyor. James Dashner’in kitaplarından uyarlanan Maze Runner, serinin son halkası The Death Cure ile, maceranın devam edeceğinin sinyallerini veriyor. Hollywood çekim takvimleri düşünüldüğünde muhtemelen serinin müptelaları için bu hüsran dolu bir bekleyiş olabilir; diğer taraftan serinin artık bitmesini bekleyenler için yıpratıcı bir durum haliyle. Bu tip seri takipçileri iyi bilirler ki bu filmlerin hiçbir zaman bir sonu gelmez, her zaman yeni bir hikâye vardır. Tam bitecek, şimdi oldu dersiniz ardından hemen yeni bir macera ile yeni devam filmi gelir. Seriler bu tip durumlarda tıkanıklık yaşar çünkü serinin ilk filminde kullandığı ögeler, karakterler, hikâyeler ve unsurlar diğer serilerde o kadar da ilgi görmeyebilir. Bunun sebebi yönetmenin ilk seride oldukça ön planda olan ve dikkat çekmiş olan unsurları diğer filmlerde farklı türde öne çıkarmasında yatar. Ancak malzeme aynı olduktan sonra yönetmen o malzemeden yeni bir şey yaratmadığı sürece ilk etapta edindiği sadık izleyici kitlesine yeni izleyici kitlesi katamaz. Böylece x serisinin izleyici kitlesi “A tipi, B tipi, C tipi” diye sınıflandırılır ve seri de artık o kategorideki izleyici kitlesine bir şeyler satmaya çalışır. Aslında Maze Runner’ın son filminde deneyimlediğimiz şey tam olarak da bu. Belki yönetmen yeni bir izleyici kitlesine seslenmek istemeyebilir, bu elbette çok normal, ancak filmde farklı vizyonlar görmek isteyenler için yönetmenin bu tavrı bir anlamda oldukça rahatsız edici. Ölüme çare bulmak, haliyle Maze Runner’ın kendisi gibi uzun süren, çetrefilli bir süreç. Maze Runner: The Death Cure, Distopik Serinin Tatmin Edici Finali midir? Ancak serinin önceki iki filminin de yönetmen koltuğunda olan Ball, seriler arası aynı ritmi koruması açısından iyi bir iş çıkarıyor. Bu, yeni bir şeyler söylemek açısından yeterli değil ancak serinin hitap ettiği kitle için oldukça uygun. Bu açıdan yönetmenin içgüdüsel duygusu, mekanlarla olan ilişkisi ve enerjisi kuvvetli. Ball’un seriye yansıttığı bu hava, yönetmen hakkında somut ve ulaşılabilir bir bilgi edinmemizi sağlıyor. Örnek verecek olursak, Maze Runner: The Death Cure filminin ilk sahnesinde çöl boyunca aksiyon halinde devam eden bir otomobil kovalamacası ve tren soygunu var; bu sahnelerdeki kum, havadaki sarımtırak yoğunluk izleyiciye yontulmuş bir estetik anlayışını sunuyor. Bu giriş sahnesi, eminim bilenlere Mad Max: Fury Road filmini hatırlatmıştır; bir farkla, Mad Max yontulmuş bir estetik yerine yontulmamışın güzelliğini gözler önüne serer. Ball’un filmleri size genel olarak cehennemi tatmayı vadeder ancak onun bir simülasyonunu sunar. Aynı şekilde Mad Max de size cehennemi verir, fakat niyetinde ciddidir, sizi tutamayacağı vaatlerle kandırmaz. Filmdeki karakterlerin hiçbiri “sivrilik” anlamında dikkat…

Yazar Puanı

Puan - 45%

45%

Maze Runner: The Death Cure’da belli bir heyecanın olduğu gerçek ancak biraz kursakta kalan, kof bir heyecan bu.

Kullanıcı Puanları: 3.26 ( 8 votes)
45

Yönetmen koltuğunda Wes Ball’un oturduğu Maze Runner: The Death Cure, son birkaç yıldır distopik film evreninin en popüler filmleri arasında. Bilhassa yurt dışında olmak üzere çok sayıda ergen romanına sinmiş zombi teması hala günümüzün en popüler sinematografik ögelerinden biri. Dünyanın sonu, zombiler istilası ve insanlığın yok oluşu gibi başlıklar altında toplanmış filmlerde dikkatimizi, dünyanın sonunu getiren zombiler çekebilir. Çünkü artık bu tip filmlerde “zombi” kavramına yenilikçi bir dokunuş getirilmeye çalışılıyor. Maze Runner serisinin son filminde zombiler, filmin her saniyesinde zihnimizde ancak film boyunca zombilerle karşılaşma sayımız herhalde bir elin parmaklarını geçmez. Maze Runner: The Death Cure, aslında serinin bu son halkasında bize “zombi” fikrini fiziksel olarak göstermekten ziyade o kavramın zihnimizde canlanmasını teşvik ediyor.

James Dashner’in kitaplarından uyarlanan Maze Runner, serinin son halkası The Death Cure ile, maceranın devam edeceğinin sinyallerini veriyor. Hollywood çekim takvimleri düşünüldüğünde muhtemelen serinin müptelaları için bu hüsran dolu bir bekleyiş olabilir; diğer taraftan serinin artık bitmesini bekleyenler için yıpratıcı bir durum haliyle. Bu tip seri takipçileri iyi bilirler ki bu filmlerin hiçbir zaman bir sonu gelmez, her zaman yeni bir hikâye vardır. Tam bitecek, şimdi oldu dersiniz ardından hemen yeni bir macera ile yeni devam filmi gelir. Seriler bu tip durumlarda tıkanıklık yaşar çünkü serinin ilk filminde kullandığı ögeler, karakterler, hikâyeler ve unsurlar diğer serilerde o kadar da ilgi görmeyebilir. Bunun sebebi yönetmenin ilk seride oldukça ön planda olan ve dikkat çekmiş olan unsurları diğer filmlerde farklı türde öne çıkarmasında yatar. Ancak malzeme aynı olduktan sonra yönetmen o malzemeden yeni bir şey yaratmadığı sürece ilk etapta edindiği sadık izleyici kitlesine yeni izleyici kitlesi katamaz. Böylece x serisinin izleyici kitlesi “A tipi, B tipi, C tipi” diye sınıflandırılır ve seri de artık o kategorideki izleyici kitlesine bir şeyler satmaya çalışır. Aslında Maze Runner’ın son filminde deneyimlediğimiz şey tam olarak da bu. Belki yönetmen yeni bir izleyici kitlesine seslenmek istemeyebilir, bu elbette çok normal, ancak filmde farklı vizyonlar görmek isteyenler için yönetmenin bu tavrı bir anlamda oldukça rahatsız edici. Ölüme çare bulmak, haliyle Maze Runner’ın kendisi gibi uzun süren, çetrefilli bir süreç.

Maze Runner: The Death Cure, Distopik Serinin Tatmin Edici Finali midir?

Ancak serinin önceki iki filminin de yönetmen koltuğunda olan Ball, seriler arası aynı ritmi koruması açısından iyi bir iş çıkarıyor. Bu, yeni bir şeyler söylemek açısından yeterli değil ancak serinin hitap ettiği kitle için oldukça uygun. Bu açıdan yönetmenin içgüdüsel duygusu, mekanlarla olan ilişkisi ve enerjisi kuvvetli. Ball’un seriye yansıttığı bu hava, yönetmen hakkında somut ve ulaşılabilir bir bilgi edinmemizi sağlıyor. Örnek verecek olursak, Maze Runner: The Death Cure filminin ilk sahnesinde çöl boyunca aksiyon halinde devam eden bir otomobil kovalamacası ve tren soygunu var; bu sahnelerdeki kum, havadaki sarımtırak yoğunluk izleyiciye yontulmuş bir estetik anlayışını sunuyor. Bu giriş sahnesi, eminim bilenlere Mad Max: Fury Road filmini hatırlatmıştır; bir farkla, Mad Max yontulmuş bir estetik yerine yontulmamışın güzelliğini gözler önüne serer. Ball’un filmleri size genel olarak cehennemi tatmayı vadeder ancak onun bir simülasyonunu sunar. Aynı şekilde Mad Max de size cehennemi verir, fakat niyetinde ciddidir, sizi tutamayacağı vaatlerle kandırmaz.

Filmdeki karakterlerin hiçbiri “sivrilik” anlamında dikkat çekici değildir. Film bir patlama ile açılıyor zaten; vinç, tren, otobüs, çığlık çığlığa çocuklar, bağırışan insanlar… Evet, Maze Runner: The Death Cure’da belli bir heyecanın olduğu gerçek ancak biraz kursakta kalan, kof bir heyecan bu. Filmdeki büyük çaplı çatışmalar, savaş ve ölüm arasında meydan okuyan sıçrayışlar, inançlar, huylar, alışkanlıklar ve dahası hep filmin ayrıntılarında saklı.

Bunlar dışında filmin müzikleri en çok dikkatimi çeken unsurlardan biriydi; izleyiciyi ritimler arası keşfe çıkarıyordu. Filmin kesintisiz aksiyon sahneleriyle oldukça iyi bir şekilde uyum sağlayan müzikler, filmi izlerken motivasyonunuzu artırıp, sizi olaylar üzerine düşündürebilir. Bunun dışında filmde dikkatimi çeken bir diğer unsur kapanış jeneriği oldu. Filmi hala izlemeyenler ya da tekrar izleyecek olanlar varsa film bittikten hemen sonra hareketli bir müzikle birlikte “closing credits” görecekler. Bunun beni etkilemesindeki en büyük sebep yazı karakterlerinin kullanımı ve normalde “akan bir yazı” olması gerekirken alışıla gelmedik bir teknikle yazıların kaydırılması oldu.

Serinin hayranları için filmin iyi bir aksiyona sahip olduğunu söyleyebilirim. “Hayır, ben filmin hayranı değilim” diyorsanız ama canınız bir aksiyon filmi izlemek istediyse buyurun ve sinemadaki koltuğunuzun yerini alın çünkü film, aksiyon türünün tüm kurallarını bir bir uyguluyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi