Soğuk Savaş dönemini bitirdik ve kenara koyduk; başka bir cesur yeni dünyada yaşıyoruz ve bu dünyanın her bir bireyi yeni düşmanlarla kuşatıldığına inanıyor.

Düşman kim diye sorarsanız bilmiyorum ama üç, dört harfli herhangi bir heceleme atarsanız dünya üzerinde herhangi birilerinin düşmanını tespit edebilirsiniz. Eskisi gibi basit, “ben değilse o” şeklinde bir dost-düşman sınıflaması yok. Böylesi bilinmezi artmış bir dünyada nasıl var olacağız peki? Toplumsal matematik özründe bir bilinmezi bile bulamazken nereden anlamlandıracağız bilinmezleri? Kutuplu devri şimdilik geride bırakmış olsak da geçmişe dönüp yanıt bulamasak bile araştırmak güzel bir his; mazoşistçe bir tatmin. Gelecekten korkulurken geçmişin geleceğinden de aynı hislerin duyumsanmış olması bizi birbirimize yakınlaştırıyor ve zamandan bağımsızlaşarak bir araya getiriyor; kendi dönemlerimizde kendi insanımızla yapamasak da.

70’lerin bir o kadar korkunç dünyasından, bir bu kadar ilkel modernizminden tetiklenmiş yaratıcılık ve üretkenlik bilim kurgu janrını farklı kökenlerde somutlaştırmayı başardı; 60’ların etkisi sürerken, Soğuk Savaş devam ederken ve kutuplaşmış X ve Y bilinmezleri içinde bulundukları milyarlarca sabit sayıyı esirleştirmişken, sinemanın yeni biçimlerde yoğrulması, sıkışmış özgünlüğü bulduğu deli(k)lerden fışkırması kaçınılmazdı. Bu dönemde animasyonda teknolojik açıdan çığır açıldığı söylenemez fakat düşünsel açıdan öyle; bilim kurgu birçok dalda kendini sağlamlaştırırken teknik ve öyküsel denemeler animasyonu tekrar canlandırdı; yeniden yaratmadı ama “çocuklar için” algısından biraz olsun çıkardı ki Fritz the Cat’e bu açıdan bir teşekkür etmek de gerekli. Animasyon ‘olgunlaşırken’ gerçekçi bir gerçek dışılığına da bürünmeye başladı; bu durum hem kısa hem uzun metrajlarda kendini hissettirdi. Yapımı yıllar alan, bu sayede hem 60’ları ve 70’lerin başlarını bünyesinde harmanlamayı başaran La Planète Sauvage (Vahşi Gezegen), dönemine, insana ve insanlığa X’ini ve Y’sini yeniden yarattı ve zehirli çiğ et gibi önümüze attı. Önümüzdekiyle ilkel tarafımız beslenirken her lokma bize beslenme sistemimizi anımsattı ve sorgulattı; zehir kanımıza karışıyordu.

Draag & Om Irkları: Farklı Olan Ne Var?

Bu Vahşi Gezegen’in içine girmeden önce bizim dünyamıza göz atmakta fayda var; nitekim kutuplu iki dünyanın en sallantıdaki iki ülkesinin elinden çıkmış olması önemli bir ayrıntı. La Planéte Sauvage, Fransa – Çekoslovakya ortak yapımı yani Batı dünyasının Doğu’ya en yakın üyesiyle kendi paktından uzaklaşmaya çalışan ve bu yüzden işgal edilen bir ülkeyi bir araya getiriyor. O dönemde, Fransa’da gelişmiş bir animasyon stüdyosu yoktu ve buna destek sağlayacak fonlar yetersizdi; böylesi bir evreni yaratmak için iki uçtan bir araya gelinmesi aslında filmin sonuna yaklaşırken ortaya çıkan umut ve barış algısının temelini oluşturdu. La Planéte Sauvage filminin gidişatında dünyevi politik göndermelere doğrudan rastlamıyoruz, bir tarafı X, öbürünü X’in karşıtı diye nitelendirecek metaforlar önümüze sürülmüyor; bundan daha iyisi yapılıyor. Homo sapiens görünümlü Omlarda1 ve uzaylı kökenleri tartışma götürmez üstün ırk Draaglarda da insanın en medeni hali kadar en ilkel yanları sunuluyor. Draaglar teknoloji, metafizik, medeniyet taraflarından insanlığın hâlâ gelemediği noktadalar fakat yine de medenî ve insanî tarafları gelişmişliklerine ters düşecek durumda. Eşitlik ırkî düzeyde ve diğer “alt sınıf” canlılara benzer haklar sunulmadığı gibi “aşağılığı” sürekli ayrımcılıkla anımsatılıyor. İnsan, yani o boyutun akılsız vahşi böceğinin/evcil hayvanının, sadece yaşam döngüsü inceleniyor; bunun sebebiyse populasyon artışını sınırlandırmak. Otorite sahibi canlı, bizim insanımızın kendi türüne, hayvanlara yaptığı vicdan dışı uygulamaları yerine getiriyor. Draagların medeniyetini aşıp bedenlerine, bedenlerinden içeri girip akıllarına ulaştığımızda insanın özünü görüyoruz: yok etme, vahşet, hayatta kalmak için yok etme…

vahsi-dunya-filmloverss

Omlar da Draaglar kadar biz. Süresiz bir zaman boyunca Draaglar tarafından baskılanmış, hor görülmüş ve öldürülmüşken Prometheusvari bilgiyi armağan eden Terr2 sayesinde kalkınan ve bir yandan da otorite sahibi ırka karşı nefret ve öç besleyen, kana susamış bir soy var. Draag teknolojisini taklit eden Omlar, onlarla yarışacak düzeye hızlıca çıkmayı başarıyor ama teknolojik gelişmeyi takip edemiyor toplumsal evrim. Ve Draagların onlara yönelik vahşi huylarını tekrar etme yazgısından kaçamıyorlar; tıpkı yok edilen, baskılanan, hor görülen ırkların gücü ele geçirince maruz kaldıklarını uygulamaları gibi.  Yok etme, üstünlük ve bir diğerinin yaşam alanına müdahale ederek yayılma motivasyonları var. Draag ve Om ırkları biyolojik olarak tamamen farklı olabilirler fakat toplumsal evrimde bir diğerinin hatalarını tekrarlayan fiziken farklı, zihinsel aynı yaratıklar.

Roland Topor & René Laloux: İki Dünya Arasındaki Artistler

La Planéte Sauvage evrenini Stefan Wul’ün “Oms en série” eserinden uyarlayarak görsel dünyaya katan iki artist yani Topor ve Laloux’nun dönemlerinin karanlık tarihini birincil elden tecrübe etmeleri film açısından çok önemli. Laloux’yla beraber senaryoyu yazan ve görsel tasarımı üstlenen Topor Leh Yahudisi ve İkinci Dünya Savaşı’nı sıkışıp kaldığı Savoy’da (Fransa) saklanarak geçirdi. Kısaca, parkın içinde saklanan ve her an gazlanarak öldürülme tehlikesini bizzat yaşamış bir Om. Savaş sonrası geldiği toprağı sosyalist, yaşamı kapitalizmde sıkışmış aidiyeti kayıp bir savaş sürgünü. İkilinin önceki işleri Les Temps Morts (Ölü Zaman) ve Les Escargots (Salyangozlar) kısa filmlerinde insan ve medeniyet arasındaki düşünce bağı ortaya serilmişti; insan hem kendi hem başkasının emeğini sömüren bir varlık; yarattığı medeniyet ise bunun sistematikleşmiş algoritması olarak sunulmuştu. İkilinin yaşamları ise iki kutuplu dünyada, iki farklı sistematik kıyımın uygulama metotlarını gözlemleyerek geçti. Böylesi iki artistin böylesi öyküleri ortaya çıkarması ve her kutuptaki elementleri önce harmanlayıp sonra ikiye ayırarak tekrar kutuplaştırması gözlem ve sanatsal uygulama yeteneklerinin dışa vurumu. Özellikle Topor’un bireysel ve soysal tarihinin hem illüstrasyonlarında hem de filmin mise-en-scène (mizansen) yaratımında yadsınamaz bir katkısı var.

İkili dünyayı, düşmanı dostu, iyiyi kötüyü, doğruyu yanlışı, X’i Y’yi bir araya getirip tekrar ayırdığımızda elde oluyor sıfır; başladığımız yere dönüyoruz ta ki tekrar ayrışana kadar. La Planète Sauvage insanı uzaylılaştırıyor belki de fakat öze dönüldüğünde hiçbir fark olmadığını gösteriyor. Görsel dil ve Alain Goraguer’in hipnotize edici müzikleriyle Draag diyarı büyülü olduğu kadar çok uzak, efsanevi bir yer gibi gözüküyor ki bu filmin büyük bir başarısı fakat müziğin, görselin etkisinden çıkıp bu medeniyetin detaylarını düşünmeye başladığımızda (ki bunlar unutulur gibi değiller) özümüzün bu bize yansıtılmış evrenle bir olduğunu anlıyoruz; bu aynılığı sokakta, politikada, haberlerde, içimizde ve diğer insanlarda görmeye başlıyoruz. Bizim ayrışmış evrenimizde biz her zaman zarar gören Omlarken düşmanımız uzaylı Draaglar her zaman bizi hor gören, Omluğumuzu yok eden, bütünlüğümüzü parçalayan düşmanlar, kötüler, yanlışlar…

1: Fransızcadaki “homme” kelimesinden gelme, telaffuzu aynı,  homme erkek, er anlamına gelir aynı zamanda Homme şeklinde yazıldığında insanoğlu anlamına da sahip.

2: Fransızcadaki “Terre” kelimesinden gelme, telaffuzu aynı, terre toprak anlamına gelir aynı zamanda Terre şeklinde yazıldığında Dünya gezegeni anlamı var.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi