“Katilsiniz! Bizi öldürmesi kolay. Bizde sadece taş var!” 

Deleuze, “Gerçek; bir fabrikada, okulda, kışlada, hapishanede, polis karakolunda yaşanandır.” der. 19. yüzyılda hareketli görüntünün icadıyla sinema ve sosyal dünya arasındaki benzerlik, sinemayı sosyal gerçeklikleri görünür kılmak adına sanatın diğer formlarına göre daha etkili hale getiriyor ve bu yeni hareketli görüntü kamerasının politik duruşu kapsaması bekleniyor. La Haine, açılış sekansındaki gerçek görüntülerinden önce evvela yapımı sırasında ölenlere adanıyor. Bu nedenle de, ekran başına geçtiğimiz andan itibaren, hikaye anlatıcısıyla, onun başına gelmiş bir olayı baş başa konuştuğumuz hissinden sıyrılmak mümkün olmuyor. Düşen bir toplumun absürtlüklerle örülmüş hikayesini birinci ağızdan dinliyoruz. Bu yazımda, La Haine filmini, banliyö kültürü ve etnik antagonizm üzerinden inceliyorum.

Fransız yönetmen Mathieu Kassovitz, 1995 yılında ‘La Haine’ filmini yazıp yönettiğinde 28 yaşındaydı. O yıl Cannes Film Festivali’nde en iyi yönetmenlik ödülünü getiren La Haine filminin kendi isimleriyle karakterlere can veren oyuncuları Vincent Cassel, Hubert Kounde ve Said Taghmaoui da uluslararası pek çok festivalde kendini tanıtma imkanı buldu. “50 katlı binadan düşen adamın hikayesi. Her katta kendini rahatlatmak için şunu tekrar eder: Şimdiye kadar her şey yolunda, şimdiye kadar her şey yolunda. Önemli olan düşüş değil, yere çarpıştır.” Polis şiddeti, eylemler, pankartlar ve yanan araçlardan oluşan gerçek görüntülerle Bob Marley’nin Burning and Looting şarkısının işgal ettiği açılış sekansı, sorgu sırasında dövülen Abdel Ichaha’nın sağlık durumunun kritikleşmesiyle banliyölerde artan isyanı konu edinen bir haberle bağlanıyor. Film anlatılan birkaç hikaye üzerinden sözünü söyleyip, kaybolan polis silahı ve bir arkadaşlarının kritik sağlık durumu üzerinden gerilimini kuruyor.

la-haine-filmloverss

Fransa’da Kentleşme, Banliyö ve Sınıf Meselesi

Kullanımı Ortaçağ’a dayanan kenar mahalle, varoş anlamındaki banliyö, 19. yüzyılda sanayileşmeyle birlikte hızla gelişen plansız kentleşme sonucu yaygınlaştı. II. Dünya Savaşı sonrasında düşük, orta gelirlilerin ve farklı etnik kökenlerin, Marshall yardımıyla yeniden kurulan şehir merkezlerinin dışına itilmesiyle yerleşik bir hal aldı. 1950’lerde başlayan bu planlı şehirleşmeyle, büyük kentlerin çevresini saran metrolarla birbirine bağlanan yeni mahalleler oluştu. 1980’ler öncesine kadar işçi sınıfının da içinde yer aldığı bu kenar mahalleler, 80’lerde işsizliğin artması ve orta gelirlilerin sosyal konut sahibi olmaları adına çıkarılan devlet destekli kredi sistemleri sonucunda orta sınıfın banliyölerden yavaş yavaş ayrılmasıyla bugünkü şeklini aldı. Bunun sonucu olarak bu mahalleler, düşük gelirli azınlıkların, toplum içinde sorun teşkil edenlerin itildiği ve bu alanlardan çıkışına da çok müsaade edilmediği yerlere dönüştü.

La Haine’in kahramanları bu banliyölerden bir Arap, bir Afrikan ve bir Yahudi, üç yaralı anti-kahraman. Christopher Vogler, ‘Yazarın Yolculuğu’ kitabında yaralı anti-kahramanı; paslı zırhı içinde yiğit bir şövalye, toplumu reddetmiş ya da toplum tarafından reddedilmiş yalnız, olarak tanımlıyor. “İsyankar oldukları ve hepimizin yapmak istediği gibi topluma nanik yaptıkları için bu karakterleri severiz.” diye ekliyor. Banliyönün ortasında polisin gövde gösterisi yaptığı bir sahnede, yönetmen bizi filmin ana kahramanı Said’le tanıştırıyor. Said’in ilk aksiyonu polis arabasının üzerine ‘Baise la Police / Polise lanet olsun’ yazmak oluyor. Vinz’le yalnız kaldığımız ilk sahnede Martin Scorsese’nin Taksi Driver filmindeki Travis karakterine omaj yapılıyor. Üzerindeki baskıların her fırsatta şiddete dönüştüğü Vinz, ayna karşısında kendiyle konuştuğu sahnede, sonunu getireceğinin habercisi, kendi antagonistine dönüşüyor. Akabindeki sahnede Said, para için her şeyi yaparım ama dostumu bedavaya öldürürüm diyen bir adamın hikayesini anlatıyor. Bu iki sahne, yürümek zorunda bırakıldıkları bu yolda nefretin nefreti besleyerek kendilerine ve arkadaşlarına zarar verebileceklerinin sinyalini veriyor. Said, diğer iki karaktere göre daha küçük ve fikirleri daha esnek; Vinz, inatçı, öfkeli ve ne yapacağı belli olmayan biri. Hubert, Vinz ve Said’e göre daha bilge, okuluna devam ediyor ve banliyöden kurtulmanın yolunu arıyor. İçinde biriken öfkeden, boks yaparak kurtulmaya, Vinz ve Said’in de öfkesini frenlemeye çalışarak bu yolda onlara rehber oluyor.

Banliyölerde gençler biriken nefretlerini akıtacağı pek çok yol buldu. 70’li yıllarda ABD’de başlayan hip hop kültürü, kısa bir süre sonra Frankafon ülkelerde de yayıldı. Önemli artistlerin çoğu büyük şehirlerin kenarlarındaki banliyölerde büyümüştü. Fransa’da yaşayan azınlık gruplarının sosyal ve politik statüsü bu kültürü etkisi altında bırakmış en büyük problemdi. La Haine’de de sık sık karşılaştığımız hip hop müziği, unutulmaz sahnesiyle kulağımıza fısıldıyor. ‘Assasins de la Police’ banliyönün üzerinde yüzen kamerayla bu kültürün anlatıldığı en etkileyici sahnelerden biri oluyor. Teraslarda polisten uzak özerk bir alan oluşturulmuş, Vinz bir kez daha yakalanırsa hapis yatacağından bahsediyor ve aslında bunun spor yapıp kafa dinlemesi için fırsat olabileceğini söylüyor. Hubert de hırsızlıktan hapis yatmanın şerefli bir şey olmayacağını söylüyor. Çok sürmeden polis geliyor, oradan ayrılmalarını istiyor ve Vinz ile Notre Dame ceketli polis arasında oluşan kişisel bir çatışma üzerinden final yavaşça örülüyor.

Stereotipler ve Günah Keçileri

Stereotipler üzerinden ötekileştirilen azınlıklar, farklı ve nispeten güçsüz oldukları için her türlü baskının kolay hedefi haline gelen günah keçilerine dönüşebiliyorlar. Baskının buradaki tanımını, sistematik ve kurumsallaşmış bir kötü davranma hali olarak ele alabiliriz. Azınlık etnik grupların ve yoksulların yaşamak mecburiyetinde bırakıldığı ve şehir merkezlerine ulaşımın zorlaştırılmasıyla kapalı bir kutuya dönüştürülen banliyöler, birçok sınıfsal ve etnik temelli ayaklanmayı da arkasında getirdi. La Haine filmine de konu olan 6 Nisan 1993 yılında Paris’teki bir polis karakolunda sorgu sırasında vurulan Zaireli Makome M’Bowole, tek bir kurşunla başına ateş edilerek vuruldu. Failinin “Onu korkutmak istemiştim.” dediği raporlandı. 2005 yılında, kimlik kontrolü yapan polis tarafından kovalanırken elektrik trafosuna saklanan Kuzey Afrika kökenli 17 yaşındaki Zyed Benna ve 15 yaşındaki Bouna Traore’nin ölümü üzerine üç yüz mahalleye yayılan ve üç hafta boyunca bastırılamayan büyük bir isyan başladı. Dünyanın gündemine oturan son haber de Şubat ayında kimlik kontrolü sırasında, dört polis tarafından etkisiz hale getirilip copla tecavüz edilen 22 yaşındaki Theo oldu. François Hollande’ın da hastanede ziyaret ettiği Theo, kameralardan, mücadelecilere, savaşı bırakmalarını ve tekrar birlikte olmaları için ona dua etmelerini istediğini söyledi.

Medyanın, kendilerini ifade etmenin bir yolu olmadığını öğrenmiş olan banliyö gençliği, röportaj yapmaya gelen habercileri taşlayarak kendilerinden uzaklaştırıyor. Said’in parasını almak için gittikleri evde polisin silahını kaybettiğini terastan sonra bir kez daha duyuyoruz. Darty, umarım onu bulan kişi Paris’i yakar ve bir şeyler değişir, diyor. Abdel’in kardeşinin pompalı tüfek aldığını ve polise saldıracağını öğrendikten sonra Vinz, Hubert ve Said’i polisin silahını sakladığı yere götürüyor ve hapiste yatmanın daha şerefli bir yolu olarak, Abdel ölürse bir polis öldüreceğini böylece durumun eşitleneceğini ve saygı kazanacaklarını söylüyor. Silah, film boyunca onlara hem problem yaratıyor hem de problemlerini çözüyor ve Çehov’un silahı ilkesi, her an patlayacağı gerçeğiyle gerilimi diri tutuyor. Abdel’i görmelerine izin vermeyen polise karşı çıkan Said, gözaltına alınıyor ve terasta da karşılaştığımız müttefik rolü içerisindeki polis, Said’i çıkarmaları için Hubert ve Vinz’e yardım ediyor. Polis sizi korumak için sokakta diyen polise Hubert, “bizi polisten kim koruyacak?” diye yanıt veriyor. Bu çığrından çıkmış kutuplaşma ve öfke çemberinin daraldığı ortamda polis ve banliyö el sıkışıp soğukkanlılık temennisinde bulunuyorlar. Filmin orta noktasında Abdel’in kardeşi tüfeğiyle polislere ateş ediyor ve Vinz ile Hubert özel kuvvetle burun buruna geliyorlar. Vinz, burada ilk kez silahını polise doğrultuyor. Klasik dramaturjiye uygun bir senaryo, silahın burada patlamasına izin verebilirdi. La Haine’in bu yapıyı bozan hali, gerilimi filmin sonuna kadar arttırıp, film boyunca son aksiyonun ortamını hazırlıyor.

la-haine-2-filmloverss

Etnik Antagonizm, Ön Yargı ve Ayrımcılık

Filmin orta noktasından sonra Paris’e gelen karakterlerin, o şehre ait olamadığını biçimsel olarak da anlatan, vertigo efekti olarak bilinen dolly-zoom sahnesiyle, seyircide de bir yabancılaşma hali oluşturuluyor. Silahı kullanmaya niyet eden Vinz’e sinirli olan Hubert, Paris’te girdikleri bir tuvalet sahnesinde nefretin nefreti körüklediğini okula gitseydi öğreneceğini söylüyor Vinz’e. Mizansen ve içeriksel olarak tuvalet sahnesi de filmin en önemli sahnelerinden biri. Vinz ve Hubert’in sırt sırta oldukları bir kadrajda arada sıkışıp kalan Said, ortamı yumuşatmaya çalışıyor. Vinz, silahım olmasaydı nalları dikmiştik, adım Malik Oussekine değil, diyor. Oussekine, Cezayir asıllı Fransız, 1986 yılında, öğrenci hareketleri sırasında, polis tarafından öldürülmüştü. Fare deliklerinde yaşıyoruz ve bunu değiştirmek için hiçbir şey yapmıyoruz. Tüm bu tartışmaların ortasında, film, kahramanlarının pek anlam veremediği absürt hikayelerinden birine mola veriyor. Tuvaletten çıkan yaşlı, cüce bir adam, tuvaletini yapmanın çok iyi geldiğini söyleyerek ‘Tanrı’ya inanıyor musunuz? Yanlış soru. Tanrı bize inanıyor mu?’ diyor ve Sibirya’ya sürgün edildikleri sırada kısa molalarda trenin dışına tuvaletlerini yaptıklarını ama bir arkadaşının yanlarında yapmaya utandığı için uzağa gittiğini, trenin hareketiyle pantolonunu tutmaya çalışırken trene yetişemeyerek Sibirya’nın bozkırlarında donarak öldüğünü anlatıyor. Pantolonunu toparlamaya çalıştıkça tren ondan uzaklaşıyor ve ölümüne neden oluyor. Hikayede, yaşlı adamın üç gence verdiği tavsiye; Vinz, bir polisi öldürdüğünde devletin şimdiye kadar ona yaşattıklarının intikamını alacak, içini boşaltacaktı. Tuvaletini yapmak gibi rahatlatıcı. Ama varlığına inansak da inanmasak da devlet gerçeği apaçık ortada dururken gerekçelere, niyete ve geçmişine bakılmayacak, kalkan tren Vinz için de durmayacaktı.

Said’in parasını alacakları Asterix’in evini ararken polise yol soran Said, banliyölerde birbirlerine karşı ön yargılar besleyen polis ve genç çeteler karşılıklı bir diyaloğa dahi giremezken polisin ona nazik davranması üzerine şaşırıyor ve ‘Domuzlar burada ne kadar kibarlar. Bana bayım dedi.’ diye gülümsüyor. Asterix’in evinde Vinz’in ortaya çıkardığı silah bir kez daha gerilime yol açıyor. Üçünün kavgası ve Said’in de Vinz’den uzaklaşması, girdap gibi dönen merdivenlerden dönerek inen kamera hareketiyle destekleniyor ve apartman çıkışında polis, Hubert’le Said’i sorguya alıp, Vinz’i elinden kaçırıyor. Filmin bu noktasından sonra şehirde yaşadıkları olaylardan, şehirde olsalar da üzerlerine yapıştırılmış kimlikten kurtulamadıklarını ve şehirdekilere uyum sağlayamadıklarını, uyumu yakalamak gibi bir dertlerinin de olmadığını görüyoruz. Polis, Said ve Hubert’i, sorgu sırasında bir yandan sözlü olarak tahrik ediyor, diğer yandan acemi polise fiziksel olarak nasıl müdahale edeceğini uygulamalı olarak anlatıyor. Gecenin sonunda birinin ölümüne tanık olarak dehşete düşen Vinz, düşünceli bir şekilde tren garına gidiyor. ‘Pantolonlarını toplamaya çalışırken’ son treni kaçıran Vinz, Hubert ve Said tren garında tekrar bir araya gelmiş oluyorlar. Sergi salonuna girdikleri sahnede, uyumsuz oldukları hissettirilmeye başlandığında olay çıkarıp oradan ayrılıyorlar. Vinz’in polise silah doğrulttuğunu anlattığı tren sahnesinde gördüğümüz ‘Sizin dünyanız’ yazılı billboard Hubert’i sinirlendiriyor. Hubert, banliyölerdeki bu sonu gelmeyen şiddetin yok sayılmasına karşı büyük bir öfke duyuyor. Said, şehir merkezinde gezindikleri sahnede ‘Sizin dünyanız’ yazısını ‘Bizim dünyamız’a çeviriyor. Bu da, Said’in farklı bir bakış açısına sahip bir sonraki jenerasyonu temsiliyetinde, düzeni değiştirmek adına umut vadediyor.

90’lı yılların ortalarında Fransa pek çok batı Avrupa ülkesiyle birlikte neofaşizmi deneyimledi. Göçmen karşıtı, Yahudi karşıtı, Jean-Marie Le Pen’in kurduğu radikal sağ parti Ulusal Cephe, on beş yıl içerisinde oylarını %0,74’ten %15’e yükseltti. Şehir merkezinde bir sahnede Hubert, Said’e Fransa’da artan milliyetçiliği ve kutuplaşmayı özetleyecek şekilde şunları söylüyor: “Sistemin ortaya çıkardığı danalara bak. Şuraya bak. Görüyor musun? Şık keçi derisi ceketinin içinde hiç de zararlı görünmüyor. Ama bu türlerin en kötüsü sistemin ürettiği yürüyen merdivenleri kullanıyor. Onu da sistem yarattı. Bu adamlar Le Pen’e oy veriyorlar ama ırkçı değiller. Yürüyen merdivenler bozulduğunda protesto eden adamlar da bunlar. İşte bütün türlerin en kötüsü!” Abdel’in ölüm haberi beklenen bir son gibi, öğrenilmiş çaresizlik şeklinde yüzlerine yansıyor. Vinz’in, yanlarından ayrılıp eliyle bir polise nişan alarak onu vurduğunu hayal ediyor, Vinz karakteri filmin başında da zaman zaman banliyöde gördüğü bir inekten bahsediyor. Bu durum, seyirciyi zaman zaman gerçeklikle bağının koptuğuna ikna ediyor. Vinz’e sinirlenip yanından ayrılan Hubert ve Said, ırkçı, kalabalık bir grubun eline düşüyorlar ve Vinz, polisten sonra ikinci kez silahı kullanarak hayatlarını kurtarmış oluyor. Vinz’in ırkçı çetenin içlerinden birinin kafasına silah dayadığı sırada Hubert, iyi polisler de vardır ama en iyi dazlak ölü olandır diyerek onu vurmasını söylüyor. Malcom X, “Irkçılık ideolojik bir düşünce değil, aksine psikolojik bir hastalıktır.” diyor. Devlet, bir şekilde toplumu organize etmek ve olayları kontrol altına almak için polisi öne sürebiliyor, asıl tehlikeli olan devlet politikaları içerisindeki ırkçı söylemler ve devletin gücünü elinde bulunduran kolluk kuvvetlerinin bu nefreti kişiselleştirmesi oluyor. İlk trenle banliyöye döndüklerinde karakterlerin dönüşümü gerçekleşmiş oluyor, artık hiçbiri dünkü gibi değil. Vinz, silahı Hubert’e vererek yarın görüşürüz, diyor, buraya kadar her şey yolunda. Yola indiklerinde karşılarına sürekli takıştıkları Notre Dame ceketli polis çıkıyor ve silahla korkutmaya çalıştığı sırada silahı ateş alarak Vinz’i öldürüyor. Hubert’le karşılıklı silahlarını çektikleri sırada Said kadrajın ortasından bize bakıyor. Önemli olan düşüş değil, yere çarpıştır.

İnsanların, ırkı, ekonomik sınıfı ve etnik kökeni, onları uzun yollara itti. Birbirinden farklı kümelenmeler halinde topluluklar dere boylarına ve limanların yakınlarına yerleştiler. 21. yüzyılın en büyük mücadelesi bu parçalanmış ırklardan, sınıflardan ve ekonomik gruplardan toplum yaratabilmekti. Bunu barışçıl bir şekilde başarabilmiş bir dünyada yaşamadığımız aşikar. Albert Einstein, “İnsanlar savaşa savaş açmadığı sürece hiçbir şey savaşları ortadan kaldırmayacaktır.” der. Düşen bir toplumun hikayesinde ‘Sizin dünyanız’ manşetleri avutuyor mu diye sormak isterim. ‘Hayır’larınız kulaklarımı çınlatıyor. Bizim dünyamız, hepimizin.

Kaynakça

World Racism Report, 1998

Rothenberg, Race, Class and Gender, 1995

Tonkiss, Space, the City and Social Theory, 2005

David Harvey, Sosyal Adalet ve Şehir, 1973

Parker, Urban Theory and the Urban Experience, 2005

Erik Olin Wright, Sınıf Analizine Yaklaşımlar, 2014

 

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi