“Eğer Kutsal Hazine Avcıları’nı (Raiders of The Lost Ark) Michael Bay çekseydi, Ahit sandığı filmin ilk sahnesinde açılır ve filmin geri kalanında insanların kafaları patlardı.”

Birkaç yıl önce Twitter’da yapılan bu tespit, aslında son dönem Hollywood aksiyonlarının rotasını oldukça doğru bir tespitle ortaya koyuyor. Teknolojinin gelişimi ile filmler, “sinemasal deneyim”in tavan yapması kisvesi altında 3D, 4D gibi seçeneklerle en fazla patlamayı yaşatacak sahnelerin peşinde koşuyorlar ve ister istemez Kutsal Hazine Avcıları gibi eski usul aksiyonların yaşattığı gerilimi ya da senaryodaki zeka pırıltılarını görmek pek mümkün olmuyor. İyi fikirler, bir noktadan sonra kendini tekrar eden klişeler yumağından oluşmuş garanti senaryolarla heba ediliyor; senaryolar kendi başlarına ayakta durmak yerine kendilerinden sonra gelecek muhtemel devam filmlerine kapı açmaya uğraşıyorlar.

Eski Tehdidi Yeni Olarak Sunmak

Kurtuluş Günü: Yeni Tehdit de afişindeki “Yirmi yıldır bugün için hazırlanıyoruz…Tıpkı onlar gibi” mottosuyla yola çıkarak yukarıda bahsettiğimiz filmlerin arasına rahatça giriyor. İlk filmin 20 yıl sonrasında geçen yeni film, aslında birkaç iyi fikir sunuyor: Uzaylılarla kurulan temastan sonra onların teknolojisini kullanarak dünyayı değiştirmeye başlayan insanoğlu, yüzyıllardır aradığı barış ortamına kavuşuyor. Bu çıkış her ne kadar aşırı ütopik ve altı doldurulmamış bir yapıya sahip olsa da en azından alternatif bir güncellik ortaya koyuyor. (Tabii bu ütopyayı, küresel teröre karşı verilen ortak mücadele özlemi olarak görmek mümkün) Fakat sonrasında Yeni Tehdit, eski tehdidin basit bir kopyasına ve CGI efekti bombardımanına dönüşmeye başlıyor. Star Wars: Güç Uyanıyor’un konseptine benzer bir yapı oluşturuluyor. Eski ve yeni kahramanlar kaynaştırılıyor, düşman olarak öncekinden daha güçlü bir rakip (Death Star’ın bilmem kaç katı olan The Starkiller Base gibi) karşımıza çıkıyor. Yani büyüyen bütçe içeriğe zenginlik kazandırmaktan çok sadece var olan hikayeyi şişirmeye yarıyor. 1996’daki filmin senaryosunu alıp birkaç oynama yapan Roland Emmerich ve ekibinin –ki bu kadar vasat bir senaryonun tam beş kişinin elinden çıkması hayret verici-, neredeyse 20 yıldır yeni senaryo üzerinde çalışmış olmaları nereden baksak kocaman bir vakit kaybı ve hayaller-hayatlar çatışması.

Kurtuluş Günü: Yeni Tehdit: Dünya Tersine Dönse Vazgeçmiyorlar!

İlk filmde CGI kullanımının gerçek efektlerle el ele gitmesi ile düşmanın motivasyonunun ve yapısının bilinmez/görünmez olması gerçek bir gerilim yaratıyor ve milliyetçi hamaseti biraz olsun unutturuyordu ama bu sefer ne o geminin dünyanın üzerinden geçerken yarattığı gölgenin, ne de uzaylıların üssüne girişin gerilimini bulmak mümkün. Tersine içi boş, kimsesiz karakterlerin erkeklik şovlarına dayanan aksiyona katlanmak zorunda kalıyoruz. Emmerich, 2012’de olduğu gibi yine göstermelik biçimde Amerika dışındaki ülkeleri de söz sahibi yapmaya çalışıyor fakat en sonunda tüm dünyanın kaderi bir kez daha Amerika Birleşik Devletleri Başkanı’nın ağzından çıkacak emirlere bırakılıyor. Kadın başkan karakteri ile Hillary Clinton’a göz kırpılsa da askeri eğitime sahip başkanların –eski Başkan ve General- olaya müdahil olmasına izin verilerek bu çıkışın da üstü hemen örtülüyor. Doktor Okun’un geri dönüşü ile gay karakterlerin dahil edilme çabası da o kadar yüzeysel ki Emmerich’in tek çabasının çoğulculuk kontenjanını doldurmak olduğunu görmek çok kolay. Tıpkı Afrikalı diktatör Umbutu’nun varlığı ve pala kullanımı konusunda yapılan –evet, Afrika’da milyonlarca insanın ölümüne neden olan ve Ruanda’ya batılı ülkelerden gönderilen palalar- espriler gibi. Bir de sormak lazım; uzaylı üssüne sızan askerlerin Vietnamvari bataklıklar içinde kıvranmaları artık çok demode değil mi? Bir dakika önce Emmerich’in filmlerinin alamet-i farikası olan “ülkelerin simgelerinin yıkılması” ile ilgili espri yapıp aynı anda yıkmaya devam etmek ne kadar anlamlı? Uzak Doğu pazarında tutunmak için biraz da “Çin yıkmak” ya da güzel Çinli pilot tipleme eklemek kör gözümüze parmak sokmak değil mi? Kötü uzaylı kraliçe ile vajina biçiminde düşman yaratmayı, “Freud’a Giriş 101”den mi öğrendiniz kuzum? Kült filme özenen kült filmlerde bile tüketilen fikirlerden hala ne medet umuyorsunuz? Sizin nostalji diye savunacağınız fikirleri sandığa kaldırıp anahtarı da yutmak gerekiyor galiba.

Hepsinde daha da kötüsü, tahmini bir devam filminde hepimiz intergalaktik bir savaş içine çekileceğiz gibi görünüyor. Zaten Kurtuluş Günü: Yeni Tehdit, üçüncü filme bağlantı kuran bir kısa film olsaymış daha iyi işlermiş. Kim bilir; yeni filmde Donald Trump kendisini oynar ve uzaylı mültecilerle ilgili birkaç güzel-yenilikçi (!) fikirle karşılaşırız, ne dersiniz? Bir sonraki 4 Temmuz’da görüşmek üzere ben sağ, siz selamet…

“Eğer Kutsal Hazine Avcıları’nı (Raiders of The Lost Ark) Michael Bay çekseydi, Ahit sandığı filmin ilk sahnesinde açılır ve filmin geri kalanında insanların kafaları patlardı.” Birkaç yıl önce Twitter’da yapılan bu tespit, aslında son dönem Hollywood aksiyonlarının rotasını oldukça doğru bir tespitle ortaya koyuyor. Teknolojinin gelişimi ile filmler, “sinemasal deneyim”in tavan yapması kisvesi altında 3D, 4D gibi seçeneklerle en fazla patlamayı yaşatacak sahnelerin peşinde koşuyorlar ve ister istemez Kutsal Hazine Avcıları gibi eski usul aksiyonların yaşattığı gerilimi ya da senaryodaki zeka pırıltılarını görmek pek mümkün olmuyor. İyi fikirler, bir noktadan sonra kendini tekrar eden klişeler yumağından oluşmuş garanti senaryolarla heba ediliyor; senaryolar kendi başlarına ayakta durmak yerine kendilerinden sonra gelecek muhtemel devam filmlerine kapı açmaya uğraşıyorlar. Eski Tehdidi Yeni Olarak Sunmak Kurtuluş Günü: Yeni Tehdit de afişindeki “Yirmi yıldır bugün için hazırlanıyoruz...Tıpkı onlar gibi” mottosuyla yola çıkarak yukarıda bahsettiğimiz filmlerin arasına rahatça giriyor. İlk filmin 20 yıl sonrasında geçen yeni film, aslında birkaç iyi fikir sunuyor: Uzaylılarla kurulan temastan sonra onların teknolojisini kullanarak dünyayı değiştirmeye başlayan insanoğlu, yüzyıllardır aradığı barış ortamına kavuşuyor. Bu çıkış her ne kadar aşırı ütopik ve altı doldurulmamış bir yapıya sahip olsa da en azından alternatif bir güncellik ortaya koyuyor. (Tabii bu ütopyayı, küresel teröre karşı verilen ortak mücadele özlemi olarak görmek mümkün) Fakat sonrasında Yeni Tehdit, eski tehdidin basit bir kopyasına ve CGI efekti bombardımanına dönüşmeye başlıyor. Star Wars: Güç Uyanıyor’un konseptine benzer bir yapı oluşturuluyor. Eski ve yeni kahramanlar kaynaştırılıyor, düşman olarak öncekinden daha güçlü bir rakip (Death Star’ın bilmem kaç katı olan The Starkiller Base gibi) karşımıza çıkıyor. Yani büyüyen bütçe içeriğe zenginlik kazandırmaktan çok sadece var olan hikayeyi şişirmeye yarıyor. 1996’daki filmin senaryosunu alıp birkaç oynama yapan Roland Emmerich ve ekibinin –ki bu kadar vasat bir senaryonun tam beş kişinin elinden çıkması hayret verici-, neredeyse 20 yıldır yeni senaryo üzerinde çalışmış olmaları nereden baksak kocaman bir vakit kaybı ve hayaller-hayatlar çatışması. Kurtuluş Günü: Yeni Tehdit: Dünya Tersine Dönse Vazgeçmiyorlar! İlk filmde CGI kullanımının gerçek efektlerle el ele gitmesi ile düşmanın motivasyonunun ve yapısının bilinmez/görünmez olması gerçek bir gerilim yaratıyor ve milliyetçi hamaseti biraz olsun unutturuyordu ama bu sefer ne o geminin dünyanın üzerinden geçerken yarattığı gölgenin, ne de uzaylıların üssüne girişin gerilimini bulmak mümkün. Tersine içi boş, kimsesiz karakterlerin erkeklik şovlarına dayanan aksiyona katlanmak zorunda kalıyoruz. Emmerich, 2012’de olduğu gibi yine göstermelik biçimde Amerika dışındaki ülkeleri de söz sahibi yapmaya çalışıyor fakat en sonunda tüm dünyanın kaderi bir kez daha Amerika Birleşik Devletleri Başkanı’nın ağzından çıkacak emirlere bırakılıyor. Kadın başkan karakteri ile Hillary Clinton’a göz kırpılsa da askeri eğitime sahip başkanların –eski Başkan ve General- olaya müdahil olmasına izin verilerek bu çıkışın da üstü hemen örtülüyor. Doktor Okun’un geri dönüşü ile gay karakterlerin dahil edilme çabası da o kadar yüzeysel ki Emmerich’in tek çabasının çoğulculuk kontenjanını doldurmak olduğunu görmek çok kolay. Tıpkı Afrikalı diktatör Umbutu’nun varlığı ve pala kullanımı konusunda yapılan –evet, Afrika’da milyonlarca insanın ölümüne neden olan ve Ruanda’ya batılı ülkelerden gönderilen palalar- espriler gibi. Bir de sormak lazım; uzaylı üssüne sızan askerlerin Vietnamvari bataklıklar içinde kıvranmaları artık çok demode değil mi? Bir dakika önce Emmerich’in filmlerinin…

Yazar Puanı

Puan - 30%

30%

Sizin nostalji diye savunacağınız fikirleri sandığa kaldırıp anahtarı da yutmak gerekiyor galiba.

Kullanıcı Puanları: 3.85 ( 3 votes)
30
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi