Prömiyerini bu yılki Berlin Film Festivali’nde yapan Melisa Önel’in ilk filmi Kumun Tadı, artık onlarca birbirinin aynısı örneği görerek festival filmi jargonu genellemesinde bulunabileceğimiz teknik ve kurgusal yaklaşımı, üzerine bir şey katmadan aynen uygulayan bir yapım. En azından Timuçin Esen ve Ahmet Rıfat Şungar’ın üst düzey performanslarıyla birlikte bu jargonu başarıyla uygulayabildiğini söyleyebilmek mümkün ama keşke yönetmen bu başarıdan yola çıkarak daha ilerisini ulaşma yolunda biraz da çaba gösterseymiş.

İlk önce temelde Denise ve Hamit aşkıyla başlayıp ardından Hamit’in günlük yaşamına değinip sonundaysa bu ikisini tamamen terk edip insan kaçakçılığına yönelen bir hikayeye sahip Kumun Tadı. Bu kopukluktan her halde yönetmen de korkmuş olacak ki başta, sonla ilişkilendirmek için gösterdiği ve tabi bizim ilk anda anlam veremediğimiz sahneler kullanmş ama genel olarak odak ve anlatıdaki o büyük sorunu çözmeye yetmemiş.

Senaryodaki çatışmaların üzerine inşa edilidiği ruh çözümlemeleri üzerinden karakterlere yapılan keskin odak karakter derinliği açısından muazzam bir başarı gösterirken hikayenin derinliği konusunda biraz temelsiz ve yüzeysel kalmış. O yüzden söz gelimi Hamit’in günlük yaşamına dair kesitlerin sunulduğu bölümler sonu bir yere varmasa da müthiş ilgi çekiciyken finale doğru iyiden iyiye hikayeyi bitirme çabasıyla olaylara odaklanılması bir anda büyük bir basitliğin ortasına düşme hissiyatı uyandırıyor.

Yönetmenin söyleşilerde bahsettiği ve filmin de girişinde kendini gösteren görsel ve atmosfer ağırlıklı yaklaşım, teknik kullanımıyla büyük bir çelişki içine girmiş. Şöyle ki başarılı oyunculuklar ve gerçeğe yakın diyaloglarla saf gerçekçi bir tutum sergilemek isteyen yönetmen, sürekli ufak ufak kımıldayan ve dar açılı yüksek diyaframlı kamera kullanımıyla bunu zirveye taşımaya çalışıyor fakat bu, geniş açıları ve arka planı yadsıyan tutum büyük bir görsel kayba da yol açmış. Nihayetinde filmde ancak bir kaç defa karşımıza çıkabilen geniş açı çekimler mest ederken ardından yine dar açıya geçiş filmin en büyük eksikliklerinden biri haline gelmiş.

Zaten yazımızın başında bahsettiğimiz jargon da bu yaklaşımdan kaynaklanıyor. Toplamda beş on dakikalık bölüm dışında Kumun Tadı teknik kullanımı olarak tam anlamıyla öncekileri taklit etmek öteye gidemiyor. Bunu, bir sonraki sahnede kameranın konumundan açısına ve lens kullanıma kadar herşeyini kestirebilir hale gelmenizden de anlayabilirsiniz. Haliyle filmden geriye temelde karakterler ve gerçeklikle ilgili söyleyebileceğimiz olumlu şeylerden başka bir şey kalmıyor.

Filmin artık standartlaşmış bir kalıpla işlenmesinin yanında bir de izlerken gereksiz yere filmle aranıza mesafe koyan bir yaklaşım da var. Özellikle altı bir türlü dolduralamayan (bu açıdan herhalde tek karakter) Denise karakteri zaten varlığıyla (iyi oluşturulamadığı için) film için bir handikap iken bir de onun üzerinden getirilen bir aşırı duyarlılık havası fazlasıyla itici bir konum yaratıyor. Bir anlamda “Ben sanat filmiyim o halde beş dakka uzaklara bakmalıyım” söylemine kadar varıyor işin sonu.

Kumun Tadı yarattığı gerçeklik ve derinlikli karakterlerle temelini çok sağlam kuruyor. Ama yönetmenin yeni bir şeyler ortaya koyma dürtüsü o kadar az ki filmi piyasadaki onlarca benzerinden ayırmak öyle çok da kolay değil. Filmin giriş ve finalindeki o yaratıcılığı ve orijinalliğe tanık olduktan sonra yönetmenin böylesine bir basitliğe düştüğünü görmek gerçekten can sıkıcı. Şayet Melisa Önel’in bu aydınlanmacı duyarlılıktan ve artık jargon haline gelen klasik teknik kullanımından kendini kurtarabilirsenin cevabını filmin ufak da olsa bir kısmında gördüğümüzden yola çıkarak vermek mümkün. O halde geriye kalan tek şey sonraki filmini beklemek.

Prömiyerini bu yılki Berlin Film Festivali’nde yapan Melisa Önel’in ilk filmi Kumun Tadı, artık onlarca birbirinin aynısı örneği görerek festival filmi jargonu genellemesinde bulunabileceğimiz teknik ve kurgusal yaklaşımı, üzerine bir şey katmadan aynen uygulayan bir yapım. En azından Timuçin Esen ve Ahmet Rıfat Şungar’ın üst düzey performanslarıyla birlikte bu jargonu başarıyla uygulayabildiğini söyleyebilmek mümkün ama keşke yönetmen bu başarıdan yola çıkarak daha ilerisini ulaşma yolunda biraz da çaba gösterseymiş. İlk önce temelde Denise ve Hamit aşkıyla başlayıp ardından Hamit’in günlük yaşamına değinip sonundaysa bu ikisini tamamen terk edip insan kaçakçılığına yönelen bir hikayeye sahip Kumun Tadı. Bu kopukluktan her halde yönetmen de korkmuş olacak ki başta, sonla ilişkilendirmek için gösterdiği ve tabi bizim ilk anda anlam veremediğimiz sahneler kullanmş ama genel olarak odak ve anlatıdaki o büyük sorunu çözmeye yetmemiş. Senaryodaki çatışmaların üzerine inşa edilidiği ruh çözümlemeleri üzerinden karakterlere yapılan keskin odak karakter derinliği açısından muazzam bir başarı gösterirken hikayenin derinliği konusunda biraz temelsiz ve yüzeysel kalmış. O yüzden söz gelimi Hamit’in günlük yaşamına dair kesitlerin sunulduğu bölümler sonu bir yere varmasa da müthiş ilgi çekiciyken finale doğru iyiden iyiye hikayeyi bitirme çabasıyla olaylara odaklanılması bir anda büyük bir basitliğin ortasına düşme hissiyatı uyandırıyor. Yönetmenin söyleşilerde bahsettiği ve filmin de girişinde kendini gösteren görsel ve atmosfer ağırlıklı yaklaşım, teknik kullanımıyla büyük bir çelişki içine girmiş. Şöyle ki başarılı oyunculuklar ve gerçeğe yakın diyaloglarla saf gerçekçi bir tutum sergilemek isteyen yönetmen, sürekli ufak ufak kımıldayan ve dar açılı yüksek diyaframlı kamera kullanımıyla bunu zirveye taşımaya çalışıyor fakat bu, geniş açıları ve arka planı yadsıyan tutum büyük bir görsel kayba da yol açmış. Nihayetinde filmde ancak bir kaç defa karşımıza çıkabilen geniş açı çekimler mest ederken ardından yine dar açıya geçiş filmin en büyük eksikliklerinden biri haline gelmiş. Zaten yazımızın başında bahsettiğimiz jargon da bu yaklaşımdan kaynaklanıyor. Toplamda beş on dakikalık bölüm dışında Kumun Tadı teknik kullanımı olarak tam anlamıyla öncekileri taklit etmek öteye gidemiyor. Bunu, bir sonraki sahnede kameranın konumundan açısına ve lens kullanıma kadar herşeyini kestirebilir hale gelmenizden de anlayabilirsiniz. Haliyle filmden geriye temelde karakterler ve gerçeklikle ilgili söyleyebileceğimiz olumlu şeylerden başka bir şey kalmıyor. Filmin artık standartlaşmış bir kalıpla işlenmesinin yanında bir de izlerken gereksiz yere filmle aranıza mesafe koyan bir yaklaşım da var. Özellikle altı bir türlü dolduralamayan (bu açıdan herhalde tek karakter) Denise karakteri zaten varlığıyla (iyi oluşturulamadığı için) film için bir handikap iken bir de onun üzerinden getirilen bir aşırı duyarlılık havası fazlasıyla itici bir konum yaratıyor. Bir anlamda “Ben sanat filmiyim o halde beş dakka uzaklara bakmalıyım” söylemine kadar varıyor işin sonu. Kumun Tadı yarattığı gerçeklik ve derinlikli karakterlerle temelini çok sağlam kuruyor. Ama yönetmenin yeni bir şeyler ortaya koyma dürtüsü o kadar az ki filmi piyasadaki onlarca benzerinden ayırmak öyle çok da kolay değil. Filmin giriş ve finalindeki o yaratıcılığı ve orijinalliğe tanık olduktan sonra yönetmenin böylesine bir basitliğe düştüğünü görmek gerçekten can sıkıcı. Şayet Melisa Önel'in bu aydınlanmacı duyarlılıktan ve artık jargon haline gelen klasik teknik kullanımından kendini kurtarabilirsenin cevabını filmin ufak da olsa bir kısmında gördüğümüzden yola çıkarak vermek mümkün. O halde geriye…

Yazar Puanı

Puan - 72%

72%

Film yarattığı gerçeklik ve derinlikli karakterlerle temelini çok sağlam kuruyor, ama yönetmenin yeni bir şeyler ortaya koyma dürtüsü o kadar az ki filmi piyasadaki onlarca benzerinden ayırmak öyle çok da kolay değil.

Kullanıcı Puanları: 3.9 ( 1 votes)
72
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi