Hollywood aslında Los Angeles’ta küçük bir bölgenin adı olmasına karşın, sinema sektörünün en büyük devidir ve bunu kimse inkar edemez. Önemli stüdyoların bu bölgede yer alıyor olması ve 1900’lerden bu yana giderek gelişen sinema teknolojisi bu devleşmeye en sağlam katkıyı yapan iki etkendir.

Genellikle yenilikçi ve deneysel ilk filmlerin ortaya çıkması ve tarihin en büyük bütçeli, en önemli filmlerinden çoğunun Amerikan film sektöründen çıkmış olması bir tesadüf olmasa gerek… Özellikle 1914’te patlak veren Avrupa Savaşı’nın fırsata dönüşmesi ve ithal ettiği filmlerle büyüme başlar. 1915’te çekilen Bir Ulusun Doğuşu filmiyle artık Hollywood rüştünü ispat etmişti denilebilir.

Yıllar içerisinde geniş kitlelere ulaşabilen fimlerle birlikte stüdyoların dışında oyuncular ve yönetmenler de bu pastadan paylarını almaya başladı. Bugün adını kime sorsanız, herkesin hakkında en az 2 cümle söyleyebileceği Marilyn Monroe’lar, Audrey Hepburn’ler, Elizabeth Taylor gibi isimler sektörün dünyaca tanınmış yıldızlarından sadece birkaçıdır.

1980’ler, 90’lar hatta 2000’ler gibi biraz daha yakın zamana döndüğümüzde de bu kural değişmez. Bu defa Julia Roberts, Richard Gere, Leonardo Dicaprio, Tom Hanks, Bruce Willis gibi oyuncular söz konusudur. Bu dönemde ana akım sinemanın izleyicileri yenilikçi ve aynı zamanda bir o kadar etkileyici, sıra dışı efektlerle bezenmiş “çok iyi” filmler izledi. Pretty Woman, Jurassic Park, Titanic, Altıncı His gibi filmler hem senaryoları hem de görsel efektleri açısından yaratıcı ve unutulmaz filmler olarak Hollywood sinemasında önemli yerlere sahiptirler.

Daha da yakın bir zamana dönerek, 2013 yılını incelersek, yeniden yapımlar ve eski filmlerin yeni teknolojiyle yeniden donatılmış halde çekilmesi olarak vizyona girmiş-girecek 10’dan fazla filmle karşılaşabiliriz. Bu da kabaca yılda her ay bir filme denk gelir. Yani izleyici her ay daha önce izlediği bir filmi izlemek zorunda bırakılıyor… Bunların dışında bir de Hollywood’un sıkça beslendiği bir kanal olan oyuncu, yönetmen, tanınmış kişi hayatları var ki, buradan da bir o kadar daha film ortaya çıkar. Diana, Hitchcock, Jobs, The Fifth Estate gibi filmler bu tanınmış kişi hayat hikayelerinden bazıları… Tabii bir de dünya sinemasında takdir gören diğer filmlerin, bir de Hollywood tarafından yeniden çekilmesi durumu var ki bu yıl vizyona girmesi beklenen Old Boy dediğimde ne demek istediğim çok daha iyi anlaşılacaktır…

Burada akıllara ister istemez tek bir soru geliyor: Hollywood kendi kendini tüketti mi? Yeni, yaratıcı ve yenilikçi tavrıyla sektörün öncüsü sayılan Hollywood artık kendini tekrarlıyor, uyarlamalara ve var olan şeylere mi yöneliyor? Belki de artık yazılacak, çekilecek neredeyse her hikayenin yapılmış olması da bu tükenişe sebep oluyor diyebilirim. Romantik komedi dediğinizde akla ilk gelen major bir iki hikayenin, orasından burasından yapılmış yamalarla yeniden çekilmesi de yenilikçi bir anlayıştan maalesef uzak kalıyor. Bilim kurgu dediğinizde her seferinde dünyayı tehdit etmeye önce Amerika’dan başlayan uzaylılar da aynı dar görüşün ürünü.

Kullanmayı her ne kadar sevmediğim bir kelime olsa da global bir dünyada yeni sinemalar Hollywood’un alternatifleri olarak çoktan öne çıkmaya başladı. Güney Kore ve Avrupa sineması şimdiden Hollywood’un en önemli rakipleri. Bollywood’un hayranları da azımsanamayacak kadar fazla.

Önümüzdeki yıl vizyona girecek filmleri düşününce bu tükenişin devam edeceğinin sinyallerini görebilirsiniz. Hollywood bu problemini ithal yönetmenlerle mi çözer yoksa daha başka yaratıcı yollar mı dener bilinmez ama bir an önce karar vermesi gerektiği açık…

Herkese iyi pazarlar…

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi